İkinci bölüm için tıklayınız.
Yatakhanedeydim. Belletmen abiler öğle yemeğinden sonra, güneşin tepede olduğu saatlerde, bahçe dediğimiz dört duvarla çevrili kızgın beton zemin üstünde koşturup kavrulmayalım, başımıza güneş geçmesin diye burada kalmamızı şart koşuyorlardı. Odalarında rahat rahat müzik dinleyebilmek, dergi gazete okuyup muhabbet edebilmek için uyumamızı istiyorlardı, bunun yolunu da yatakta gözlerimizi zorla kapattırmakta bulmuşlardı. Gözlerimizi kaparsak uyurduk, uyursak büyürdük, hem yaramazlık yapamayacağımızdan dayak da yemezdik, her şey bizim iyiliğimiz içindi. Ana kuzusu kimi küçük çocukların ağızlarından salyalar akarak, yatakta kollarıyla bacakları saatin akreple yelkovanı gibi dönüp durarak uyuduğu oluyordu ama uykusu gelmeyen sıkıntıdan patlayarak zamanın geçmesini beklemek zorundaydı. O üç saat başka her zamankinden daha çok dakika ediyordu. Abilerden biri koğuşun kapısından başını uzattığında gözü açık olan, yanındakiyle fısıltıyla bir şeyler konuşmaya yeltenen ya da yatakta şöyle bir doğrulmuş olan tokadı ya da sopayı yerdi ve kapıdan ne zaman bir abi başının uzanacağını bilemezdiniz.
Gözlerim kapalıydı, üstelik hazır oldaydım. Abilerin en cin fikirlisi eziyeti bir adım ileri taşımaya karar vermişti. Uzanırken hazır olu bozan ayağına sopayı yiyordu. Sadece uyurken istediğimiz gibi yatabilirdik, o yüzden bir an önce uyumalıydık. Uykum yoktu, hareketsizlikten her yerim karıncalanıp tutuluyor, gözlerim dayak yememi ister gibi sürekli açılmaya çalışıyordu. Saat bir an önce beş olsun da koyunların yanına gideyim diye sabırsızlanıyordum ama daha kilisenin çanı çalmamıştı, demek ki dört bile değildi. Uzaktan İbrahmet’in sesini aldım, abilerden biriyle konuşuyordu. Adımın geçtiğini duydum, hemen kulak kabarttım. Misak bir şey, bir şey, Misak fısır fısır… Sonra ses birden yakından, tam ayak ucumdan geldi.
Kalk Misak hadi, gidiyoruz.
Hemen toparlanıp ranzadan atladım, nereye diye soracak değildim, canıma minnetti. Koridorda ayakkabılarımı giyerken İbrahmet ne olduğunu anlattı. Yazlıkçı bir aile kampa koyun bağışlamıştı ama hayvanın kendi evlerinde kesilmesini istiyorlardı, adakları vardı. Oğulları trafik kazası mı geçirmiş, ayağı mı kırılmış, şimdi de alçısını mı çıkarmışlar, iyileşmiş mi, ne, alınlarına kurban kanının sürülmesini arzu ediyorlarmış.
Veli Usta o gün İstanbul’da olduğundan işi İbrahmet üstlenmişti. Sanki yapabileceğinden şüphelenmişim de sen koyun kesmeyi biliyor musun ki diye sormuşum gibi kendini savunmaya, açıklamaya başladı.
Keseriz be Misak, ne olacak. Keseriz tabii, bıçağı dayadın mı, gerisi kolay. Veli Usta’yı az izlemedik. Hem ucunda iyi bahşiş de var, bir şeyler de ikram ederler, fena mı.
Fena değildi, hiç fena değildi. Veli Usta o yokken koyun kesilmesine kızar mı diye şüphe etmedim değil ama ikram lafı çok ikna ediciydi. Başımın etrafında çizgi filmlerdeki gibi limonatadan, gazozdan, pastadan, çikolatadan bir hale dönmeye başladı. Ne de kolay oluyordu.
Beraber gideceğiz, müdürden senin için izin aldım, bana yardım et de arkadan koyunu alalım, dedi.
Ağıla gidip birbirine sokulmuş uyuklayan hayvanlardan birini seçtik, diğerlerinden ayırdık. İbrahmet beni aşağı tarafa, bahçeye gönderip inşaat arabasını getirtti. Hayvanı ona yükleyecektik. Koyunu kaldırdığı gibi arabaya koydu, hayvan can havliyle ayağa kalkmaya çalışırken arabayla birlikte devrildi.
