The English version of the article is available here.

Hayvanat bahçeleri ortaya çıktığı zamanlardan itibaren birer güç ve gösteriş mekanları olmuştur. Bir kraliyetin, bir ülkenin, bir iş adamının isterse doğaya da hükmettiğini göstermek amacıyla oluşturulan, genelde plansız ilerleyen ve sonuçta içinde yüzlerce türde binlerce hayvanın barındırıldığı, dolayısıyla bireyin önemsizleştiği, bakımın zorlaştığı, bilimsel çalışmaların çok derinlikli ve sürdürülebilir şekilde ilerlemediği birer hapishaneye dönüşmüş yerler olarak günümüzde de ite kaka varlıklarını sürdürmektedirler. 

Eskişehir Hayvanat Bahçesi

Bugün artık hayvanat bahçelerinin dönüşümü zorunludur. Türkiye’de işletilen ve Tarım Orman Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış 42 hayvanat bahçesinden ve dünyanın farklı bölgelerinden örnekler içeren bu yazıda hayvanat bahçesi fikrini meşrulaştıran zemini eleştireceğim. Bunu yaparken beş noktaya değineceğim; koruma projeleri, eğitim iddiası, literatürdeki fazlalık (surplus) hayvanlar, WAZA/EAZA’nın insan merkezli bakış açısı, CITES uluslararası sözleşmenin pasif tarafı. Bu eleştiriyi üniversite eğitiminde biyoloji okumuş, hayvanat bahçesinde çalışma deneyimine sahip, beş yıldan uzun bir süredir hayvan foto muhabirliği alanında görsel hikaye oluşturan, hayvan davranışları üzerine araştırma yapan, bilişsel etoloji alanında yüksek lisansa devam eden bir kişi olarak kaleme alıyorum. Dolasıyıyla bilgi birikimim yanı sıra deneyimlerimi de içerecektir. 

1. Hayvanat bahçeleri neyi koruyor?

Hayvanat bahçelerinin varlıklarını sürdürmelerini sağlayan en meşru savunma bilimsel koruma projeleridir. Bünyelerinde tuttukları nesli tehlike altındaki türleri koruduklarını iddia ederler. Fakat hayvanat bahçelerinde tutulan hayvanların çoğunluğunun nesli zaten tehlike altında değildir. Popülasyonu kritik derecede düşmüş bir türün bireylerini hayvanat bahçesinin bünyesinde tutmak ekstra bir sorumluluk ve hesap verebilirlik gerektirdiği için hayvanat bahçeleri yönetimlerince çok tercih edilmez. 

İstatistiklere baktığımızda 2011 yılında yayınlanan çalışmaya göre hayvanat bahçelerinde  dünyadaki tehdit altındaki türlerin yaklaşık yüzde 15’inin temsil edildiğini görüyoruz (Conde et al., 2011) Ayrıca hayvanat bahçeleri tehdit altındaki ve tehdit altında olmayan türleri tutma konusunda belirgin bir öncelik göstermiyor. (Do modern zoos prioritize threatened primates?, 2024)

Elbette zaman içinde bazı hayvanat bahçelerinde yapılan bilimsel tabanlı koruma projeleri olumlu sonuç verdi. Örneğin akbaba familyasından yırtıcı bir kuş türü olan Kaliforniya kondoru (Gymnogyps californianus) San Diego ve Los Angeles Hayvanat Bahçesi gibi kurumların dahil olduğu esaret altında üretim ve doğaya salım programlarıyla yok oluştan döndürülen en bilinen türlerden biri oldu. (The Verge, 2024) Kara ayaklı gelincik (Mustela nigripes), Smithsonian ve Cheyenne Mountain Hayvanat Bahçesi gibi kurumların dahil olduğu koruma projeleri sayesinde türün tamamen yok olması engellendi. (Wild Welfare) Bermuda kara salyangozu da Chester Hayvanat Bahçesi ve ortaklarının yürüttüğü üretim programıyla yeniden çoğaltılarak korunan alanlara yerleştirildi. (The Guardian, 2026)

Bali Hayvanat Bahçesi

Türkiye’den örnek vermek gerekirse nesli tehlike altında olan (EN)  kelaynak türü (Geronticus eremita) için yürütülen Birecik Kelaynak Üretme İstasyonu programından bahsedebiliriz. Uzun zamandır Türkiye’de türün tamamen yok olmasını engelleyen en önemli koruma çalışmalarından biri olarak gösteriliyor. Ancak popülasyonun önemli kısmı hâlâ insan kontrolü altında tutuluyor ve doğal göç davranışı büyük ölçüde kaybolmuş durumda. Ayrıca bu çalışma doğrudan klasik hayvanat bahçeleri tarafından değil, Doğa Koruma Milli Parklar’a (DKMP)  bağlı üretme istasyonu modeliyle yürütülüyor; Türkiye’deki birçok hayvanat bahçesinin ise kelaynak korumasına doğrudan, görünür ve bilimsel olarak izlenebilir bir katkısı kamuoyuna açık biçimde ortaya konmuş değil.

Nesli tehlike altında olan hayvan türleri için koruma çalışmaları yapılması ve birey bazında ihtimam gösterilmesi beklenirken örneğin bir Asya fili (Elephas maximus) olan Gabi 2023 yılından beri Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde yoksunluk içinde yaşıyor. Diğer bir örnek ise Türkiye’de esaret altında tutulan şempanzeler (Pan troglodytes). 2010 yılında Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’nde 10 birey olan şempanze grubundan bugün 6 bireyin hayatta kaldığını görüyoruz. Doğum sayılarını bilmediğimiz için en az 4 bireyin ölmüş olduğunu anlıyoruz. 2026 itibari ile kapanan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’nden hiç bir sorumluya ulaşamadığımız için Jane, Gina, Garip ve diğer şempanzelerin nerede olduğunu dahi bilmiyoruz. 

Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi

Afrika penguenleri de  (Spheniscus demersus) nesli tehlike altında olan bir tür.  2010 yılı Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi tür ve birey listesine baktığımızda 27 bireyin bahçede tutulduğunu ve o dönem  Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) belirlediği statünün hassas (VU) olduğunu görüyoruz. Bugün ise maalesef hayvanat bahçesinde bakım altında yaşayan penguenlerden 20 birey kalmıştır, dünyadaki popülasyonunda da IUCN statüleri düşerek kritik dereceye (CR) gelmiştir ve hepsi Eskişehir Hayvanat Bahçesi’ne transfer edilmiştir. Burada bilim temelli koruma projesi yürütülür mü diye düşünmek bir yana, en son Eskişehir Hayvanat Bahçesi ziyaretimizde kulak misafiri olduğumuz penguen ayak boyama etkinliğinden anlıyoruz ki bu kurumda da hayvanlar vitrin olarak insanları eğlendirme amaçlı kullanılıyor. 

Eskişehir Hayvanat Bahçesi

Birey bazlı deneyimle sabitlenmiş örneklerden devam etmek gerekirse, 2010 yılında Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’nde zoolog olarak çalışırken bahçeye bir kara akbaba (Aegypius monachus) getirildi. O dönemde danışmanımızın yönlendirmesi ile bir proje için kara akbabalardan alınan kan ve tüy örneklerini yurt dışına göndermemiz gerekiyordu. Bu konuyla ilgili işlemleri yürütürken bu kuşun aslında doğada yaralandığını ve bu sebeple Eskişehir belediye veterinerliğine getirildiğini öğrendim. Kuşu getiren kişi akademisyen Elif Yamaç idi. Yamaç kara akbabalar üzerinde akademik araştırma yürütüyordu ve benim mezun olurken tez danışmanımdı. Doğada çalışma yaparken yaralı bir kuş görünce onu aldı ve belediye veterinerine götürdü. Belediyeye ‘iyileşince tekrar doğaya döndürme çalışması yapacağını’ söyledi. Maalesef veterinere emanet edilen kara akbaba Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’ne getirildi ve Elif Yamaç’a kuşun kaçtığı söylendi. Kurduğumuz bağlantı sayesinde hayvanat bahçesindeki kara akbabanın aynı kuş olduğunu anladık fakat hayvanat bahçesi Elif Yamaç’a kuşu vermeyeceğini, alması için para ödemesi gerektiğini söyledi. Ben de dönemin hayvanat bahçesi müdürü tarafından tez danışmanı hocamla kurduğum iletişimde kurum bilgisi verdiğim yönünde suçlandım. Belediye ve hayvanat bahçesi yönetimi elele vererek bir kara akbabayı özgürlüğünden mahrum etti. 

Bu yazı içeriğinde sürdürülebilir bilimsel koruma projeleri örnekleri ve ulaşılabilir veri tabanlarından bahsetmek isterdim fakat Türkiye’de yürütülen koruma projelerine dair kamuya açık, bilimsel çıktıları düzenli yayımlanan kapsamlı veri tabanları bulunmuyor. Hayvanat bahçelerinin kurumsal sitelerine baktığımızda konuya dair detaylı hiç bilgi verilmediğini görüyoruz.

Hayvanat bahçelerinin “koruma” iddiası çoğu zaman doğaya geri dönüş örnekleriyle meşrulaştırılsa da, yayımlanmış veriler bu katkının sınırlı olduğunu gösteriyor. Kuzey Amerika’da yayımlanmış translokasyon çalışmalarında, doğaya bırakılan türlerin yalnızca yüzde 14’ünde bireyler hayvanat bahçelerinden sağlanmıştır. EAZA üyelerinin dâhil olduğu projelerde ise 156 tür raporlanmış olsa da, bu katkı çoğu zaman fon, uzmanlık, ekipman veya koordinasyon desteğidir. Bu nedenle tür korumanın merkezi, esaret altındaki popülasyonlar değil, türün kendi habitatındaki tehditlerin ortadan kaldırılmasıdır (Brichieri-Colombi et al., 2019; Gilbert et al., 2017; IUCN/SSC, 2013).

Farklı dinamikleri takip ederek türlerin popülasyonlarının  tehlike altında olup olmadığına karar veren Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) verilerine baktığımızda türlerin tükenmesinde en yaygın sebepler arasında habitat kaybı ve parçalanması, aşırı kullanım ve sömürü, iklim krizi, istilacı türler ve kirliliği gibi insan kaynaklı sebepler görüyoruz. Popülasyonu tehdit seviyesine düşen her bir hayvanı doğasından alıp bir koruma merkezine koymak gerçekçi olmadığı gibi, koruma projeleri ile hayvanat bahçelerini meşru bir zeminde tutmaya çalışmak da artık inandırıcılığını yitirmiştir. Olması gereken hayvanların habitatlarını yerinde korumaktır. Habitat koruması olmadan, yeniden doğaya salım ve esaret altında üretim programlarının uzun vadeli başarı şansı düşüktür. (Seddon et al., 2007) Korumanın nihai amacı, türleri yalnızca esaret altında yaşatmak değil, doğada yabani popülasyonları koruyabilmektir. (Conde et al., 2011)

Çizdiğim bu çerçevede bazı noktalar çok net görünebilir; Türkiye’de ve dünyada hayvanat bahçelerinde nesli tehlike altındaki türlerden çok daha fazla sayıda diğer türler bulunmaktadır. Türkiye’de nesli tehlike altındaki türün bireyleri için bilimsel tabanlı koruma projeleri yapılmamakta ve türlerin düşük seviyedeki popülasyonları korunmamaktadır. Hayvanların habitatlarının parçalanmaması için ise herhangi bir çalışma yapılmadığını ve yüzyıllık zeytinliklerin olduğu alanları imara açan konuyla ilgili sorumlu bakanlığın böyle bir derdinin de olmadığını düşünüyorum. 

Gaziantep Hayvanat Bahçesi

2. Eğitim iddiası

Hayvanat bahçeleri eğitim amaçlı yerler olduklarını iddia ederler. Hiç bir canlı bir diğerinin eğitimi için hayatını bir kafeste geçirmek zorunda değildir. İnsan eğitimi için kafeslere ayı, fil, kaplan kapattığımızda ve bir de bunu ‘çocukların eğitimi için’ gibi bir argüman ile süslediğimizde türcü davranmış oluyoruz. 

Hayvan davranışları gözlemi yapan biri olarak 5 kasım 2025 tarihinde Gaziantep Hayvanat Bahçesi’ni ziyaret ettiğimde şempanze bölümünü özellikle detaylı incelemek istedim. 3-4 yetişkin birey, bir çocuk ve bir de bebek vardı. Kafesin etrafına baktığımda isimleri ve doğum bilgileri gibi ayırt edici tanımlamaların olmadığını gördüm bu nedenle hayvan bakıcısına ‘kaç tane şempanze olduğunu ve bebeğin ne zaman doğduğunu’ sordum. Hayvan bakıcısı hiçbir soruya cevap veremeyeceğini, yönetim binasına gidip izin almam gerektiğini söyledi. Yönetim binasındaki insanlar da hayvanlardan bihaberdi ve ortada sorularımı yöneltebileceğim bir biyolog veya veteriner yoktu. Kısacası görüyoruz ki Gaziantep Hayvanat Bahçesi yaratmış olduğu bu düzen ve baskı içerisinde kimsenin eğitilmesi ile ilgilenmemektedir. 

Aynı gün bir okul grubunun içeri girdiğini gördüm. Maymun evini gezerken bu öğrenci grubu ile aynı zamanlara denk geldik. Hayvanları gözlemlerken öğrencileri gözlemleme fırsatım da oldu. Maymunlar camın arkasında, küçük odalarda, dışkılarının üstünde önümüzde duruyorlardı. Korkuyla bakan, agresif veya köşesinden hiç başını çevirmeyen apatik hareketlerin görüldüğü maymunlar, öğrencilerin devamlı camlara vurması ile irkiliyorlardı. Çocuklar gülüyor, eğleniyor, camlara vuruyor, şakalaşıyordu. Kimse makakların, babunların, yeşil maymunların doğal davranışlarını ve zengin habitatlarını öğrenemediği gibi, bu etkinlik sebebiyle öğrenciler için dışkı üzerinde yaşanan bir esaret hayatı normalleşti. Çünkü öğretmenleri bu düzenin yanlış bir düzen olduğundan bahsetmedi. Sadece kapının önünde çocukları bekledi. 

Aynı hayvanat bahçesinde ziyaretçi defterine yazılan küfürler, garip şakalar, taraftar sloganları da burada kimin neyi ne kadar öğrendiğini gösterir nitelikteydi. 

Gaziantep Hayvanat Bahçesi

Bali Hayvanat Bahçesi’nin ‘orangutan ile kahvaltı’ etkinliği ilanını görünce burada ne tür bir hayvan sömürüsü uyguladıklarını belgelemek için bilet aldım ve etkinliğe katıldım.

Bali Hayvanat Bahçesi

İki saat boyunca hayvanları insanlarla fotoğraf çekmeye zorladılar. Böyle diyorum çünkü orangutanlardan biri oturduğu yerden inip gitmek istedi fakat ona engel oldular. Ayrıca belli bir süre sonra her iki orangutan da kafasına bitki dallarını koyarak sıkıldıkları belli etti. Bu sayede fotoğraflarda gözükmediler. Ben gözlerimi orangutandan alamıyorken yan masadaki kız çocuğu tabletinde oyun oynuyordu. Onun için sıradışı bir durum yoktu büyük ihtimal. Annesine neden bu etkinliğe katıldıklarını sorduğumda aslında çocuklar için değil, kendisi için katıldığını söyledi. 

Bali Hayvanat Bahçesi

Bali Hayvanat Bahçesi’nde neredeyse her kafesin önünde gıda satışı var. Şöyle bir âna şahit oldum;  bir çocuk aslanın kafesinin önünde durdu, onu beslemek istediğini söyledi. Maşa ile tutturulmuş bir et parçası verdiler ve tellerin arasından aslana uzattı. Ardından babası kredi kartı ile ödeme yaptı ve uzaklaştılar. 

Bir camın veya parmaklığın arkasına hapsettiğimiz ve kredi kartı ile canımız istediğinde beslediğimiz bir aslandan ne öğrenebiliriz? Bu aslan doğasında davrandığı gibi yemek aramadığına, avlanmadığına, çiftleşmediğine vb. hiç bir davranışı doğadakinin gerektirdiği gibi olmadığına göre; istediğinde izole olamayan, yemeği için enerji harcamayan, bilişsel ve fizyolojik süreçlerini besleyecek hiç bir şey yaşamadan tüm gün yatan bir aslana bakarak neyi öğrenmeyi ve öğretmeyi bekliyoruz? 

Bali Hayvanat Bahçesi

Makale incelemesi yaptığımızda eğitsel değer iddialarına rağmen, hayvanat bahçesi ziyaretçilerinin gerçekte ne öğrendiğini inceleyen araştırmanın oldukça az olduğunu gördüm (Churchman, 1985) Hayvanat bahçeleri ve akvaryumların ziyaretçilerde tutum değişikliği, eğitim veya koruma davranışı yarattığına dair ikna edici çok az kanıt var. (Marino & Lilienfeld, 2010) Bu duruma ek olarak ziyaretçilerin varlığı hayvan davranışını değiştirebilir; stres, saklanma, donma, kaçınma, dışkı yeme, stereotipi görülebilir. Yani ziyaretçinin gördüğü davranış, “doğal davranış” değil, esarete ve izlenmeye verilmiş tepkidir.

Bali Hayvanat Bahçesi

3. ‘Artık’ (surplus) hayvanlar 

Hayvanat bahçeleri literatüründe normalleştirilmiş en acı gerçeğin ‘artık- fazlalık’ (surplus) hayvanlar konusu olduğunu düşünüyorum. Hiç karşılaşmadığınız bir terim olabilir. Basit tanımı şu şekilde; fazlalık hayvanlar, bir programın hedefleri için gerekli olmayan hayvanlardır (Lacy, 1995, s. 188). Daha geniş bahsedecek olursak literatürde de belirtildiği gibi, “koruma statüleri ya da esaret altındaki yönetim düzeyleri ne olursa olsun, bazı hayvanlar hayvanat bahçelerindeki alan sınırlılıkları nedeniyle surplus hâline gelir.” Bu tanım, hayvanat bahçelerinde bireyin değerinin kendi yaşamı üzerinden değil, kurumun üreme, sergileme ve popülasyon yönetimi hedeflerine katkısı üzerinden belirlendiğini gösterir. 

Türkçesi ile söylemek gerekirse hayvanat bahçelerinde önce hayvanların üremeleri teşvik edilirken sonra bazı sağlıklı hayvanların öldürülmesi tamamen literatüre göre onaylanmış bir işleyiştir. Çünkü hayvanat bahçesi literatürü insan merkezli, hayvanı vitrin olarak gören, ekonomik yaklaşımlı bir yapıdır. 

Atina Hayvanat Bahçesi

Örneklere bakacak olursak; Nürnberg Hayvanat Bahçesi, 2025 yılında Gine babunu grubundan 12 bireyi öldürerek babun grubunu küçülttüğünü açıkladı. Hayvanat bahçesinin açıklamasına göre grup 43 bireye ulaşmıştı; oysa mevcut alan 25 babun için tasarlanmıştı. Açıklamada kararın EAZA koruma üreme programı koordinatörleri ve yetkili kurumlarla istişare edilerek alındığı da belirtildi.

TIME’ın haberinde, Kopenhag Hayvanat Bahçesi’nin 2012 baharında genetikleri popülasyon içinde fazla temsil edildiği için iki leopar yavrusunu öldürdüğü aktarılıyor. Aynı haberde hayvanat bahçesinin bilimsel direktörü Bengt Holst’un, “aynı gerekçeyle her yıl antilopları ve yaban domuzlarını da öldürdüklerini” söylediği belirtiliyor.

Odense Hayvanat Bahçesi’nde genç bir aslan öldürüldükten sonra dondurucuda saklandı ve daha sonra halka açık bir diseksiyon etkinliği için kullanıldı. The New Yorker haberinde bu aslanın “hayvanat bahçesinin ihtiyaçları açısından surplus kabul edildiği” belirtiliyor. Aynı yazı, Danimarka’daki hayvanat bahçelerinde surplus hayvanların öldürülüp kamuya açık diseksiyonlarda kullanılmasının daha açık savunulan bir pratik olduğunu aktarıyor.

Marius, sağlıklı genç bir erkek zürafaydı. Kopenhag Hayvanat Bahçesi tarafından öldürüldü; gerekçe, Avrupa’daki üreme programı içinde genetik olarak “gerekli” görülmemesiydi. McCulloch ve Reiss’in etik tartışma metninde Marius’un “Avrupa üreme programı temelinde surplus kabul edildiği” açıkça belirtiliyor. Öldürüldükten sonra bedeni ziyaretçiler önünde parçalara ayrıldı ve hayvanat bahçesindeki aslanlara verildi.

Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’nde 2010’lu yıllarda – tam tarihi hatırlamam imkansız – sağlıklı iki Bengal kaplanı öldürüldü. Bunu duyduğumda hayvanat bahçesi danışmanı ile tartıştığımı hatırlıyorum. Bana Bengal kaplanlarının hibrit olduğunu ve verimli üremediklerini söylemeye, hayvanat bahçeleri literatüründe ‘fazlalık’ hayvanın ne demek olduğunu açıklamaya, sağlıklı hayvanı öldürmek için  meşru zemin yaratmaya çalışırken ben de ona bu düşüncenin Hitler’in saf ırk bakış  açısından bir farkı olmadığını söylediğimi hatırlıyorum. 

Ayrıca yine aynı yıllarda aynı hayvanat bahçesinde Justin isimli dişi şempanze kafesin içinde kaburgaları kırık olarak ölü bulunmuştu. Görünen o ki erkek birey dişiyi bu hale getirmişti. Sonrasında erkek şempanzenin nerede olduğunu sorduğumda hayvanı ‘gönderdiklerini’ söylediler. Partnerine şiddet göstermiş ve dahi öldürmüş yetişkin erkek bir şempanzeyi grubuna katmak isteyecek hiç bir hayvanat bahçesi yoktur. Tabi ki bu sebeple onun da öldürüldüğünü düşünüyorum. 

Koen Margodt, hayvanat bahçelerinde “surplus” olarak görülen hayvanların öldürülmesini esaret altında üreme sisteminin yapısal sonucu olarak ele alır. Ona göre hayvanat bahçeleri çok fazla türü sınırlı alanlarda tutmaya çalışmakta, üreme programları sürdürülemediğinde ise seçeneklerden biri “istenmeyen hayvanları öldürmek” hâline gelmektedir. Margodt bu yaklaşımı açıkça “öldürmek için üretme politikası” olarak tanımlar ve bunun ötanazi değil, sağlıklı hayvanların kurum hedefleri için öldürülmesi anlamına geldiğini vurgular. (Margodt, 2025).

Marc Bekoff, hayvanat bahçelerinde sağlıklı hayvanların “yönetimsel ötanazi” adı altında öldürülmesini “zoothanasia” kavramıyla tanımlar. Bu kavram, gerçek ötanazi ile kurum çıkarı için öldürme arasındaki farkı görünür kılar. Çünkü ötanazi, ağır acı çeken bir bireyin yararına yapılan bir müdahale anlamına gelirken; zoothanasia, sağlıklı hayvanların, üreme programına uymadıkları, alan kapladıkları ya da “surplus” görüldükleri için öldürülmesini ifade eder. Bekoff’a göre planlı bir kurum kararı olan “ötanazi” kelimesi, öldürme eylemini yumuşatır ve daha kabul edilebilir gösterir.

4. Hayvanat bahçesi akreditasyonu: WAZA/ EAZA

Hayvanat bahçeleri, kendilerini yalnızca yerel eğlence alanları olarak değil, uluslararası standartlara bağlı “modern koruma kurumları” olarak sunar. Bu meşruiyetin merkezinde ise Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (WAZA)  ve  Avrupa Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (EAZA) gibi çatı örgütlere üyelik ya da akreditasyon yer alır. Ancak bu üyelikler, bir kurumun hayvanları esaret altında tutmasının etik olarak meşru olduğu anlamına gelmez; yalnızca o kurumun belirli mesleki, idari ve bakım standartları içinde değerlendirildiğini gösterir.

Türkiye’de EAZA üyesi kurumlar arasında Bursa Hayvanat Bahçesi, Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi (2026 yılı itibari ile kapandı) ve İzmir Doğal Yaşam Parkı yer alır. İstanbul Akvaryum ise kendi kurumsal sayfasında WAZA ve EAZA üyesi olduğunu belirtmektedir.

Avrupa Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği  kendi tanımına göre üyeleri EAZA standartlarını sürdürmeyi, “ilerici hayvanat bahçesi ve akvaryum yönetimi”, tür popülasyonu yönetimi, eğitim, araştırma ve koruma hedeflerine katkı sunmayı taahhüt eder. EAZA ayrıca EEP adı verilen EAZA Ex-situ Programme üzerinden esaret altındaki türlerin genetik ve demografik yönetimini koordine eder.

Atina Hayvanat Bahçesi

EAZA, hayvanat bahçeleri çalışanlarının kullanması amacıyla  “türe özgü bakım ve barındırma kılavuzları” yayınlar. Bu kılavuzlar, EAZA içindeki TAG’ler (Taxon Advisory Group) tarafından hazırlanır. EAZA, bu belgeleri “uzman bakım bilgisini bir araya getiren” ve EAZA hayvanat bahçelerinin ulaşmayı hedeflediği en iyi uygulama standartları olarak tanımlar. 

Bu kılavuzlar esaret altındaki hayvanların bakım koşullarını iyileştirmeye dönük teknik belgeler olarak önemlidir; ancak bu belgeler etik açıdan sınırlı bir çerçeveye sahiptir. Hayvanın davranışsal, sosyal ve fizyolojik ihtiyaçlarını daha iyi yönetmeyi hedeflerler, fakat hayvanın özgürlüğünü, yaşam alanından koparılmasını ve türüne özgü ekolojik ilişkilerden mahrum bırakılmasını temel bir sorun olarak ele almazlar.

Bu konuyu tür bazında ele alırsak daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. Örneğin nesli tehlike altındaki şempanzeler. EAZA’nın şempanze bakım kılavuzu, şempanzeler için doğal zemin, tırmanma yapıları, platformlar, gölgeli ve güneşli alanlar, saklanma imkânları, yuva yapma materyalleri, sosyal uyum ve bilişsel zenginleştirme gibi unsurları önerir. Bu öneriler ilk bakışta “iyi bakım” göstergesi gibi görünür. 

Fakat daha gerçekçi bir bakışla hayvanların doğasını  anlamaya çalışırsak eğer şempanzelerin yaşamı son derece karmaşıktır. Farklı habitatlarda yaşayabilirler: tropikal yağmur ormanları, dağ ormanları ve savan-orman mozaikleri. Bu çeşitlilik, onların çok katmanlı ekolojik ilişkiler içinde yaşayan, çevreyi okuyarak hareket eden, mevsimsel yiyecekleri takip eden ve alanı öğrenen bireyler olduğunu gösterir. 

Sosyal yaşamları da hayvanat bahçesindeki sabit grup mantığına kolayca sığmaz. Şempanzeler doğada fission-fusion denilen, Türkçede “ayrılma-birleşme” diye çevirebileceğimiz bir sosyal sistem içinde yaşar: büyük bir topluluğa aittirler ama gün içinde farklı alt gruplara ayrılır, sonra yeniden bir araya gelirler. Jane Goodall bu toplulukların 100 bireye kadar çıkabildiğini ve bireylerin yemek, sosyalleşme ve çiftleşme gibi bağlamlara göre daha küçük gruplar hâlinde hareket ettiğini aktarır. 

Bu yüzden EAZA kılavuzlarında önerilen “sosyal kaçış alanı”, “tırmanma yapısı” ya da “bilişsel zenginleştirme” aslında şempanzenin doğadaki yaşamının ne kadar zengin olduğunu gösteren dolaylı bir kabul gibi okunabilir. Çünkü hayvanat bahçesi, şempanzenin ormanda kendi kararlarıyla kurduğu hareket, ilişki, mesafe, keşif ve öğrenme dünyasını küçük ölçekte taklit etmeye çalışır. Fakat taklit, asıl yaşam alanının yerini tutmaz.

EAZA’ya üye olmuş bir hayvanat bahçesi bu kılavuzları kullanmayı taahhüt eder fakat yine kişisel bir deneyime yer vermek gerekirse; 2010 yılında Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi’nde zoolog olarak çalışırken şempanzelerin beslenmesini düzenlemekten sorumluydum. Geçmişten bugüne şempanzeleri nasıl beslediklerine baktığımda 3 öğün meyve dolu bir sepetin verildiğini farkettim, kılavuzları inceledim ve mutfağa yeni bir liste astım. Bu diyette içerik sebze ağırlıklı hale gelmişti. Günler sonrasında uygulamanın nasıl gittiğine bakmak için kontrol ettiğimde bakıcıların meyve vermeye devam ettiğini gördüm. Yeni diyeti neden uygulamadıklarını sorduğumda, açıklamaları ‘hep meyve yemeye alıştılar, meyve seviyorlar, sebze istemiyorlar’ yönündeydi. Bu algının değişmesi için çok uğraştığımı hatırlıyorum. 

Daha kötü bir deneyime örnek vermek gerekirse yine aynı yerde flamingo halkalaması yapmamız gerekiyordu. Ben biyolojiden yeni mezun bir öğrenci olarak çoğunlukla izleme ve öğrenme kısmında kalıyordum, sözümün de pek değeri yoktu. Flamingo halkalaması için elbette bir kılavuz vardı, fakat anlaşılan kimse o kılavuza bakmamıştı. Ve o gün halkalama sırasında yanlış uygulama sebebiyle 3 flamingo öldü. EAZA’nın bundan haberi var mı? Hiç sanmam. 13 yıldır veteriner olarak çalışan kişinin yönlendirmesi ile yapılan bu halkalama çalışması ülkemizdeki hayvanat bahçelerindeki bilgisizlik seviyesine bir örnektir. Ve o gün hayvanat bahçesinde çalışma fikrinden kopuşumun başlamasına vesile olmuştur. 

Yaban hayvanlarının doğasına ne kadar yabancı olduğumuza ve bu konuda ne kadar deneyimsiz ve bilgisiz olduğumuza dair başka örnek vermem gerekirse; İzmir Hayvanat Bahçesi çalışanları,  2011 yılının şubat ayında doğuran filin hamile olduğunu son dakikaya kadar anlayamamıştır aynı şekilde Gaziantep’te geçtiğimiz günlerde dünyaya gelen zürafa yavrusunda olduğu gibi. Bir bireyin hamileliğini anlayamazsanız, süreçte meydana gelebilecek komplikasyonları da tahmin edemezsiniz. 

EAZA üyesi olmayan – içinde olduğu bu bakımsızlık koşullarında imkansızdır – Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde bir fil bulunmaktadır. 2023 yılında yanındaki fil ölmüştür ve o tarihten beri yalnız yaşamaktadır. Bu fil için EEP programındaki Asya filleri koordinatörü Jeroen Kappelhof ile yazıştığımda ‘filin programda olmadığını, bu nedenle yalnızlığa itilmiş bu fil için hiç bir şey yapamayacağını’ söylemiştir. 

Timsah örneğine bakacak olursak Türkiye hayvanat bahçelerinde içine koyuldukları havuzun fayanstan oluştuğunu görüyoruz. Bakım rehberleri bile timsahların güneşlenme, dalma, saklanma, sıcaklık seçimi ve su-kara geçişi gibi temel ihtiyaçlarını kabul eder. Fakat doğada nehir, bataklık, gölge, çamur, sazlık ve mevsimsel değişim içinde kurulan bu yaşam, hayvanat bahçesinde çoğu zaman fayans bir havuzun teknik yönetimine indirgenir. Kendi doğasında içinde bulunduğu vejetasyon ve türler arası ilişki hiç bir hayvanat bahçesinde ona verilemeyen zengin bir dünyadır. 

Sonuç olarak EAZA gibi hayvanat bahçelerini meşru zemine çeken yapılar insan merkezlidir. Ülkenin veya bireyin ekonomisi ile çerçevelenir. Hayvanın zengin doğasıyla karşılaştıramayacağımız sunilikte yaratılan dünyalardır. Türler arası ilişki, zengin biyoçeşitlilik, karmaşık sosyal ilişkiler, günün tamamına yayılan beslenme davranışları vb. sosyal olanaklar hayvanat bahçelerinde yoktur. Ayrıca bu yapıların ikinci handikapı türü korumak isterken bireyleri unutmalarıdır. Gaziantep’teki fil örneğinde olduğu gibi.

5.CITES’in sınırlı yönlendirmesi

Türkiye,  Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’ne  (CITES)  22 Aralık 1996’da taraf olmuştur. CITES’in çerçevesi, yabani türlerin uluslararası ticaretini denetlemek ve yasa dışı ticaretten kurtarılan bireyler için en uygun sonucu belirlemektir. Bu nedenle bir hayvanın CITES kapsamındaki bir tür olması, onun otomatik olarak bir hayvanat bahçesinde tutulabileceği anlamına gelmez.

2024 aralık ayında İstanbul’da Türk Hava Yolları’nın kargosunda bulunan goril Zeytin (Gorilla gorilla gorilla) sürecinde maalesef CITES’in pasif kaldığını görüyoruz. Sözleşmeye göre hayvan kaçakçılığından kurtarılan bir goril, yalnızca “koruma altına alındı” denilerek bir hayvanat bahçesine yerleştirilemez. Batı ova gorili, CITES Ek I türüdür; yani ticaretin en sıkı biçimde sınırlandığı gruptadır. Kurtarıldıktan sonra karar, bireyin kökenine, sağlığına, sosyal ve davranışsal ihtiyaçlarına, rehabilitasyon ve uygun yaşam olasılığına göre verilmelidir. Hayvanat bahçesine yerleştirme, ancak gerçekten en uygun uzun vadeli çözüm olduğu bilimsel ve şeffaf biçimde gösterildiğinde savunulabilir. Bu aşamada yukarıda verdiğimiz örnekler mevcutken goril Zeytin’in Türkiye’de bir hayvanat bahçesinde yaşamının sağlıklı olmayacağı aşikardır. 

Ne yazık ki yetkililerin böyle düşünmediği bir ülkede yaşıyoruz. 2025 yılının ekim ayında DKMP,  Zeytin’i göndermeyeceklerini ve ülkemizdeki bir hayvanat bahçesinde tutacaklarını açıkladı. Goril Zeytin bir buçuk senedir izole bir şekilde Polonezköy Country Club isimli yerde tutuluyor. İki bakıcısı var ve bu kişilerin konuya dair eğitimleri yok. Yüksek bilişe sahip gorillerle primatologların ilgilenmesi gerekir fakat ülkemizde öyle bir kişi mevcut değil.  Ayrıca tür içi sosyal ilişkiden mahrum bırakılan Zeytin insana bağımlı olarak büyüyor ve her geçen gün doğasına dönme olasılığı düşüyor. 

Jane Goodall’un hayattayken Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı’na Zeytin’e dair mektup yazdığını ve bakanlıktan konuya dair hiç bir dönüş yapılmadığını biliyoruz. Hayvan hakları savunucuları olarak konuyla ilgili bilirkişi statüsünde  kurumlar olan Jane Goodall Enstitüsü ve Pan African Sanctuary Alliance (PASA) ile bağlantıda olmaya çalıştık ve yönlendirmelerini dikkate aldık. 

Süreç içerisinde Türkiye’nin Zeytin’le ilgili keyfi kararına ilişkin CITES Cenevre’ye mail yolu ile bir bildiri gönderdik. Zeytin’in Türkiye’de kalıcı olarak bir hayvanat bahçesine yerleştirilme kararından önce, sürecin uluslararası standartlara uygun, şeffaf, hızlı ve kuyruksuz maymun uzmanlarının görüşleriyle yürütülmesi için ilgili kuruluşlardan rehberlik, stratejik öneri ve destek talep ettik.  Bildiriye 17 hayvan hakları örgütü ve 77 hayvan hakları savunucusunun imzasını ekledik. Fakat CITES ekibinden herhangi bir dönüş, yönlendirme ve destek alamadık. 

Hayvanat bahçelerine farklı bir açıdan bakarsak eğer The Fourth Media’nın yakın zamanlı “How to Launder Wildlife” araştırmasında, hayvanat bahçesi statüsünün yaban hayvanı ticaretinde nasıl bir meşruiyet kanalı hâline geldiğini görebiliriz. CITES Ek I türlerde ticareti yasak olmasına rağmen, “Z” amaç kodu yani “zoo” kodu, bazı transferlerin ticari olmayan işlem gibi görünmesine imkân tanıyor. Bu durum özellikle özel hayvanat bahçesi koleksiyonlarında kritik bir soru doğuruyor: Hayvan gerçekten koruma amacıyla mı taşınmaktadır, yoksa “zoo” statüsü nadir canlı hayvanların edinilmesini kolaylaştıran bir kılıf mı üretmektedir? The Fourth Media’nın araştırmasında vurgulandığı gibi, kayıtların esaret altında üretildi (captive-bred)  denmesi de tek başına güvence değildir; çünkü bazı hayvanların doğadan yakalanıp belgelerde esaret üretimi gibi gösterilmesi ciddi bir risk olarak karşımıza çıkar.

Yakın zamanda önümüze düşen şu haber ile yukarıda anlatılanlar arasında bağlantılar kurabiliriz; ’’Kolombiya’nın Pablo Escobar’dan kalan istilacı su aygırları için devletin 80 bireyi öldürme/euthanasia planı açıklamasının ardından, Hindistan’daki Vantara bu 80 su aygırını kendi tesisine taşımayı teklif etti.’

Serveti 25 milyar dolar açıklanan Pablo Escobar doğaya bile hükmettiğini gösterebilmek için 1980’lerde 4 su aygırını kaçak olarak Afrika’dan Kolombiya’ya getirtti ve hayvanat bahçesinde halka ücretsiz olarak sergiledi. Ölümünün ardından kontrolsüz bir şekilde doğaya salınan su aygırları üremeye devam etti. Günümüzde aslında hayvanın yüksek adaptasyonu sayesinde oluşan yaşam şekli ‘istilacı tür’ olarak anılmasına sebep oluyor ve devlet tarafından haberde de gördüğümüz gibi öldürülmesi planlanıyor. Tam bu sırada kurtarıcımız (!) , Vantara’nın sahibi Hintli milyarder Anant Ambani devreye giriyor ve hayvanları kendi hapishanesine, pardon hayvanat bahçesine almayı teklif ediyor. 

Hayvanların kaderlerini de zenginlerin statüsü belirledikçe ve buna karşı koyan, insan merkezli yapısından uzaklaşmış, hayvanın öznelliğini önemseyen, etik duruşa ve anlayışa sahip  kurumlarolmadıkça hayvanlar keyfi olarak doğasından kaçırılmaya, satılmaya, satın alınmaya, istilacı etiketi sebebiyle devletler tarafından öldürülmeye devam edilecektir.

Bali Hayvanat Bahçesi

Farkındalık ve dönüşüm

Hayvanat bahçelerinde esaret altında koruma çalışması yapmak yerine hayvanların doğal yaşam alanlarının korunduğu, eğitim iddiasının son bularak yeni hayvanat bahçelerinin açılmadığı, yaşamın içine doğmuş hiçbir canlının ‘fazlalık’ statüsünde olmayacağının anlaşıldığı, WAZA/EAZA gibi kurumların insan merkezli yapısından uzaklaşıp etik davranmayı tercih ettikleri, CITES’in yaptırım uygulayabildiği bir gün belki hayvanların yaşamlarını daha fazla sömürmediğimiz bir dünyaya yaklaşabiliriz. 

Uygulamalardan ziyade birey bazlı düşünürsek, hayvanların esaret altında tutulduğu bu dünyanın neden yanlış olduğunu henüz herkes farketmiş değil. Bir grup insan gördüklerine anlam veremese de hala hayvanat bahçelerine gidiyor ve çocuklarını götürmeye de devam ediyor. Fakat diğer grup, hayvan haklarını önemseyen, esareti hiçbir şartta normalleştirmeyen, hayvanat bahçesi düşüncesinin temelindeki yanlışı farkeden insanlar elbette tepki olarak bu gibi yerlere gitmememeyi tercih ediyorlar. Fakat bu tepki görünür değil. 

Halbuki Muzır Yayında ve Animal Politics olarak yaptığımız hayvanat bahçelerine dair paylaşımlarımıza binlerce #hayvanatbahçelerikapatılsın yorumu geldi. İnsanlar hayvanat bahçelerinde hafızalarına kazınmış kötü görüntülerden bahsettiler. Bir çok kişi Gaziantep’teki filin başını duvarlara vurduğunu yazdı, Tarsus’un da çok kötü olduğunu, Bursa’da da gözlem yapmamız gerektiğini, Kayseri’nin hepsinden kötü olduğunu, kaybolan timsahı, birbirini öldüren sırtlanı, hayatının son günlerinde hala ziyaretçiye vitrin olan zürafanın görüntülerini bizimle paylaştılar. Hayvanat bahçesi istemediklerini, hayvanların özgür doğasında olması gerektiğini, çocuklarını götürmediklerini söylediler. 

Peki bu aydınlanma neden kurumlarda yaşanmıyor? Neden Tarım ve Orman Bakanlığı sadece bir kişinin parası çok diye bir bahçeye çit çevirip hayvanları içine doldurmasına izin veriyor? Neden Ankara Büyükşehir Belediyesi bu çağda hala hayvanat bahçesi açma derdine düşüyor ve hayvan hakları savunucularının tepkilerini anlamaya çalışmıyor? Toplumun hayvan hakları farkındalığı yükselirken neden yönetenler geride kalıyor? 

Elbette sorularım uzar gider, bunun yerine çözümler sunmak isterim ki biz bu çözümleri şubat ayında kurduğumuz bir uzman ekiple Gaziantep Hayvanat Bahçesi yönetimine de sunduk. Çünkü her ne olursa olsun diyaloğun önemli olduğunu, sistemin iyileşmesi ve dönüşmesi için bir adım olacağını düşünüyoruz. 

Türkiye’de halihazırda 42 ruhsatlı hayvanat bahçesi mevcut. Hepsinin dönüşümü için atılması gereken adımlar kabaca şu şekildedir;

Öncelikle hayvanat bahçelerine yardıma muhtaç ve hayvan kaçakçılığından kurtarılmış bireyler dışında hayvan alınmamalı ve bu durum yönetimlerce karara bağlanmalıdır. 

Halihazırda bahçede bulunan nesli tehlike altındaki türler için asıl coğrafyalarında konumlanmış koruma merkezleri ile diyaloğa geçilerek bireylerin kalan yaşamlarında rehabilite olmaları ve mümkünse doğaya dönmeleri sağlanmalıdır.

Hayvanat bahçelerine kapatılmış ve coğrafi dağılımı ülkemizde olan bireyler için üniversitelerin biyoloji bölümleri ile işbirliği yapılıp, bireylerin doğaya geri döndürme çalışmaları için projeler yürütülmelidir. 

Üreme konusunda tür bazlı çalışmalar yapılıp nesli tehlike altında olmayan bireylerin üremeleri durdurulmalıdır. 

DKMP’nin hayvan kaçakçılığından kurtarıp – kendi tabiriyle el koyup – getirdiği hayvanların hayvanat bahçesinde geçici düzende bakımı oluşturulup, kısa sürede asıl coğrafyalarına gönderilmeleri ile ilgili çalışmalar yürütülmelidir. Bu konuda Milli Parkları’n hayvan kaçakçılığını önleme yetilerini iyileştirmeleri ve uluslararası koruma merkezleri ile irtibatta olmaları beklenir. Ayrıca bahçelere getirdikleri bireylerin akıbeti hakkında da fikr-i takipte  olmalıdırlar. 

Hayvanat bahçesinden çıkarılamayan ve doğaya dönmesi artık imkansız hale gelen bireyler yaşamlarının sonuna kadar iyi bakım koşulları altında yaşatılmalıdır. 

Hayvanat bahçelerinde azalan hayvan sayısı uzmanların hayvanlara birey olarak yaklaşmalarını sağlayacaktır. Koruma merkezlerinde hali hazırda olan şekilde birey temelli yaklaşım anlayışıyla bundan sonrasında sadece bakıma ihtiyaç duyan hayvanlara bakmak amacıyla varlıklarını sürdürmelidirler. 

(Bu yönlendirmeler hayvanat bahçelerindeki kötü bakım koşullarını iyileştirmek ile alakalı bilgi içermiyor, dönüşüme odaklanıyor. Çünkü kötü bakım koşulları her hayvanat bahçesi özelinde farklılaşıyor ve yapılması gereken iyileştirmeler çok detaylı ve bilimsel bir yaklaşım gerektiriyor.) 

Burada yazılan hiçbir madde dünyanın dört bir yanından farklı türleri uçak transferi ile  bir araziye tıkmaktan daha ütopik değildir. Sadece ülkemizde değil dünyada da hayvanat bahçeleri aşamalı olarak dönüşmeli, insan merkezli yapısından uzaklaşarak hayvanları özne konuma yükseltmelidir.

Ayrıca bireysel olarak da yapabileceklerimiz var; 

*Öncelikle hayvanat bahçesindeki koşullar ne kadar iyi olursa olsun – çoğu zaman kötü-  esaretin farkına varmalı; mahallemizde, şehrimizde ve ülkemizde, köhnemiş bir fikre dayanan hayvanat bahçelerini istemediğimizi yetkililere farklı kanallardan iletmeliyiz.

*Öğretmenler öğrencileri hayvanat bahçelerine götürmemeli; aileler bu yerleri hafta sonu etkinliği gibi görmemeli. İnsanlar bilet alarak esareti desteklememeli. Çocuklar için hayvanat bahçesi gezileri yerine; hayvanları esaret dışında tanımayı sağlayan etik eğitim materyalleri, belgeseller, kitaplar, doğa gözlemleri ve gerçek rehabilitasyon merkezi örnekleri tercih edilmeli.

*Bir hayvanat bahçesine gidilecekse, bunun tek amacı gözlem yapmak ve ihmali belgelemek olmalı. Hijyen, beslenme, stereotip davranışlar, yalnız tutulan sosyal türler, küçük ve yetersiz alanlar, ziyaretçiyle temas ve güvenlik sorunları fotoğraf, video ve notlarla kayıt altına alınmalı. Bu gözlemler için hazırladığımız Hayvanat Bahçesi Gözlem Formu’nu bizden talep edilebilir ve rehber olarak kullanılabilirsiniz.

*Bilmemiz ve paylaşmamız gerektiğini düşündüğünüz ihmalleri bize de gönderebilirsiniz; aynı zamanda, başta DKMP olmak üzere yetkili kurumları bilgilendirebilirsiniz. Gözlemler belediyelere, CİMER’e, yerel basına, gazetecilere ve ekoloji/hayvan hakları alanında çalışan platformlara da iletilebilir.

*Yurttaşlar ayrıca belediye meclis üyelerine, ilçe ve büyükşehir belediyelerine doğrudan yazabilir; hayvanat bahçelerine ayrılan bütçelerin, denetim raporlarının ve hayvan listelerinin şeffaf biçimde açıklanmasını talep edebilir.

*Kendi şehirlerimizde “hayvanat bahçesi değil, rehabilitasyon ve bakım merkezi istiyoruz” talebini yaygınlaştırmak da önemlidir. Çünkü yalnızca mevcut koşulları eleştirmek değil, yerine ne istediğimizi de söylemek gerekir.

*Hayvanat bahçeleriyle ilgili hazırladığımız haber dosyasını takip edebilir; sosyal medya paylaşımlarımıza ve yürüttüğümüz kampanyalara destek verebilirsiniz.

Halkın bir kısmında gerçekleşen aydınlanmanın topluma yayılmasını, yöneticilere yansımasını ve değişimi tetiklemesini diliyorum ve elbette bunun için mücadeleye devam ediyorum. 

Muzır’da ve Animal Politics’te legal esaret yerleri olan hayvanat bahçelerindeki koşulları sizlerle paylaşmaya ve konuyla alakalı olarak bakanlık ve hayvanat bahçeleri yönetimleri üzerinde kamu baskısı yaratmaya devam edeceğiz.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin