Hafifçe esen rüzgârla güneş birleşmiş, bir ağırlık yapmış üstünde, kumsalda uzanırken uyuyakalmışsın. Uyanıyorsun; hem susamış hem terlemişsin. Termosundaki buz gibi sudan içip kendini denize atıyorsun. Ferahlıyorsun. Biraz ilerlerken kafanı suya sokup sokmamak arasında kararsız kalıyorsun, serinlik ağır basıyor, dalıp çıkıyorsun. Yüzdükçe yüzüyorsun. Denizin içinde her şey kafanda küçülmeye, hayat kolaylaşmaya başlıyor. Meditasyon gibi, terapi gibi bir şey; ama daha iyisi. Dönünce kafandaki romanı yazabilir, gardırobunu düzenleyebilir, evini sadeleştirebilirsin. Ama önce akşama sofrada bol domatesli bir salata olmalı, yanında da soslu kızartma belki, şöyle bol yoğurtlu, off. Deniz börülcesi de vardı dolapta. Aslında mutfakta ustalaşmak istiyordun, dönünce acaba kursa mı yazılsan? Gerçi gitar çalmayı da hep öğrenmek istemişsindir, hafta sonu dediğin iki gün, ikisi de yapılır aslında. Her şey yapılabilir geliyor o an.
Parmakların suda kalmaktan buruşmuş, çıkıp kumsala dönüyorsun, havlunla kurulanıyorsun. Çantandaki taze meyveleri kemirirken yanındakilerle muhabbete dalıyorsun. Süt mısırcı geçiyor o sırada, hemen ardından midye dolmacı. Atıştırıp kitabını eline alıyorsun, sayfaların arasında kaybolurken zaman geçiyor. Sonra bir bakmışsın yine uyuyakalmışsın, aynı döngüyle güneşi batırıyorsun. Güneş her gün amma da güzel batıyor. Döndüğünde tuzlu tuzlu otururken soğuk bir soda içiyorsun. Sonra duş. Cildin güneşten gerilmiş; hem tenine hem dudağına nemlendirici şart. Islak saçlarınla üstüne efil efil bir elbise geçiriyorsun. Güne ve moduna bağlı olarak ya hep birlikte sofra kuruluyor ya da dışarı çıkılıyor. Ayağında sandaletler, üşürsen diye ince bir hırka; o kadar.
Günler böyle geçip tatilin sonuna yaklaşırken iyice hafiflemiş hissediyorsun. Zihnin de cildin de bedenin de dinlenmiş. Tatil görevini başarıyla yerine getirmiş; bir seneye daha hazırsın. Dönünce her şeyle başa çıkabilecekmişsin gibi hissediyorsun.
Benim tatilim böyle bir şey. Bence tatil zaten böyle bir şey olmalı. Dinlenmek, hafiflemek, normal hayatında vakit bulamadığın şeyleri yapabilecek gücü kendinde tekrar bulmak, kendini hatırlamak; hiçbirini yapmasan da bundan suçluluk duymamak. Tatilin tek bir amacı varsa, o da dönerken geldiğinden biraz daha iyi hissetmek olmalı.
Tatil her geçen yıl dinlenmekten biraz daha uzaklaşıp iyi tatil yaptığını kanıtlama şovuna dönüşüyor. Bütün yıl çalışıp birkaç günlüğüne uzaklaşılan hayat da telaşıyla birlikte bavulun içinde kendine yer buluyor. Yetişilmesi gereken yer bu defa ofis değil, gün batımı. Tam saatinde orada olunmalı, doğru masaya oturulmalı, doğru açı bulunmalı ve güneş tamamen kaybolmadan fotoğraf çekilip sıra arkadakine bırakılmalı.
Bu aralar Bodrum’daki Zuma’da gün batımı fotoğrafı çekmek için sıraya giriliyormuş. Mekânın havuz kenarında, Zuma tabelasıyla batan güneşi aynı kareye alan bir nokta var. Gün batımına doğru herkes orada toplanıyor, fotoğrafını çektiriyor ve arkasındakine yer açıyor. Güneş aynı güneş. Dünyanın her yerinden, bedava izlenebilen güneş. Ama fotoğrafta nereden izlendiği belli olmayınca sanki eksik batıyor.
Üstelik yarış gün batımında başlamıyor. Önce beache girebilmek gerekiyor. Rezervasyonun var mı, harcama limitini karşılıyor musun, kapıdaki görevlinin kafasındaki müşteri profiline uyuyor musun? Deniz orada, birkaç metre ötede. Ama denize ulaşabilmek için önce mekân tarafından onaylanmak gerekiyor.
İçeri girdikten sonra da rahatlamak pek mümkün değil. Plajlarda makyajlı yüzler, özenle yapılmış saçlar, takılar, birbirine uygun mayolar, pareolar ve çantalar var. Elbette makyaj yapmakta ya da güzel giyinmekte bir sorun yok. Sorun, plajın bile hazırlıksız görünmenin mümkün olmadığı bir yere dönüşmesi. Kafanı suya sokup saçını bozmak, yüzündeki makyajı akıtmak, mayonun içinde nasıl göründüğünü düşünmeden denize koşmak neredeyse kurallara aykırı.
Telefonlar da çantada durmuyor zaten. Denize girerken, sudan çıkarken, şezlonga uzanırken, smoothie içerken, kadeh kaldırırken video çekiliyor. Bir anı kaydetmek için değil, bütün günün kaydedilmeye değer olduğunu göstermek için. Tatilin büyük kısmı yaşanırken değil, nasıl göründüğü kontrol edilirken geçiyor.
Moda markaları da bu yeni tatil anlayışını çok sevmiş görünüyor. Bu yaz Jacquemus, Mandarin Oriental Bodrum’un beach clubını kendi renkleri ve desenleriyle kaplamış. Akdeniz’in farklı kıyılarında şemsiyeler, şezlonglar, havlular ve iskeleler Dior, Gucci, Burberry ve Dolce & Gabbana’nın renklerine bürünüyor. Plaj artık yalnızca denize girilen bir yer değil; içinde dolaşılan dev bir moda çekimi dekoru.
Yaz akşamları da moda yarışına dönüşmüş durumda. Hangi restorana gidildiği kadar ne giyildiği, hangi masada oturulduğu kadar masanın fotoğrafta nasıl göründüğü önem taşıyor. Tatil bavulu hazırlanırken rahat kıyafetlerden çok, hangi mekânda hangi kombinin giyileceği hesaplanıyor.
Gece kulüplerinde masa, şişe ve müzik yetmiyor; hepsinin ayrıca bir gösterisi gerekiyor. Şişeler ışıklarla geliyor, masalar videoya çekiliyor, eğlencenin en eğlenceli anı bulunup paylaşılmaya çalışılıyor. Son trendlerden biri de pahalı saatlerin üzerinden havyar yemek. Sosyal medyada “caviar bump” adıyla yayılan, havyarı elin üzerinden yeme modası biraz daha gösterişli hâle getirilmiş. Havyar Rolex’in üzerine konuyor, kamera açılıyor ve saat de havyarla birlikte kadraja giriyor. Çünkü yalnızca havyar yemek artık yeterince pahalı değil demek ki.
Böylece dinlenmek için çıkılan tatil, bir performansa dönüşüyor. İş yerinde yetişilecek toplantılar azalıyor belki ama yerini restoran rezervasyonları, gün batımları, kombinler ve fotoğraf sıraları alıyor. Stres ortadan kalkmıyor. Yalnızca üstüne keten bir gömlek geçirip deniz kenarına taşınıyor.
Belki de bütün bu gösterinin altında daha büyük bir korku var: Fakir görünmek.
Hayat bu kadar zor ve pahalıyken insan başına geleni kendine yediremiyor. Dün rahatlıkla alabildiği bir şeyi bugün alamamak, gittiği yerlere artık gidememek, kendisi için kurduğu hayatın küçüldüğünü görmek kolay değil. Yoksullaşmak yalnızca daha az harcayabilmek anlamına gelmiyor; insanın kendine anlattığı hikâyeyi de bozuyor. Bunca yıllık uğraşının, kariyerinin ve emeğinin hiçbir işe yaramadığını kabullenmek zor.
Bu yüzden havlusunu kuma serip yanında getirdiği sandviçi yemek, denize girip eve dönmek tatil gibi gelmiyor. Oysa deniz aynı deniz, güneş aynı güneş, dinlenmek de aynı dinlenmek. Fakat beach club’a girmeden yapılan tatil, yaşanan hayatın gerçeğini fazla açık gösteriyor. Kapıda beklemek, harcama limitini kabul etmek, bütün yılın bütçesini birkaç güne sıkıştırmak pahasına içeri girmekse hâlâ üst sınıfa aitmiş hissi veriyor.
Sosyal medyada dünyayı kandırmaya çalışırken aslında herkes bu oyunu kendini kandırmak için sürdürüyor. Paylaşılan masa, marka, gün batımı, “Her şey yolunda, hâlâ buraya aitim, iyiyim” deme biçimine dönüşüyor.
Sonunda tatil de görevini değiştiriyor. İnsanı dinlendirmesi gerekirken sınıfını gizlemeye yarıyor. Üstelik yanlış kapıda kavga ediliyor. Sorun o beach club’ın kapısından içeri alınmamak değil, denize girmek için bir kapıdan geçmek zorunda bırakılmak. Öfkenin kapıdaki görevliye değil, kıyıyı parası olanın ayrıcalığına çeviren sisteme yönelmesi gerekiyor.
Çünkü kavgayı, ayrıcalıklıların arasına alınmak için değil, ayrıcalığın kendisini ortadan kaldırmak için etmek gerekir.






Bir Cevap Yazın