Kurgu yazarı ve okur arasında zımnî bir anlaşma vardır. Bu anlaşmaya göre okur, Samuel Taylor Coleridge’in deyimiyle inançsızlığını askıya alacak, mantığını bir kenara bırakarak kendini anlatıya kaptıracaktır. Spor karşılaşmalarına uyarladığımızda insanların da kuralları geçmişte kendileri gibi insanlar tarafından belirlenmiş bir oyunun yapaylığı karşısında inançsızlıklarını askıya almaları gerekir. Kurguda da sporda da yapay bir çatışma üretilir. Bu çatışma A noktasından B noktasına varmak ya da fiziksel veya psikolojik engelleri aşmakla ilgili olabilir. En nihayetinde 7,32 metrelik bir alanın içindeki çizginin ötesine bir topun geçmesinin doğada bizatihi bir değeri ya da anlamı yoktur. Frodo’nun yüzükle ne yapacağı da kurgu dünyasının yönlendirmesiyle bizim ona atfettiğimiz değer olmadığında anlamsızdır. Her iki durumda da inançsızlığımızı askıya alır, bizi sürüklemeye çalışan hikâyeye, bizi oyunun içine çekmeye çalışan takıma kendimizi teslim ederiz.
Kurgusal dünyaların aksine, sporda inançsızlığımızı askıya almamızı sağlayan en büyük faktör bedenlerin kurmaca olmayışı ve yalan söylemeyişidir. Bu yüzden spor, kültürel bir anlatının biyolojik gerçeklikle çarpıştığı alandır. En üst düzeyinde spor kurumsal bir tiyatrodur. Sporcular, takım patronları ve çalışanlar sürekli değişir. Ancak izleyiciler olarak spora duygusal yatırımımız o kadar yüksektir ki özellikle önceden koroner hastalık riski olanlarda ölümcül ve ölümcül olmayan kardiyovasküler olay riski maç zamanlarında anlamlı bir şekilde artış gösterir (Lin vd. 2019). Bazen, sonucu bizi doğrudan etkilemeyen, sınırları belli bir anlatının içindeki belirsizlikten haz alırız. Sonunda oyunun biteceğini, kimsenin gerçekten ölmeyeceğini ve ertesi gün kendi hayatımıza döneceğimizi bildiğimiz bir dünyanın içindeki belirsizlik hoşumuza gider. Bu belirsizliği kaldıramadığımız durumlar da olur. 2008 tarihli bir çalışmaya göre 2006 Dünya Kupası sırasında Almanya’nın maç günlerinde akut kardiyovasküler olayların görülme sıklığı, kontrol dönemlerine göre 2,66 kat daha yüksekmiş;2002 tarihli bir çalışmaya göre de İngiltere’nin 1998 Dünya Kupası’nda Arjantin’e penaltılarla elendiği maçın ardından akut kalp krizi nedeniyle hastaneye yatışlarda yaklaşık yüzde 25 artış görülmüş. 18 Temmuz 2026 tarihinde yayınlanan bir habere göre ise, Buenos Aires Kardiyovasküler Enstitüsü’nden bir doktor, 2026 Dünya Kupası maçları sırasında diğer zamanlara oranla daha fazla acil kalp müdahalelerinde bulunduklarını ifade etmiş. Yani en azından spor konusunda inançsızlığımızı askıya almamızın kendi bedenimizde de ölçülebilecek ciddi etkileri var.
Aslında spor, Jean Baudrillard’ın her yere sıkıştırılan, kullanılmaktan çok yorulmuş terimiyle, “simülakr” olarak okunabilir. Simülakr, gerçeği olmayan bir kopya, kendi kendine gönderme yapan bir gösterge sistemidir. En ünlü örneği de Disneyland’dir. Disneyland bir gerçeğin temsili değildir. Kendisi yeni bir gerçeklik yaratır. Saha, çizgiler, kurallar da dış dünyanın kaotik gerçekliğini reddeder ve yapay bir boyutta nizami engeller üretir. Futbolun bir orijinalin kopyası değildir. Özellikle son yıllarda spora dahil olan VAR (video assistant referee) ve şahin göz gibi teknolojiler ham gerçekliğin yetersizliğine işaret eder. Belki de spor, olmayan bir gerçekliğin ya da savaşın (veya doğadaki engelleri aşmanın) güvenli bir temsili olmak yerine, kendi özerkliğini kuran bir göstergeler sistemidir. Ancak, sporu diğer simülakr ve temsil biçimlerinden ayıran, merkezinde maddi bir bedenin bulunmasıdır. Kurallar değişebilir. Süreler ve puanlama sistemleri de öyle. Ancak birinin gerçekten 6,31 metrelik bir engelin üzerinden sırıkla atlaması, pedallara basarak 250 W üretmesi, 3,05 metre yükseklikteki 45 cm çaplı çemberin içinden topu geçirmesi gerekir. Bu yüzden de kuralları bakımından kültürelse de sonuçları bakımından biyolojiktir. Yapay kurallara inanmayı seçmemiz de belki bedenlerin aynı biyolojik gerçekliğe tâbi olduğuna dair yanılsamamızdan kaynaklanır. Elbette hiçbir beden yer çekimine karşı gelemez ama bazı “tarihin en iyisi” olduğu ya da “kendi liginde” yarıştığı söylenen sporcular seyircinin insan biyolojisinin sınırlarına dair inancını sürekli müzakere etmesine neden olur. Bu müzakereler bazen doping şüpheleriyle bazen de baskın sporcunun kaybetmesini istemekle sonuçlanır. Zira doping kullanıyorsa ya da kaybederse bizi huzursuz eden bu müzakere son bulabilir. Kurgusal bir kahramanın doğa kurallarını ihlal etmesini kabul edebiliriz. Ama bir sporcunun adeta insanüstü performans göstererek rakiplerini çaresiz bırakması oyunun üzerine kurulduğu biyolojik eşitlik varsayımını -ki bu varsayımın da ne kadar doğru olduğu şüpheli- ihlâl eder ve aramızdaki örtük anlaşmayı bozar. Bu yüzden kusursuz sporcu zaman içinde olumsuz tepkilerle karşılaşabilir. Hoşumuza giden belirsizlik hissini ortadan kaldıran sporcu, oyunun dramatik doğasını ortadan kaldırır. Yayıncılar rekabet üretmek ister, seyirciler bir geri dönüş hikayesi bekler. Bedenin maddi sınırlarını, zayıflığını görmek isteriz. Tüm anlatı kuramları çatışmaya dayalıdır. Kusursuz sporcu özdeşleşmeyi zorlaştırır. Biz kusursuz değiliz. Messi’nin de hata yaptığını görmek istiyoruz. İnsanların eğilimi daha az kaynağa sahip ya da daha güçsüz olanın tarafı desteklemek yönündedir. Psikolojide “mazlum etkisi” (underdog effect) olarak terimleştirilen bu kavram, insanların adaletin sağlanması dürtüsüyle, mücadele şansı daha düşük olan tarafı desteklemesini açıklamak için de kullanılır.
Tarihin en iyi bisikletçisi
Tadej Pogačar o kadar çok ve o kadar ezici bir üstünlükle kazanıyor ki takımlardan, takım yöneticilerinden, diğer bisikletçilerden aldığı tepkilerin yanı sıra şu anda devam eden Fransa Bisiklet Turu’nun 10. etabında yolun kenarındaki bazı seyirciler tarafından yuhalandı. Seyircilerin tepkilerinin nedenini tam olarak söylemek güç olsa da bazı tahminler yapılabilir. O gün Bastille günüydü ve Fransız seyircisi bir Fransız bisikletçinin kazanmasını istiyordu. Ancak ortada kazanabilecek bir Fransız bisikletçi yoktu. Fransızların gururu, genç Paul Seixas, tur genel klasmanda dördüncü bitirse de tur boyunca bir etap zaferi elde edemedi. Taraftarlar devasa bütçeli Birleşik Arap Emirlikleri takımının sporu ruhsuzlaştırdığına inanarak tepki gösteriyor olabilirler. En önemlisi ise ve büyük ihtimalle Pogačar yarışın belirsizliğini yok ediyor ve kusursuz performansı onunla özdeşleşmeyi imkânsız kılıyor. Tabii ki seyircilerin beklentilerini ve arzularını bir yana bırakarak muhtemelen tarihin en iyi ve en çok yönlü bisikletçisinin zarif zaferlerini (zira hiç zorlanıyor gibi de görünmüyor) estetik bir keyif eşliğinde izlemeyi de tercih edebilirler. Tepkilerin Pogačar’ın karakteri ya da demeçleriyle ilgisi olmadığı kesin; zira oldukça alçakgönülllü, rakiplerine övgülerinde cömert ve güleryüzlü bir sporcu. Yuhalamalar ona sorulduğunda “nefret edenler nefret etmeye devam edeceklerdir (haters gonna hate)” diye yanıt verse de bu tepkilerden Pogačar da etkileniyor gibi görünüyor. Zira özellikle turdaki üç etapta Pogačar, kendisi zafer elde etmeye çalışmak yerine genç takım arkadaşı Isaac del Toro için çalışmayı tercih etti. Bunun bir bedeli var. Çünkü Pogačar’ın belki seneye belki de bir sonraki sene, katılmayı sürdürürse, Fransa Bisiklet Turu’nda en çok etap zaferi rekorunu kırması bekleniyor.

Uzmanlar, Pogačar’ın üstünlüğünün genetik ve epigenetik nedenleri olduğunu vurguluyor. Pogačar sakin biri ve stresle diğer insanlara göre daha kolay baş edebiliyor. Maksimum oksijen kapasitesi çok yüksek. Vücudu laktatı çok hızlı temizliyor. Yüksek yoğunlukta glikojen kapasitesini harcamadan, yağ yakmaya devam ederek bisiklet sürebiliyor. Örneğin bir sporcu yüzde 80 karbonhidrat, yüzde 20 yağ yakıyorsa, Pogačar’da bu tam tersi (Witts, 2021). Ve çok çabuk iyileşiyor. Anlamadığım için anlatamadığım başka ayrıntılar da var. Ama özetle, Pogačar’ın üstünlüğünü açıklayabilecek genetik nedenlerin yanında, genç yaştan beri doğru antrenman ve beslenme gibi faktörlerden de bahsetmek gerekiyor. Bilimsel açıklamalar da en az üstünlük kadar oyunun sihrini bozabilir. Belki de sadece Pogačar’la aynı dönemde yaşayıp onu seyretme şansına sahip olduğumuz için sevinmeli ve sihri bozmamalıyız.
Messi mi Ronaldo mu?
21. yüzyıl spor kültürünün en önemli sorularından biri, bitmeyen bir tartışmanın konusu. Belki de spor kültürü yanıtları bariz olan sorulardan ziyade, yanıtları sürekli ertelenen soruları seviyordur zira bu sorular spekülasyona daha açık. Çağdaş olsalar bile, iki sporcuyu aralarında bariz farklar olduğu durumlar haricinde karşılaştırmak mümkün olmayabilir. Ama son 17 yıl boyunca o kadar baskınlardı ki bu çözümsüz rekabet konusunda spekülasyon yapmamak imkânsız hale geldi. Tabii yanıtlar ne kadar bilimsel olsa da kabul edilmeme ihtimali yüksek. Çünkü öncelikle neyi karşılaştırdığımız konusunda hemfikir olmalıyız. Örneğin, bir bakıma Toni Kroos’un, La Liga kariyerindeki yüzde 93,6 ve Şampiyonlar Ligi’ndeki yüzde 93,8 pas isabet oranlarıyla görevini ifa etmek konusunda ikisinden de daha iyi bir futbolcu olduğu söylenebilir. Ballon d’or ödüllerine mi bakmalıyız? Bunun da insanları tatmin edeceğini sanmıyorum. Bu yılın Mart ayında yayımlanan bir çalışma, Messi ve Ronaldo’nun 17 yıllık kariyerleri boyunca oynadıkları maçları analiz ederek gol atma sıklığını, gol türlerini ve gol atana kadar geçen süreyi incelemiş ve sonuç olarak iki oyuncu arasında gol atma istikrarı bakımından anlamlı bir fark bulamamışlar. Messi maç başına biraz daha yüksek bir gol ortalamasına sahip ancak kariyerleri boyunca gösterdikleri tutarlılık birbirine çok yakın. İkisi de modern futbol tarihinin en istikrarlı golcüleri arasındalar. Golleri farklı. Tahmin edebileceğiniz üzere, Messi sol ayağıyla daha çok gol atmış, Ronaldo da kafasıyla. Geçtiğimiz günlerde İspanya’nın Arjantin’i mağlup etmesiyle sona eren Dünya Kupası’nda ise Messi 8 maçta 8 gol atarken, Ronaldo 5 maçta 2 gol attı. Messi’nin ikisi çok şık dört asisti var; Ronaldo’nun ise asisti yok. Diğer birçok “kusursuz” sporcu kadar olmasa da Ronaldo ve bir oranda Messi de kariyerleri boyunca düşmanca tepkilerden nasiplerini aldılar. Konumuzla ilgili olan nokta ise kusursuz sporcuların sadece birbirleriyle değil, aynı zamanda seyircinin insan bedenine ilişkin beklentileriyle de rekabet halinde olması. Bu tartışmanın bilimsel verilere rağmen bitmeyişinin bir nedeni de iki oyuncunun da bedenin sınırlarına ilişkin sezgilerimizi sürekli müzakereye açması olabilir. Baskın performanslar hayranlığın yanında ve belki ondan daha da fazla şüphe ve sorgulamaya neden oluyor.

Bu sorgulamaların vardığı sonuçlardan biri Jafari ve Smith tarafından 2016’da ortaya atılan bir hipotez. Messi’nin beyninin içsel zamanlama mekanizmasının farklı çalıştığı, dolayısıyla zamanı daha yavaş algıladığı, oyunu da olduğundan daha yavaş akıyormuş gibi deneyimlediğiyle ilgili. Yazarlar bu hipotezi nörobilimsel zaman anlayışı araştırmalarına dayandırıyorlar ama tabii ki bu araştırmalar Messi’nin beyni üzerinde yapılmış değil. Yani eğer kişi bilgiyi çok hızlı işleyebiliyorsa, daha fazla algısal işlem yapıyor ve bu da zamanın onun için yavaş aktığı anlamına geliyor. Diyorlar ki, Messi’nin her hareketi gelişmiş programlar ve analistler tarafından inceleniyor. Neden onu durduramıyorlar peki? Evet, Messi’nin hızı, gücü ve ağırlık merkezinin yere yakın oluşu önemli; daha hızlı yön değiştiriyor ve daha dengeli. Ama asıl farkı rakiplerinin ona tepki verecek zamanının olmaması. “Messi’nin motor becerilerinin büyük ölçüde otomatikleşmiş olması, çoğu oyuncuya kıyasla bilişsel kaynaklarının daha azını temel hareketleri yürütmeye ayırmasını sağlar. Böylece çevresini algılamak, seçenekleri değerlendirmek ve karar vermek için daha fazla bilişsel kapasiteye sahip olur. Bunun öznel sonucu ise oyunun ona sanki daha yavaş ilerliyormuş gibi görünmesidir” (462). Bu hipotez bana Messi’nin 2014 yılında yapılan belgeselinde de yer alan, küçükken futbol oynarkenki görüntülerini hatırlatıyor. En azından çocukken zamanın Messi için daha yavaş aktığı kesin. Ronaldo için bu kadar ilginç tezler yok. Ama bedenin sınırlarını sürekli aşıyor görünmesi nedeniyle penaltı tekniği, sıçrama mekaniği, serbest vuruş biyomekaniği, koşu ekonomisi gibi konularda birçok inceleme yapılmış.
Bu örnekleri düşündüğümüzde sporun belki de simülakrın açıklamalar için biyolojiye geri döndüğü tek kültürel alan olduğunu söyleyebiliriz. Seyirci inancını askıya alırken simülakrı reddeder ve yalan söylemeyen bedeni doğrulamaya çalışır. Kurguda ise sporun tersine okuru huzursuz eden karakterlerin kurgusal bir dünyanın parçası olduğuna dair farkındalığıdır. Kurgusal karakterin bize kurgusal olduğuna, sporcunun da gerçek olduğuna ikna olmaya ihtiyacımız vardır. Bu yüzden de tekrar tekrar sporcunun bedenine döneriz. Çünkü umarız ki, beden yalan söylemez, söyleyemez.
Kaynaklar
Anwar, S., Munawarah, S., & Radhiah. (2026). Cristiano Ronaldo or Lionel Messi, who is more consistent in scoring goals? The evidence from CFM exploratory analysis. Movement & Sport Sciences – Science & Motricité. Advance online publication.
Carroll D., Ebrahim S., Tilling K., Macleod J., Smith G. D. (2002). Admissions for myocardial infarction and World Cup football: database survey. BMJ. Dec 21; 325(7378):1439-42. doi: 10.1136/bmj.325.7378.1439.
Jafari, S., Smith, L. S. (2016). Can Lionel Messi’s brain slow down time passing? Chronobiol Int. 33(4):462-3. doi: 10.3109/07420528.2016.1154570.
Lin, L. L., Gu, H. Y., Yao, Y. Y., Zhu, J., Niu, Y. M., Luo, J., & Zhang, C. (2019). The association between watching football matches and the risk of cardiovascular events: A meta-analysis. Journal of Sports Sciences, 37(24), 2826–2834. https://doi.org/10.1080/02640414.2019.1665246
Witts, J. (2021). Accelerated Development. Procycling. 278, February, 106.





Bir Cevap Yazın