Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri

“Muzır Tefrika: Çesitliligin Dijital Öyküleri”, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği tarafından desteklenen, muzir.org çatısı altında yürütülecek dijital bir hikâye anlatıcılığı projesi.

Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet esitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü ekseninde; dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler yayımlayacağız.

Muzir.org bugüne dek haber, yazı ve karikatürlerle politik gündemi takip eden, eleştiren ve mizahla harmanlayan bir mecra oldu. Ancak Türkiye’nin sürekli değişen, yorucu ve çoğu zaman çaresizlik hissi yaratan politik atmosferi içinde, yalnızca gündeme odaklanmak bazen nefes almayı güçleştiriyor.

Haberlerin hızla tüketildiği, gündemin her an başka bir krizle değiştiği bir ortamda, okurların hem soluklanabileceği hem de edebiyatın ve sanatın sağaltıcı gücünden faydalanabileceği bir alan açmak istedik.

Bu yeni bölüm, öyküler ve illüstrasyonlarla gündelik politik hengâmenin dışında bir uğrak noktası yaratmayı amaçlıyor. Her ay bir yazarın öyküsü, her hafta ise onun yeni bir tefrikasıyla buluşarak, okura hem süreklilik hem de derinlik duygusu sunacak.

Böylece muzir.org yalnızca haberciliğe değil, aynı zamanda hayal gücünü besleyen, farklı duygulara kapı aralayan bir alan da olacak. 

Muzır Tefrika’nın yeni öyküsü Pelin Buzluk’un kaleminden “Cevher”. Öyküye Murat Başol’un illüstrasyonları eşlik ediyor. Tüm tefrikaları okumak için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Görselde bir madenci, karanlık bir yeraltı tünelinde çalışırken betimlenmiş. Başındaki baretin lambası, önünde beliren silüeti aydınlatıyor. Silüet, adeta kömür tozundan oluşmuş bir insan figürünü andırıyor. Sahne, ağır çalışma koşullarını ve madenciliğin zorluğunu hissettiriyor. Çizim tarzı, gerçek ile hayal arasındaki sınırı bulanıklaştıran sanatsal bir etki yaratıyor. Genel atmosfer, emek, risk ve yeraltının gizemli dünyasını güçlü biçimde yansıtıyor.

“Birçok madenci gibi babam da yeraltındaki ürkütücü olayları mesleğinin bir cilvesi gibi görürdü. Karşılaştıkları hayaletler, işittikleri sesler çoğunlukla, tanıdıkları, bir zamanlar birlikte çalıştıkları madencilere ait olduğu için korkudan çok üzüntü duyardı. Bu adamlar yalnız yaşamını değil ölümünü de madene feda ediyor, derdi.”

Görsel, duygusal ve sakin bir anı resmediyor. Bir koltukta yan yana oturan orta yaşlı bir adam ile genç bir kadın var. Adam, kadını koruyucu bir şekilde kolunun altına almış; kadın başını onun omzuna yaslamış. İkisi de üzgün ya da yorgun görünüyor—kadının gözleri kapalı, yüzünde hüzünlü bir ifade var. Adamın yüzünde ise düşünceli ve şefkatli bir ifade dikkat çekiyor. Ortam bir oturma odası gibi; arka planda silik çizimlerle mobilyalar ve ev eşyaları tasvir edilmiş. Renkler yumuşak ve biraz soluk, bu da sahnenin duygusal tonunu güçlendiriyor. Adamın üzerinde rahat ev kıyafetleri (çizgili pijama altı ve hırka), kadının üzerinde ise sade bir kazak ve pantolon var. Genel olarak sahne, birinin diğerine destek olduğu, teselli ve yakınlık içeren samimi bir anı anlatıyor.

Babamın ayağının kırılmasına elbette üzülmüştüm. Ama birkaç hafta evde olacağı için de mutluydum. Ben işsiz o sakat, bir süre evde birlikte zaman geçirmiştik. Yamacına oturur, ona meyve soyardım. Sohbet ederdik. Hiç unutmadım, beni sarıp göğsüne çekmişti, saçlarımı öperken “Sen bana geleceksin, tamam mı kızım?” demişti, “Başın dara düşerse, arkanda baban var. Ne olursa olsun. Babana gelirsin. Asla kimsesizim sanma. Baban var senin.” 

Görsel, karanlık ve kasvetli bir yeraltı madeninde geçen sahneyi betimliyor. Atmosfer oldukça dramatik ve gizemli. Önde ve sağda, baretli madenciler görülüyor. Bir madenci kazmasını omzuna almış, diğeri ise dikkatle etrafı inceliyor. Sert kayalıklar, molozlar ve metal raylar ortamın tipik bir maden galerisi olduğunu gösteriyor. Duvarlar gri, kirli ve çatlaklarla dolu; ışık çok sınırlı, yalnızca madencilerin lambaları ortamı aydınlatıyor. Görselin en dikkat çekici unsuru ise ortada bulunan yarı saydam, ışık saçan insan figürü. Bu figür sanki hayalet ya da ruh gibi görünüyor ve madencilerin bulunduğu gerçekçi ortamla tezat oluşturuyor. Figürün etrafında hafif bir parlama var, bu da sahneye mistik ve metaforik bir anlam katıyor. Kompozisyonun bazı bölümlerinde madenciler mavi çizgi tarzında taslak şeklinde betimlenmiş; bu, görselin hem gerçekçi hem de illüstratif bir teknikle hazırlandığını düşündürüyor. Sanki çalışma sürecini ya da farklı zaman katmanlarını gösteriyor.

İşte tam o günlerde babam irtibat kuyusuna düşüp ayağını kırmıştı. En sonunda madendeki karşılaşmamız böyle olmuş demek ki. Şimdi gizli bir erkeğin hayaleti olan ben, babamın geçmişinde, benimse bugünümde yaşananları size anlatacağım:

Görsel, iki farklı sahnenin yan yana getirildiği dramatik ve duygusal bir illüstrasyon gibi görünüyor. Sol tarafta, mavi tonlarla çizilmiş bir portre var. Takım elbiseli genç bir adam, düzgün ve kendinden emin bir duruşla resmedilmiş. Elini göğsüne doğru götürmüş; bu hareket, ya kendini tanıtıyor ya da bir şey vurguluyor gibi bir izlenim veriyor. Çerçeveli bir portre içinde olması, onun bir anı, geçmişte kalmış biri ya da kaybedilmiş bir kişi olabileceğini düşündürüyor. Sağ tarafta ise tamamen zıt bir atmosfer hâkim. Kırmızı ve koyu tonların ağırlıkta olduğu bir ortamda, bir işçi (başında baret ve lambayla) yerde yatan birine yardım etmeye çalışıyor. Ortam bir maden ocağı ya da bir çöküntü alanı gibi; etrafta taşlar, kırık parçalar ve düzensizlik var. Yerde yatan kişinin kolu aşağı sarkmış, hareketsiz görünüyor. İşçi onun başını tutarak yardım etmeye ya da hayatta tutmaya çalışıyor gibi. Genel olarak görsel, geçmişteki bir kişi ile trajik bir olay arasında bir bağ kuruyor olabilir. Sol taraftaki adamın sağdaki kazada zarar gören kişi olduğu hissi veriliyor. Renklerin kullanımı da bunu destekliyor: sol taraf daha soğuk ve sakin, sağ taraf ise sıcak, tehlikeli ve kaotik.

Sibel, geçmeyen solgunluğumu, iştahsızlığımı, kollarımdaki çürükleri fark edip kanlarımı almak istese de bir daha gitmedim hastaneye. Onun yerine çarşıya inip kendime takım elbise aldım. Evde bir kez giyebildim. Kimse görmedi o yakışıklı halimi. Ben o gece öldüm.…

Karanlığın Ay Tarafı
Muzır Tefrika’nın yeni öyküsü Elçin Poyrazlar’ın kaleminden. Öyküye Eda Uzunlar’ın illüstrasyonları eşlik ediyor. Tüm tefrikalar için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Ben bir canavarım. Güzel bir canavar. Gündüz avlanan, gece öldüren yırtıcı bir yaratık. İnsanımsı vahşi bir doğa ucubesi…

Gemini şunu dedi: Görselde, koyu kahverengi ve siyah tonlarındaki karanlık bir arka plan önünde, hareket halindeymiş gibi görünen bir el illüstrasyonu yer alıyor. El, üst üste binmiş şeffaf katmanlar ve parlak renk geçişleriyle betimlenerek sanki bir titreme veya hızlı bir yer değiştirme anını yansıtıyor. Renk paleti ağırlıklı olarak sıcak sarı, canlı turuncu ve yumuşak pembe tonlarından oluşuyor. Avuç içi ve parmak boğumları gibi belirli bölgelerde, hareketi vurgulayan ince siyah ve kırmızı çizgisel dokular dikkat çekiyor. Işıklandırma, elin iç kısmından dışarıya doğru yayılan bir parlaklık hissi vererek kompozisyona derinlik katıyor. Parmak uçları yukarıya doğru açık ve gergin bir pozisyonda dururken, bilek kısmından gelen enerji akışı görselin geneline dinamik bir hava katıyor. Genel illüstrasyon tarzı modern, soyut ve duygusal bir yoğunluğu çağrıştırıyor.

“Banyoya seğirtirken mutfakta büyük siyah bir çöp torbası görünce duraksadım. Halil’den kalan bir şeyler. Korkarak yaklaştım torbaya. Gündüzün prensi bana ne bırakmış olabilirdi. Açarsam geriye dönüşün olmadığını seziyordum ama merakımı yenemedim. Ayrıca üstümdeki bu kadar kanın bir açıklaması olmalıydı. Bana Halil’in bir açıklama borcu vardı.”

Bu görsel, koyu bir arka plan üzerinde, minimalist ve modern bir çizim tarzıyla resmedilmiş bir sahneyi gösteriyor. Görselin tam ortasında, krem rengiyle ana hatları çizilmiş, camlı ve modern bir kapı yer alıyor. Koyu duvarda, kapının sağında bir diafon paneli bulunuyor ve alt kısımda koyu renkli duvar lambirileri görünüyor. Kapının camından, içeride sıkıca birbirine sarılmış bir çift görülüyor. Bu çift, yoğun kırmızı ve turuncu tonlardan oluşan, içten gelen bir parlaklıkla (adeta bir alev veya sıcaklık kaynağı gibi) tasvir edilmiş. Adamın, kadını sıcak ve tutkulu bir kucaklamayla kavradığı görülüyor. Duvarlardaki karanlık ve minimalist çizgiler, bu sarılan çiftin içsel sıcaklığını ve samimiyetini daha da vurguluyor.

Elinde olduğunu daha önce bilmediği bu beceriyi geliştirmek istiyordu, daha fazlasını görmek, kan kokusunu duymak.

Karanlık bir arka plan üzerinde iki insan silueti merdivenlerde yer alıyor. Soldaki kişi aşağı doğru inerken durgun ve düşünceli bir halde görünüyor. Sağdaki kişi ise merdivenin üst basamaklarında oturmuş, başını ellerinin arasına almış ve üzgün bir duruş sergiliyor. Sıcak turuncu ve kırmızı tonlar sahneye dramatik ve melankolik bir atmosfer katıyor. Görsel, içsel çatışma ve duygusal yük hissini sembolik bir şekilde yansıtıyor.

 “Yaşlısı Halil’in yaklaşmasını bekledi ve ardından hafifçe itti. Üçü betondan bir mağaraya girer gibi karanlığa daldı. Bina rutubeti sünger gibi çekmiş, küf kokusunu zehir gibi ortalığa yayıyordu. Halil avcı gözleriyle çevresini taradı. Nerede saklıyorlardı çocukları?…

Seni Altında Bulduğum Şarkılar,
Melisa Kesmez’in kaleminden “Seni Altında Bulduğum Şarkılar”ın yeni tefrikası Seda Mit’in illüstrasyonuyla yayımda. Tüm bölümleri okumak için burayı tıklayın.

Resimde, sıcak tonlarla boyanmış, illüstrasyon tarzında bir gece çalışma sahnesi var. Ön planda, sırtı bize dönük olan bir kadın bir dizüstü bilgisayara bakıyor. Saçları dağınık bir topuz şeklinde toplanmış, üstünde pembe çiçek desenli bir gömlek bulunuyor. Bilgisayar ekranı parlak bir ışıkla yüzünü ve omuzlarını aydınlatıyor. Ekranda bir video sitesinin arayüzüne benzeyen bir sayfa açık; yazılar, yorumlar ve sağ tarafta küçük video önizlemeleri seçilebiliyor. Kadının iki eli de klavyenin üzerinde, sanki yazı yazıyor ya da bir şeyler inceliyor. Arka planda, gece olduğunu hissettiren koyu lacivert bir duvar, ufak yıldızlar ve kırmızımsı bir ay/gezegen benzeri yuvarlak bir şekil görülüyor. Sağ tarafta, sarı ışık saçan eğimli bir masa lambası var; lambanın ışığı hem kadını hem de bilgisayar ekranını aydınlatıyor. Masanın üzerinde ayrıca bir saksı bitkisi ile renkli kalemler bulunuyor. Genel atmosfer, gece geç saatte çalışan, düşünceli veya odaklı birinin samimi ve sıcak bir çalışma ortamı hissini veriyor.

Ne garip insanlar var diyorum önce, bir şişeye mesaj atıp denize atmaktan ne farkı var bunun, bin yıl geçse belki biri bulur, duyar seni.

Bu illustrasyon, renkli ve hayal gücü yüksek bir çalışma masası sahnesi sunuyor. Orta noktada bir dizüstü bilgisayar var; ekranında bir e-posta penceresi açık ve “Haftaya İstanbul’a geliyorum.” cümlesi görünüyor. Bilgisayarın klavyesine dokunan eller gerçekçi değil; siyaha yakın, yıldız taneleriyle kaplı, adeta galaksiden oluşmuş gibi resmedilmiş. Eller yazdıkça klavyeden dışarı doğru bitkiler, çiçekler, dallar ve organik şekiller fışkırıyor. Bu, yazmanın yaratıcılığın büyüleyici bir şekilde dışa taşması gibi yorumlanabilir. Sol tarafta bir bardak su duruyor; sağ tarafta ise sıcak içecekle dolu, turuncu tonlarda bir kupa. Masanın üstü sıcak kırmızı ve turuncu renklerde, canlı bir atmosfer yaratıyor. Arka planda mavi bir yüzey üzerinde bir çift elin klavyede yazdığı başka bir çizim daha bulunuyor; bu, yaratım sürecinin çoğul ya da eşzamanlı bir hale geldiğini düşündürüyor. Sağ köşede bir masa takvimi var; üzerinde insanların çizildiği küçük bir görsel ve tarihler işaretlenmiş. Genel olarak çalışma, yazma eylemini hem büyülü hem de üretken bir süreç olarak temsil eden çok katmanlı, hareketli ve sıcak bir kompozisyon sunuyor. Çizgiler, notalar, bitkiler ve renkler iç içe geçerek yaratıcı bir zihin akışını yansıtıyor.

“Okuduğum ve çok sevdiğim bir romandan uyarlanmış bir filmi seyretmek gibi olurdu sesini duymak, öyle sanıyorum, ben o karakteri öyle canlandırmamışım ki, seni duyarsam başıma ne gelecek tam bilemiyorum.”

Bu görsel, melankolik ve biraz da kaotik bir deniz manzarasını soyut öğelerle harmanlayan dijital bir illüstrasyon gibi görünüyor. Önde, sırtı bize dönük şekilde bir bankta oturan uzun saçlı bir kişi var. Koyu mavi tonlarda giyinmiş ve denize doğru bakıyor. Bank taş bir zeminin üzerinde, sahil kenarında konumlanmış. Deniz dalgalı ve soğuk mavi-gri tonlarda; gökyüzü de karanlık ve fırtınalı bir hava hissi veriyor. Ufukta bir gemi görünüyor; bacasından siyah duman yükseliyor. Bu duman, gökyüzünün kasvetli havasını güçlendiriyor. Sol üst köşede sarı bir güneş var ama etrafındaki koyu tonlar nedeniyle pek aydınlatıcı bir etki yaratmıyor. Tüm sahne, gerçekçi manzaranın üzerine eklenmiş soyut, kıvrımlı renkli çizgiler ve lekelerle kaplanmış. Kırmızı, pembe ve turuncu kıvrımlar; mavi dalga benzeri bir form; sarı ve turuncu sıçramalar; ayrıca müzik notalarını andıran beyaz çizimler dikkat çekiyor. Bu soyut unsurlar, sanki bankta oturan kişinin iç dünyasını, düşüncelerini ya da duygularını temsil ediyormuş gibi bir etki yaratıyor. Genel atmosfer yalnızlık, içsel karmaşa ve duygusal yoğunluk hissi veriyor. Gerçek manzara ile soyut çizgilerin birleşimi, dış dünya ile iç dünyanın iç içe geçtiği bir anı betimliyor.

İskeledeki banklardan birine oturuyorum bir süre. Deniz güneşin ışıklarıyla kırılmış, aşırı gerçekçi bir yağlı boya tabloya benziyor şimdi.

Bu görsel, gerçek bir mekân fotoğrafının üzerine yapılmış soyut ve duygusal bir dijital resim / kolaj gibi görünüyor. Birkaç katman üst üste gelmiş: mimari yapı, kalabalık figürler, müzik sembolleri ve renkli boya dokuları. Mekân ve Mimari Ortada büyük, beyaz bir bina var. Üzerinde “Kadıköy – Kalamış” yazısı görünüyor. Bina klasik bir mimariye sahip: Geniş kemerli pencereler Mavi çini benzeri süslemeler Simetrik bir cephe Yapı eski bir istasyon, kültür merkezi ya da tarihi kamu binası hissi veriyor. Merkezdeki Figür Resmin tam ortasında, arkası bize dönük bir insan duruyor. Uzun saçlı Koyu renkli bir kıyafet giymiş Kalabalığa ve binaya doğru bakıyor Bu figür sanki izleyen kişiyle resmin dünyası arasında bir köprü gibi. Yalnız ve düşünceli bir duruşu var. Kalabalık ve Hareket Figürün iki yanında siyah ve renkli çizgilerle yapılmış soyut insan kalabalıkları var. Bu insanlar detaylı çizilmemiş; daha çok hareket hissi veren hızlı eskizler gibi. Bu da şehrin koşuşturmasını ve ritmini anlatıyor. Gökyüzü ve Atmosfer Gökyüzü gerçekçi değil; resimsel bir şekilde boyanmış: Sarı bir güneş Mor ve mavi bulutlar Etrafına dağılmış müzik notaları Bu müzik notaları, resmin sanki bir şarkının görselleştirilmiş hali olduğunu düşündürüyor. Genel Duygu Görselin verdiği his: şehir hayatı kalabalık içinde yalnızlık müzik ve hatıralar Kadıköy’ün kültürel atmosferi Sanki biri kalabalığın ortasında durup bir şarkının hatırasına dalmış gibi.

Dünyanın ağırlığından uzakta, yerçekiminden azade, uzay boşluğunda hizalanmış iki kalp ayakları yere değince ne yapacak? Onları yeryüzüne indirmek haksızlık olmayacak mı?”

Şimal Lağımı Muzır Tefrika’nın dördüncü öyküsü Alaaddin Kara’nın kaleminden. Öyküye Mete Arif Tokmak’ın illüstrasyonları eşlik ediyor. Dört bölüm birden okumak için buraya tıkla.

Yeraltında ya da kapalı bir maden tünelinde geçen dramatik bir an betimlenmiş. İki işçi (madenci ya da inşaat işçisi gibi) kask takmış durumda. Soldaki figür yere düşmüş veya çökmüş; yüzü acı ve şaşkınlık ifadesi taşıyor. Elinde bir kürek var ama kontrolünü kaybetmiş gibi. Sağdaki figür ise ayakta ya da yarı çömelmiş, elinde bir kazma veya levye benzeri ağır bir alet tutuyor; hareketi sert ve saldırgan izlenimi veriyor. Kompozisyon çok dinamik: kırık kaya parçaları, çatlaklar ve savrulan çizgiler ortamın çöktüğünü ya da şiddetli bir çatışma anını çağrıştırıyor. Arka plan neredeyse tamamen siyah; beyaz alanlar patlama, çökme veya yoğun ışık etkisi yaratıyor. Bu da sahneye kaotik, karanlık ve gergin bir atmosfer katıyor. Genel olarak görsel; emek, tehlike, şiddet ve çaresizlik temalarını çağrıştıran, oldukça sert ve dramatik bir anlatı sunuyor.

Gece vardiyasından çıkan lağımcı ekibinin tuhaf hali, kömür harmanındaki bütün işçilerin dikkatini çekmişti.

Görüntüde bir maden ocağının derinliklerinde geçen yoğun ve dramatik bir an tasvir ediliyor. Çizimin siyah-beyaz, fırça darbeleriyle yapılmış sert ve enerjik tarzı, ortamın karanlık ve tehlikeli doğasını daha da belirginleştiriyor. Ön planda, yüzü kömür karasıyla kaplı bir madenci, elindeki büyük metal bir çemberi ya da bir vinç kolunu kavrayarak ileri doğru hamle yapıyor. Yüzündeki ifade endişeli veya telaşlı; sanki tünelin içinden gelen bir ses ya da tehlikeye doğru koşmak üzere. Tünelin girişinde ve içinde birkaç madenci daha var. Ortadaki madenci arkasını dönmüş, karanlığa doğru ilerliyor. Diğer işçiler de miğfer, çizmeler ve kalın iş kıyafetleri içinde, bazıları kazmalar taşıyor. Her biri hızlı adımlarla karanlığa yönelmiş, sanki acil bir durum için koşuyorlar: çökmekte olan bir tünel, mahsur kalan bir arkadaş ya da ani bir gaz sızıntısı gibi. Arka plandaki tünel zemini raylarla döşenmiş, muhtemelen maden vagonları için. Duvarlar kaba, dar ve karanlık; üst kısımda destek kemerleri görünüyor. Çizimin genel atmosferi tedirgin, stresli ve yoğun—işçilerin aceleci hareketleri ve koyu gölgeler bir felaket ihtimalini hissettiriyor.

Ellerinde su bidonları, demirbağ pabuçları ve ucu biley taşında yontulmuş sivriçleriyle bir saate yakın tırmanıp derin bir vadinin orta yerindeki kömür harmanına vardılar.

Görsel, karanlık bir maden galerisi içinde geçen gerilimli ve simgesel bir sahneyi betimliyor. Siyah–beyaz ağırlıklı, sert çizgilerle yapılmış olması atmosferi daha da kasvetli ve tekinsiz kılıyor. Genel Kompozisyon Sahne, ahşap tahkimatlarla desteklenmiş eski bir maden ocağında geçiyor. Üstte eğilmiş, çatlamış kirişler göçük tehlikesini hissettiriyor. Arka plan neredeyse tamamen karanlık; bu karanlığın içinden yalnızca iki parlak göz belirgin şekilde seçiliyor. Figürler Ortada bir madenci, elinde kazma ile ilerlerken betimlenmiş. Gövdesi öne eğik, adımı kararsız; hem çalışıyor hem de sezgisel bir korku taşıyor. Solda, başında lambası olan başka bir figür (ya da tehditkâr bir siluet) izleyiciye doğru uzanan bir el hareketiyle resmedilmiş. Yüz ifadesi abartılı, neredeyse grotesk; korku ve uyarı hissi veriyor. Sağda bir katır, yük taşıyor gibi görünüyor; gözleri büyümüş, kulakları geride. Hayvanın paniği, ortamın tehlikesini pekiştiriyor. Gizem Unsuru Arka plandaki iki parlayan göz, gövdesiz ve şekilsiz. Ne insan ne hayvan olduğu belli değil. Gözlerin sabit ve izleyici konumda olması, sahnenin merkezindeki korku unsurunu oluşturuyor. Bu gözler, bilinmeyeni, hurafeyi ve karanlığın insan zihninde yarattığı korkuyu temsil ediyor. Duygu ve Anlam Çizim, fiziksel bir tehlikeden çok psikolojik bir gerilimi yansıtıyor. İnsan, hayvan ve bilinmeyen varlık aynı mekânda sıkışmış durumda. Emek, korku, batıl inanç ve doğa karşısındaki çaresizlik temaları güçlü biçimde hissediliyor. Özetle Bu görsel: Yeraltında çalışan insanın karanlıkla mücadelesini Gerçek ile hayalin iç içe geçmesini “İki parlak göz” motifinin yarattığı tekinsizliği çok güçlü ve çarpıcı bir dille anlatıyor.

Hoca dedikleri de babasının zoru ile yıllarca hafızlık kursuna gidip, bir hatim indirmesini öğrenemeden madene inmiş üfürükçünün tekiydi. 

Önde Yer Alan Madenciler Ön planda iki farklı madenci figürü bulunuyor. Her ikisi de baretli ve el fenerli maden kaskı takıyor. Çizgiler abartılı, yüz ifadeleri sert ve korku dolu. Sağ alttaki madenci geriye doğru düşerken çizilmiş; elleri havada, yüzündeki ifade panik ve şaşkınlık dolu. Sol taraftaki madencinin vücudunda ise yorgunluk ve korku ifadesi belirgin. Hayvan Figürleri Görselde birkaç siyah, gölgemsi, saldırgan görünümlü kedi benzeri yaratık madencilere doğru sıçrıyor. Kuyrukları, duruşları ve sivri hatlarıyla tehditkâr bir enerji taşıyorlar. Hareketleri hızlı ve saldırı anındalarmış gibi resmedilmiş. Arka Planda Çökme Sahnesi Üst sağ tarafta bir tünel çökmesi betimleniyor. Ahşap tahkimatlar kırılmış, taşlar dökülüyor. Bir başka siyah yaratık bu çökmenin içinden fırlıyormuş gibi çizilmiş. Atmosfer Renk paleti siyah, gri ve beyazın hâkim olduğu dramatik bir kontrastla oluşturulmuş. Karanlık yeraltı ortamını güçlendiren gölgeler, sisli yüzeyler ve ışık patlamaları var. Işık, madencilerin baret lambasından ve çökmenin arkasından gelen parlama efektleriyle sağlanmış. Genellikle gerilim, tehlike ve doğaüstü bir atmosfer hissi var.

Ama yine de kendilerini rahatsız eden bir duyguyu içlerinde saklı tutuyorlardı.  Her an karanlığın derinliklerinden bir ses duyulur, enselerinde kuvvetli bir nefes hissedebilirlerdi. 

“Sonra Bir Gün” Sinem Sal’ın kaleminden yayımda. Öyküye Bartu’nun illüstrasyonu eşlik ediyor

“Anneliğimin kaçıncı trimesterındaydım tam bilmiyorum. Ama ömür boyu süreceğinden artık emindim. Dünyanın en uzun ilişkisi bu işte.”

“Aradan aylar geçmişti. Baharla birlikte küçük kıpırdanmalar başlamıştı. “Ayvalık asıl mayısta güzel,” diyenler gelmeye başlamıştı. Yazın bir curcuna olacaktı. Sonra da “Ayvalık asıl eylülde güzel,” diyenler gelecekti.” 

“O akşam çocukluğumun geçtiği evin salonuna yerleştik. Bu bir Amerikan filmi sahnesi olsaydı, çocukluk odam aynen korunmuş olurdu.” 

