Seni Altında Bulduğum Şarkılar-I

Seni Altında Bulduğum Şarkılar-II

Seninle tam yedi ay mailleşiyoruz. Ne WhatsApp, ne telefon konuşması, ne sesli mesaj, ne başka bir şey. Sadece uzun uzun mektuplar yazıyoruz birbirimize. Sen bana o soruyu sorunca, “Beni nerede bulmayı planlıyorsun, Özgür?” deyiverince o gün, kapıma bıraktığın bir kapalı kutu bu soru, içinden saatli bomba da çıkabilir, bir demet gül de, ben tam hayali çemberimin, yani daha doğrusu hayali olduğunu sandığım çemberimin içinden çıkarken ve evet, delirdiğimi düşünmeye başlamışken, sen bana delirmediğimi muştuluyorsun. O soruyla bana diyorsun ki hepsi kafanda değil. Hepsi kafamda değil!

ChatGPT her şeyi bilmiyor. Nereden bilsin, kalbi mi var ChatGPT’nin. Varsa yoksa çıkarım, akıl yürütme. Mevcut verilerden hareketle yeni bir sonuca ulaşıyor. O kadar. Şöyle yazıyorum ChatGPT’ye, çünkü kendisine kızgınım: “Senin yaptığın şey, bize bir cevap verirken hep çıkarım yapmak değil mi? Elindeki verileri kullanıyorsun, aslında kendine özgü bir sağduyuya sahip değilsin, sen ‘biri’ değilsin, bir çıkarımlar bütünüsün sadece.”

ChatGPT durur mu yapıştırıyor cevabı: “Ben, bir olasılıksal dil modeliyim. Yaptığım şey şu: Verilen metin bağlamında, bir sonraki en olası kelimeyi tahmin etmek. Yaptığım şey bilinçli akıl yürütme değil; fakat dışarıdan bakıldığında o yapıya benzeyebilir. İnsan sağduyusu bedensel deneyimlere, algıya, amaçlara, niyetlere, duygusal ve toplumsal öğrenmeye dayanıyor. Benimse bedensel deneyimim yok. İçsel öznel bilinç durumum yok. Niyetim yok. İnançlarım yok. Benim ‘sağduyum’ denilen şey, metinlerdeki ortak örüntülerin istatistiksel soyutlaması. Dolayısıyla evet: Ben ‘biri’ değilim.” Ah! Kocaman bir ah! Üzülüyorum onun için. Bu kadar çok şey bilip de kalbi olmamak, zor olmalı… Ama sen gerçek birisin, Deniz! Bu olan şey gerçek. Sen varsın. 

“Beni nerede bulmayı planlıyorsun, Özgür?”

O gece bana bir şey oluyor. Bana sorduğun bu büyük soru karşısında birkaç gün donakalıyorum. Normal şartlarda akan bir şey nasıl donuyorsa tam olarak öyle. Sıvı fazdan katı faza geçen bir maddeye dönüşüyorum. Akışkan kimliğimden vazgeçiyorum. İçimdeki düzensizlik yerini kristal bir sükunete bırakıyor. Hareketten vazgeçerek daha düşük enerjili bir huzura yerleşiyorum. Birkaç gün sahiden öylece oturuyorum. Hareketim sonlanıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum önce.  Ve bir gece yine sabaha doğru, gecenin o saatleri hep ikimizin nedense, işte o saatlere emanet ediyorum irademi yine, sana e-mail adresimi yazıyorum. Aklıma daha iyisi gelmiyor. Telefon numaramı da verebilirdim ama bir haberleşme icadı olarak telefona inanmıyorum. Telefon konuşmalarının aceleci, hedefe yönelik, çözüm odaklı huyundan hoşlanmıyorum. Telefon konuşmaları insanın kolundan çekiştiriyor. Kulağın telefondayken bir tenis maçındaymışsın gibi sana doğru gelen topu hep yakalaman gerekiyor.

Oysa iki insan daha yavaş anlaşmalı. Zamana yaymalı konuşmayı. Düşünmeye, hayale, tasavvura yer açmalı. Boşluklara, aralara, beklemelere izin vermeli. Bazen topun yere düşmesine müsaade etmeli. Susmalı. Yazarken susmak hatadan sayılmıyor ama bir telefon konuşmasında sessizlik hemen bir arızaya işaret ediyor. Ya teknik bir arıza ya da beşeri. Beri yandan bir hattın ucunda sesini duymak güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Ama sana dair o kadar büyük bir varsayım var ki içimde, sesini o varsayımın neresine koyabilirim bilmiyorum. Okuduğum ve çok sevdiğim bir romandan uyarlanmış bir filmi seyretmek gibi olurdu sesini duymak, öyle sanıyorum, ben o karakteri öyle canlandırmamışım ki, seni duyarsam başıma ne gelecek tam bilemiyorum. Kafamın içindeki sese her şeyden çok güveniyorum. Şimdilik, diyorum içinden, şimdilik seni duymamam lazım. Şimdilik kafamın içinde bir sesin var zaten. Gerçeğine hazır değilim. Önce şu aramızdaki yolu yürümem lazım. Sana doğru biraz yaklaşmam, bir tanıklık evreni yaratmam. Sesini belki o zaman o kocaman varlığının bir yerine iliştirmek üzere cesaretimi toplayabilirim. Seni görmekse, seni tam karşımda gözlerimle görmek, sana bir suret vermekse, şimdilik bin ışık yılı uzakta. Oraya varmaya asla hazır değilim.

Gönderdiğimiz mektupların içine şarkılar koyuyoruz seninle. “Bu mektubu okurken bunu dinle”, “Bu şarkı bu sabah sana iyi gelsin” ya da “Yeni keşfettim, bence sen de seversin” talimatlarıyla bezediğimiz cümlelerle dolduruyoruz aramızdaki boşluğu. Her maille başka bir ilmik atar gibi, iki uzak hayatı birbirine örüyoruz. Çok yavaşız. Çok yavaş olmamız, senin de buna razı olman, içimde güller açtırıyor. Baharı bekleyen acelesiz kumrular gibiyiz. 

Bir kere bile konuşmuyoruz aramızda olan şeyi. Biz ne yapıyoruz demiyoruz hiç. Kurduğumuz cisimsiz, şekilsiz alakayı bir kaba doldurmaya çalışmıyoruz, bir kutunun içine koyup bir isim vermiyoruz ona. Sadece anlatıyoruz. Dünyaya kapalı iki oda, habire birinden diğerine güvercinler uçuruyoruz. Okuduğumuz kitapları, seyrettiğimiz filmleri konuşuyoruz. Sen bana kendini anlatmıyorsun hiç. Beni sormuyorsun. Ben de sana seni sormak gibi bir ihtiyaç duymuyorum. Yazdıklarımızın içinde kendimiz yokuz, kim olduğumuz yok, ne yaptığımız yok. Hayatlarımıza dair somut gerçekler yok maillerde ama düşününce nedir ki hayatın somut gerçekleri? Mesleğin mi? Tuttuğun takım mı? Politik görüşün mü? Bunların hiçbirini anlatmayan ama bizi her zerremizle kapsayan bir ırmak akıyor aramızda. Edebiyatın ve sinemanın çiçek dürbününden bakıyoruz birbirimize. Niyetleri şarkıların, kitapların, filmlerin içine gizliyoruz. Gerisi teferruat kalıyor, sormuyoruz. Doğrudan bir romantik ilişkiye işaret etmeyen ama arkadaş olmanın da sınırlarına sığmayan, dünyadan kopuk, dünyanın gerçekliğine uydurulamayacak bir yan yanalık kuruyoruz. Uzak mesafe ilişkisi dersem haksızlık edeceğim bir yan yanalık aramızdaki. Deniz sen, ben senin kim olduğunu bilmeden, bana birden, akla sığmaz bir hızla herkesten yakın oluyorsun. Bunu sana hiç söylemiyorum. Aramızdaki akışın bu tür itiraflara yer açmadığını düşünüyorum. Böyle şeylerin söylenmesine gerek yok gibi geliyor. İnsan aklımızın sınırlı tanımlarıyla karşılıklı niyetlerimizi anlamaya çalışmanın ikimizin de istediği bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna konuşmuyoruz hiç, birlikte kararlar almıyoruz. Her şey kendiliğinden oluyor. Birdenbire. Deniz, sen birdenbire dünyam oluyorsun benim. Bunu da sana hiç söylemiyorum. 

Sonra bir Eylül akşamı bir mailin sonuna şu cümleyi düşüyorsun: 

“Haftaya İstanbul’a geliyorum. Beyaz kalp.”

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin