Ortada, Zoe Lila’yı hedef alan gazete manşetleri ve sosyal medya yorumlarının üst üste geldiği bir kolaj çizimi bulunuyor.

Çalışma hakkının peşinde bir öğretmen Zoe Lila

Trans öğretmen Zoe Lila’nın görev yaptığı özel okuldan ayrılmasıyla başlayan süreç; medya haberleri, Milli Eğitim Bakanlığı soruşturması, TİHEK başvurusu, sendikaların dayanışma açıklamaları ve uluslararası insan hakları mekanizmalarına yapılan başvurularla devam ediyor. 

Ebru Apalak’ın haberi, Cihan Kılıç’ın çizimiyle.

son haberler


Karikatürde ev ortamında sohbet eden üç kadın ve bir kedi görülüyor. İki kadın kanepede kahvelerini içerken yerde oturan üçüncü kadın turuncu kediyi tutuyor. Konuşmanın merkezinde diş sıkma (bruksizm) var.
Kanepedeki kadınlardan biri kediye, “Sık dişini Miçocum. Birazdan da sen onu mıncırcaksın.” diyor. Yanındaki kadın ise “Sık dişini, geçecek” sözünü sürekli duymaktan kendisinin de geceleri dişlerini sıkmaya başladığını söylüyor. Yerdeki kadın da sabahları başının ağrımasını buna bağlıyor. Kedi ise içinden, kadınların bu konuyu onun sayesinde fark ettiğini düşünüp “Gene benim sayemde aydınlandılar! Şanslı şeyler!” diyor.
Alt bölümdeki metin, çizerin çevresinde diş sıkan insanların giderek arttığına ilişkin gözlemini aktarıyor; diş kırılması, diş plağı ve botoks gibi konuların sohbetlerde sıkça geçtiğini belirtiyor. Son cümlede de “Türkiye bi voleybol, bi de dişini sıkanlar ülkesi oldu.” ifadesiyle gündelik stres ve diş sıkma arasındaki ilişki mizahi bir toplumsal gözleme dönüştürülüyor.
Sahnenin genelinde çevresel ve toplumsal bir çöküş atmosferi var. Arka planda gri binalar, fabrika bacaları ve koyu duman bulutları görülüyor. Su alanı çöplerle, plastik şişelerle ve çeşitli atıklarla dolu. Zeminde ve suyun içinde büyük dışkı yığınları bulunuyor; bazı insanlar bu pisliğin içinde ya da çevresinde duruyor. Bu unsurlar, kirlilik ve yaşam koşullarının bozulmasını abartılı ve grotesk bir dille temsil ediyor.
Ön planda takım elbiseli, kırmızı kravatlı, domuz yüzlü olarak karikatürize edilmiş bir figür yer alıyor. Bir eliyle üzerinde ampul simgesi ve “25. YIL” yazısı bulunan bir nesneyi havaya kaldırıyor. Figürün bulunduğu ortam son derece kirli ve yıkıma uğramış olmasına rağmen konuşma balonunda:
“Ne varoluş, ne yaşam hakkı, ne kadın, ne bitki, ne mizah, ne ekonomi bıraktık, sadece biz kaldık, LGBTİ+ da bitti, aileler güvende!”
ifadesi yazıyor.
Daha küçük bir konuşma balonunda ise başka bir figür:
“Aile de kalmadı gerçi!”
diyor.
Sol tarafta başında puantiyeli bir başörtüsü bulunan, saçları iki örgü halinde omuzlarına inen bir kadın yer alıyor. Kadının yüzünde ve boynunda çok sayıda gözyaşı damlası görülüyor; yüz ifadesi korku, çaresizlik ve acı hissi veriyor. Ellerinden biri boğazına yakın, diğeri göğüs hizasında. Önünde yine ağlayan küçük bir çocuk kadına doğru bakıyor ve ona tutunuyor.
Sağ arka planda bir ev görülüyor. Evin açık penceresinde, ayrıntıları görünmeyen siyah bir erkek silueti ellerini beline koymuş şekilde duruyor. Bu figürün tehditkâr ya da baskıcı bir varlık olarak resmedildiği izlenimi veriliyor.
Kadının konuşma balonunda:
“Evim evim güzel evim...”
yazıyor. Bu ifade normalde evi güven ve huzurla ilişkilendiren olumlu bir sözken, görselde kadının ağlaması ve evin içindeki karanlık erkek siluetiyle birlikte acı bir ironiye dönüşüyor.
Karikatürün altında ise şu bilgi veriliyor:
“KCDP Raporu’na göre Ağustos ayında 22 kadın öldürüldü, 33 kadının ölümü ise şüpheli bulundu. Kadınların %55’i kendi evlerinde, %41’i evli oldukları erkekler tarafından, %64’ü ateşli silahlarla öldürüldü...”
Görsel, büyük bir labirent içinde ilerleyen insanları ve labirentin merkezine doğru uzanan dev bir eli gösteriyor. El, ortadaki boş bir beyaz levhayı ya da kâğıdı iki parmağıyla tutuyor; bu görüntü, yukarıdan müdahale eden, yön veren veya kuralları belirleyen bir otorite hissi yaratıyor. Labirentin içinde farklı gruplar ve bireyler var: pankart taşıyanlar, müzik yapanlar, bir araya gelen küçük topluluklar, yalnız yürüyen kişiler ve çeşitli gündelik figürler. İnsanların bazıları sarı giysilerle özellikle vurgulanmış. Labirentin duvarları kırmızı ve beyaz; arka plan ise parlak mavi. Çizim siyah konturlu, elde çizilmiş ve kolaj/illüstrasyon estetiğinde. Kompozisyonun genel duygusu, insanların kurallar, yasaklar ve görünmez sınırlar arasında hareket etmeye çalıştığı, buna karşılık yukarıdan gelen büyük bir elin bu alan üzerinde belirleyici bir güce sahip olduğu yönünde. Senin “Ahlaka Mugayir” dosyan bağlamında okunduğunda, labirent hukukî ve idarî kısıtlamaları, insanlar kamusal alandaki farklı yaşam biçimlerini, büyük el ise neyin kabul edilebilir olduğuna karar veren otoriteyi çağrıştırıyor.

Ahlaka Mugayir: 1845’ten “Ailem Güvende” operasyonlarına

Müberra Ünsal’ın hazırladığı “Ahlaka Mugayir” dosyası, “genel ahlak”, “milli ve manevi değerler” ve “kamu düzeni” gibi kavramların Türkiye’de yasak, sansür ve müdahale gerekçesi olarak nasıl kullanıldığını tarihsel ve güncel örneklerle inceliyor. Dosya, 1845’ten 12 Eylül 2026’daki “Ailem Güvende” operasyonlarına uzanan hukukî ve idari sürekliliğin izini sürüyor.

İllüstrasyon: Zeynep Özatalay.

kÖŞE YAZISI

Hazal Nehir isimli sporcu havada ters dönmüş durumda. Beden neredeyse baş aşağı, bacaklar yukarıda ve hareketin akrobatik yönü öne çıkıyor. Arka plandaki ağaçlar ve açık alan, hareketin şehir dokusundan çok bedensel kontrol, çeviklik ve estetik tarafını vurguluyor.

Parkour: Şehirleri bedenle okumak

Cansu Özge Özmen Muzır Spor’a yazdı.

Parkour, şehri yalnızca içinde yaşanan bir mekân olmaktan çıkarıp bedenle yeniden keşfedilen bir oyun alanına dönüştürüyor. Duvarları, korkulukları ve çatıları alışılmış işlevlerinden koparan bu disiplin, hem bedenin sınırlarını hem de kentin bize dayattığı hareket biçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. 

Y No Hai Remedio (Ve yardım yok), c. 1810, Savaş Felaketleri, plaka 15, gravür, kuru nokta, kağıt üzerine keske ve parlatıcı, 14,5 x 16,5 cm. İskoç Ulusal Galerisi, Edinburgh. Resim: http://www.nationalgalleries.org/

Toplumsal sinizimin ilacını bulabilir miyiz?

Sengül Kılınç yazdı.

Ben toplumsal sinizm ile ilgileniyorum. Toplumsal sinizm, kişi ve toplum arasındaki sosyal sözleşmenin bir nevi “ihlal edilmesi” ile açığa çıkan tepki. Toplumla aranızdaki sözleşme politik meşrebinize göre her şey olabilir. Bu anlamda toplumsal sinizm, politik kaybın bir sonucu ve bizi yeni kayıplardan korumaya çabalayan bir savunma mekanizması. 

Görselde ilk bakışta bir aile içi sahne var; fakat kompozisyon huzurlu olmaktan çok gerilimli ve tekinsiz. Merkezde takım elbiseli bir erkek, yatağın kenarında oturuyor ya da yarı oturur durumda. İki kadın ona çok yakın; biri arkasından/yanından erkeğin kolunu ya da kıyafetini kavrıyor, diğeri önünde diz çökmüş ya da eğilmiş halde. Bu fiziksel yakınlık ilk bakışta bakım verme, giydirme ya da yardım etme gibi okunabilir; ancak figürlerin duruşları ve yüz ifadeleri sahneyi sıradan bir aile anından çıkarıyor. Özellikle kadınların bedenleri erkeğin etrafında neredeyse bir kuşatma oluşturuyor. Sağ tarafta kapı ya da pencere açıklığında küçük bir kız çocuğu duruyor. Diğerlerinden fiziksel olarak ayrılmış; olup biteni uzaktan izliyor. Ellerini önünde birleştirmiş olması ve mesafeli konumu ona hem tanık hem de dışarıda bırakılmış biri hissi veriyor. Mekân bir yatak odasını andırıyor: solda yatak, ortada dolap ya da komodin, sağda perde ve açıklık var. Ancak ev içi dekor sıcaklık üretmiyor. Koyu tonlar, sert gölgeler ve figürlerin sıkışık yerleşimi mahremiyet yerine baskı ve kapatılmışlık duygusu yaratıyor. Ortadaki dolabın üzerindeki nesneler ve içindeki dekoratif figür de sahneye biraz törensel, hatta uğursuz bir hava katıyor.

Aileyi kimden koruyorsunuz?

Seran Vreskala yazdı.

İsimlerin böyle bir liste hâlinde kamuya açılmasına aslında şaşırmıyorum. Çünkü hedef göstermek bu ülkede neredeyse bir ata sporudur. Bir zamanlar Alevilerin evlerinin kapılarına kırmızı çarpılar konulmadı mı? 6–7 Eylül İstanbul Pogromu’nda Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin evleriyle iş yerleri önceden belirlenmiş adres listeleri üzerinden hedef alınmadı mı? Bunun için medya kullanılmadı mı? 

İlyas’ın ailesi emsal adalet istiyor


Görselin merkezinde, hafifçe yana dönük duran, dalgalı koyu saçlı ve derin, hüzünlü bakışlara sahip bir kadının (Necile Tevfik) siyah beyaz portresi yer alıyor. Portrenin etrafında; eski el yazmaları, gazete kupürleri, dikey uzanan siyah film şeritleri ve nostaljik sokak fotoğrafları kolaj tekniğiyle iç içe geçiyor. Kadının baş kısmında ve arka planda, bu monokrom ve arşivsel dokuyu bölen sarı ve pembe tonlarında soyut, modern fırça darbeleri dikkat çekiyor. Tüm kompozisyon; tarihsel belgelerin, sinema öğelerinin ve plastik sanatların bir araya geldiği katmanlı, düşünceli bir atmosfer sunuyor.

İstanbul’dan Hollywood’a bir kadın senarist: Necile Tevfik ve görünmeyen emeğin arşivi

Necile Tevfik, sinema tarihimizin ilk kadın senaristlerinden biri olmasına rağmen, bugün hafızamızda yalnızca birkaç satırdan ibaret. Tozlu rafların arkasında kalan görünmeyen kadın emeğin ve Necile Tevfik’in izini Gökçe Akgöl takip etti, Cansu Gürsu resmetti.

Muzır konular

https://anchor.fm/s/f44a5610/podcast/rss