Görsel, resimsel/illüstratif bir üslupla yapılmış, sembolik ve biraz düşsel bir sahne sunuyor. Ortada, metalik ya da camımsı bir yüzeye sahip yuvarlak bir tabela var. Tabelanın merkezinde yeşil, yuvarlak bir şekil bulunuyor; etrafına kısa, ışın gibi fırça darbeleri yayılıyor. Bu merkezden çıkan dalgalı çizgiler, bir titreşim, enerji ya da ses dalgası hissi uyandırıyor. Tabelanın çevresinde ve üst kısımlarında zeytin dalları ve zeytinler asılı gibi duruyor. Bu, Akdeniz’e özgü bir atmosfer çağrıştırıyor. Arka plan sıcak turuncu, kahverengi ve pembe tonlardan oluşuyor; gün batımı ya da alacakaranlık hissi veriyor. Dokular pürüzlü ve katmanlı, sanki boya üst üste sürülmüş gibi. Sağ tarafta, biraz uzakta, tek başına duran bir insan figürü görülüyor. Elinde ya da yanında küçük bir çanta var; figür görece küçük çizilmiş, bu da tabelayı ve merkezdeki sembolü sahnenin asıl odağı haline getiriyor. Işık kaynağı sağ üstten geliyor gibi; sert ve parlak bir ışık, mekâna gizemli bir hava katıyor. Genel olarak resim, doğa (zeytin dalları), insan ve soyut bir enerji/merkez fikrini bir araya getiriyor. Sessiz, düşünsel ve biraz da metaforik bir atmosferi var.

“Annemle zeytinyağı şişelerini almak için dükkânın önüne çıktık. Yaz geldiğinden Güneş de bizimle. Haftanın en az beş günü annem, ben ve Güneş dükkânı açıp kapatıyoruz. Komşumuzun torunu da cumartesi günleri Cunda’dan buraya geliyor.” 

“Tekpençe Sıçrayus von Engellion ve Ponpon” Cansu Özge Özmen’in kaleminden yayımda. Öyküye Mehmet Saygın’ın illüstrasyonu eşlik ediyor. Dört bölüm birden okumak için buraya tıkla.

“Sıçan sıçmaktan gelmiyor. Öncelikle bu konuda anlaşalım. Sizin bana ne dediğiniz beni ilgilendirmez ama siz ne dediğinizi de bilmiyorsunuz.” 

“Benim anladığım bacağını o evde kaybettiği, bu yüzden kaçtığı ve oraya dönmek istemediğiydi. Ponpon’la aynı dili konuşmuyorduk ama aynı yarayı tanıyorduk. Bir uzvun yokluğu, her türde aynı sessizlikle anlatılır. Ya da viykle.”

“Sıçrayanlar panikledi. Kimisi çöp torbalarının arkasına, kimisi boruların içine daldı. Ama koku her yere işliyordu.”

“Ponpon’la aynı çatı katında birkaç hafta geçirdik. Günler sessizdi, geceler daha da sessiz. Ben ona çöplerden yiyecek toplamayı ve tuvalet kağıtlarını küçük parçalara bölüp yatak yapmayı öğrettim, o da bana…”

“Adak”, Rober Koptaş’ın kaleminden yayımda. Öyküye Zeynep Özatalay’ın illüstrasyonu eşlik ediyor. Dört bölüm birden okumak için buraya tıkla.

“Ölmek ölmektir, öldürmek öldürmektir, nasıl fark edemedim bunu? Mazeretlerim var ama adı üstünde, hepsi mazeret bunların, bahane.”

“Gözlerim kapalıydı, üstelik hazır oldaydım. Abilerin en cin fikirlisi eziyeti bir adım ileri taşımaya karar vermişti.”

“Kanın ve bıçağın çağrısına karşı alıcılarım hep açıktı. “

“Yolunu kaybetmiş bir çocuktum sadece, bütün çocuklar kadar yolunu kaybetmiş bir çocuk. Hem koyunları hem onların öldürülmesini sevmiştim ve beni ancak İbrahmet’in beceriksiz açgözlülüğü, para hırsı irkiltmişti. Koyunlar yaşamak istiyorlardı, bir canları vardı, sahip oldukları tek can oydu…”