Aptalın tekiydi, koyunun arabada öylece gideceğini sanmıştı.
Bağlamamız lazım dedi.
Gidip Veli Usta’nın merdiven altındaki deposundan koyun keserken kullandığı ipi getirdim.
Nasıl bağlanıyor diye sordu.
Veli Usta’nın nasıl yaptığını biliyordum. İbrahmet’e koyunu yan yatırmasını işaret ettim, hayvanın ayaklarını yakaladım, Veli Usta koyunun sol arka ayağını iki ön ayağının arasına sokuyor, ipi üstten, alttan, yanlardan, kendi bildiği bir sırayı takip ederek birkaç tur geçirip hem açılmayacak hem de fazla sıkmayacak bir düğüm atıyordu. Neden bilmiyorum, sağ arka ayağı hep serbest bırakıyordu. Becerebildiğim kadar yaptım, fena görünmüyordu.
Aferin ulan Misak dedi, sevinmişti. Hayvanı kucakladı, oflaya puflaya yerleştirdi, sonra da arabanın kollarına asıldı, hadi dedi, yola koyulduk. Pantolonunun arka tarafında bir torba sallanıp duruyordu, içinde gazete kâğıdına sarılı bir bıçak vardı, ahşap kabzasını görebiliyordum.
Adanın sokaklarında dolaşmak keyifliydi. Yol kenarındaki ağaçların yapraklarını hışırdatan rüzgârın az aşağıda bugün kopkoyu bir mavi olan denizde dalgaları nasıl köpüklendirdiğini görebiliyordum. Üç sokak aşağı indik. Sola saptık, meyilli yolda yukarı doğru yürümeye başladık. İbrahmet bir evin önünde durdu. Dört katlı bir apartmandı ama girişi aşağıya doğru uzun bir merdivenin sonundaydı. İnşaat arabasıyla inmek imkânsızdı. Arabayı kaldırıma bıraktık, İbrahmet koyunu kucakladı. Hayvan depreşti, rahat durmadı. Aklıma Veli Usta’nın hasta bir koyunu nasıl taşıdığı geldi. Sırtına almasını söyledim, böylece ben de arkadan tutup ona destek olabilecektim. Hayvan küçük bir çocuk gibi sırta alınınca rahatladı, merdivenlerden kazasız belasız indik. Şimdi sıra dört kat yukarı çıkmaktaydı. Dinlene dinlene ama kan ter içinde tırmandık. Kapıyı çaldığımızda evden bir gürültü yükseldi. Kapı açıldı, süslenip püslenip güzelce giyinmiş kadınlar ve birkaç da çocuk vardı. Bizi içeri buyur ettiler. İbrahmet yorulmuştu, hayvanı sırtından indirmek istedi. Ev sahibi karşı çıktı.
Dur dur, indirme, içeri pisler şimdi, doğruca taraçaya, çabuk!
Gösterdiği taraftan ilerledik. Taraçaya daracık bir merdivenle çıkılıyordu. İbrahmet sendeleye sendeleye basamak basamak tırmanırken ben de arkadan koyunu ittirip ona destek olmaya çalışıyordum. Hayvan başına geleceklerden habersiz, biraz şaşkındı ama halinden memnun görünüyordu. Yukarı çıktığımızda bizi yine güneş ve rüzgâr karşıladı, koyunu yere bıraktık. Terli alnım rüzgârla serinleyince bir ferahlık hissettim ama hemen söndü, başkasının evinde olmak, sürekli kaçmak istediğim kamptan uzakta olmak beni huzursuz ediyordu.
Alt katta kim var kim yoksa birkaç dakika içinde taraçaya doluştu. Ben yaşlarda iki oğlan, bir de küçük kız çocuğu vardı. Birörnek kıyafetlerimiz ve bitlenmesin diye üç numaraya vurulmuş kafalarımız adada bizi diğer çocuklardan ayırıyordu, böylece herkes tarafından tanınıyor, diğerlerine karışmıyorduk. Şu an bundan utanmıyordum, ne de olsa aynı kılıktaki bir çocuk denizinin ortasında meçhul bir yüz değildim, burada tektim ama çocukların ayaklarındaki o güzel ayakkabıların temizliğini görünce mideme bir ağırlık gelip oturdu. Kendi ayakkabılarımı onların gözlerinden kaçırmak isterdim ama bunun yolu yoktu. İkili sıra yapıp, el ele tutuşturup bizi adanın içinde gezdirmelerinden neden hazzetmediğimi o an bir daha hatırladım. Özgür insanları, kendi evi barkında yaşayanları, özellikle neşe içinde dondurmasını yalayan ya da oyun peşinde koşuşan ama bizi görünce bir anda donup kalan, hipnotize olmuş gibi başını bir türlü başka tarafa çeviremeyen akranlarımı görmek içimi hep karanlık duygularla dolduruyordu.
Kız koyunu sevmek için izin istedi, parmağımla gel işareti yaptım, yaklaşınca elinden tutup koyunun bembeyaz sırt tüylerine doğru götürdüm. Avucunu şöyle bir sürtüp çekti.
Korkma, sev, bir şey yapmaz dedim.
Güldü. Emin olmak için gözlerimin içine baktı, gözlerimi kapatıp başımı sallayarak ona güven vermeye çalıştım. Çömelip eliyle bir daha okşadı, sonra tekrar çekti.
Kadınlardan biri İbrahmet’e, Usta dedi, hadi başla, daha sofraya oturacağız.
İbrahmet kendisinden üstün gördükleri karşısında yüzünde hep hazır olan gülümsemesiyle hayhay dedi, belinden çözdüğü torbadan gazete kâğıdına sarılı bıçağı çıkardı, çömeldi. Koyunla İbrahmet’in yanı başında öylece dikiliyordum. İbrahmet ağzını kıpırdatarak dua etmeye başladı. Onu gören kadınlar kampta her yemekten önce bir ağızdan söylediğimiz Göklerdeki Babamız duasını okuyup haç çıkardılar. İçlerinden biri ellerini göğe açıp, Allah bir daha kaza bela göstermesin, bütün belalar şu hayvanın kanıyla beraber aksın gitsin dedi. Hep bir ağızdan Amen dediklerinde İbrahmet bıçağı hayvanın boynuna sürdü.
Bıçak koyunun etine girdiği an bir terslik olduğunu anladım. Bıçak mı kördü, İbrahmet mi ne yapacağını bilmiyordu, bilmiyorum. Bıçak hayvanın boynunu kesti ama koca bir yara açmasına rağmen fazla ilerleyemedi. Hayvan acıyla meledi ama meleme değil daha önce hiç duymadığım bir sesti bu. İbrahmet bastırdı, hayvan gene aynı sesi çıkardı, bu defa daha derinden, ayaklarını savurmaya başladı, kalkmak istiyordu. İbrahmet’i ter bastı, alnını silip yüzünde asılı kalmış gülümsemeyle Allah Allah dedi, bıçağı biraz daha bastırdı, ileri geri sürte sürte hayvanın etini kanırtıyordu. Kadınlar meğa meğa diye diye geri çekildiler. Çocuklar büyüklerin arkasına saklandı, annesi küçük kızı kucağına alıp gözlerini eliyle kapattı. Kan geliyordu ama gürül gürül akması gerekirken akmıyordu. Kesilmiş bir gırtlak vardı, kocaman bir yara açılmıştı ama bütün bunlar Veli Usta’nın yaptığı gibi değildi. Kan hayvanın boynunun yanından, şimdi çok daha beyaz görünen yünü üzerine akmaya başladı. Dehşet içindeki gözlerle bakıp derin derin nefes alırken boynunu kaldırmaya çalıştı, kaldırdı da. Öylece durdu, kaç saniye geçti bilmiyorum. Gücü tükenip başını yere indirdiğinde yan tarafı tümden kana bulandı. Son gücünü sonuna kadar, tükenene kadar kullanıyordu. Saniyeler uzadı, İbrahmet kan ter içinde kesiyor, kesiyor, bıçağı ona inat milim milim ya yol alıyor ya almıyordu. Sonunda başı gövdeden ayırmayı başardı. Hayvanın, daha doğrusu ondan geriye kalan bedenin hareketleri küçüldü, gözleri açıktı, derisinin üzerindeki ürpertiler kaldı sadece, onlar da giderek seyreldi.
Kadınlar hareketsiz izlemişlerdi, güneşin altında herkes donup kalmıştı. Başımı kaldırdığımda içlerinden birinin çocukları aşağı götürmekte olduğunu gördüm. Annesinin kucağındaki küçük kız yere indirilmiş, elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Böyle olacağını bilseydik hiç ister miydik burada kesilmesini, ne yaptın sen Usta?
Ev sahibiydi, İbrahmet’e söylüyordu. Diğerleri sitemle başlarını iki yana sallayarak onayladılar. Hiç olmuş muydu bu şimdi. Kadın onlara döndü, kendini savundu.
Ka bilsem çağırır mıydım, keserlerdi uzakta misler gibi, nereden bilecektim. Adaktır, ahttır, şöyle güzelce bir kan akıtalım da alnımıza sürelim, belayı def edelim dedim, hayvan telef oldu, biz de onunla beraber sersefil olduk, görüyor musun, nereden bilecektim…
Beceriksizin, aceminin birine çatacağımı diyecekti herhalde, demedi, yuttu ama herkes anladı.
Müdire hanım git dedi, adakları var dedi, sevaptır dedim, yardımcı olayım dedim. İbrahmet’ti, ağzının içinden geveliyordu ama onu dinleyen yoktu.
Diğer koyunlar gibi bu hayvanın da pekâlâ kampta kesilebileceğini, Veli Usta’nın beklenebileceğini, böyle olmak zorunda olmadığını o zaman anladım. Adak adaklığından, aht ahtlığından bir şey kaybetmeyecekti. Kanı görmek ve alınlarına sürmek istemişlerdi, üstüne önceden planladıkları ziyafeti çekecek, akşam işten gelen kocalarını iskelede karşıladıklarında olup biteni anlatacaklardı. Eğer her şey yolunda gitseydi günlük bir hadiseydi onlar için, ertesi gün unutulacaktı. Ertesi gün unutmak için kaderi çoktan çizilmiş bir hayvanı, iş bilmez bir adamı ve bir çocuğu ayaklarına getirtmişler, akan kanı alınlarına sürdükten sonra neşe içinde yemeklerini yiyeceklerini düşünmüşlerdi. Ama öyle olmamıştı, bir şeyler ters gitmişti, olabilecek en kötü şekilde hem de. Unutamayacaklardı, ben de unutamayacaktım, herhalde İbrahmet de.
Haftalardır doğal ölüm sandığım şeyin, bir tür sevinçle yaptığım bütün o işlerin nasıl bir felaketin parçası olduğunu o an kavradım. İçim nefretle doldu. Bütün o kadınlara, kocalarına, kazadan beladan sakınılacak çocuklarına. Vapura binip İstanbul’a inmek için tam gününü bulan Veli Usta’ya, bahşiş için, ikram için masum bir hayvana acı çektiren İbrahmet’e, onu buraya yollayan müdüre. Kendime de. Pastayla limonatanın hayali yetmişti gözümün boyanmasına. Kimsenin aklına bize bir şey ikram etmek de gelmemişti üstelik, onlar için biz neydik ki. Akılları yiyecekleri yemekte, aşağıda onları bekleyen, kapıdan içeri girdiğim an leziz kokularını aldığım sofradaydı, hiçbir şey o sofraya oturmalarına engel olamazdı.
Çocukları çağırdılar. Büyük küçük kim varsa hepsinin rengi atmıştı. İbrahmet alelacele yerde biriken kandan alıp çocukların alnına haç çizdi, o kadarını biliyordu. Eline bir pamuk verdiler. Pamuğu hayvanın parelenmiş boynundaki hâlâ taze kana bastırdı ve kadınlara uzattı. Onlar da işaret parmaklarını pamuğa batırarak aldıkları kanla birbirlerinin alnına birer haç işareti yaptılar. Pamuktaki kan azalıp kurudukça haçlar solgunlaştı. Teras bir anda alınlarına farklı kırmızı tonlarında haçlar çizilmiş insanlarla doldu. Yalnız benim ve İbrahmet’in alnımız boştu.
Görsel betimleme: Görselde genç bir kızın alnına kırmızı renkle haç işareti çiziliyor. Kız, başını hafifçe yukarı kaldırmış ve yüzünde hem merak hem teslimiyet ifadesi var. Haçı çizen el, kalın çizgilerle, güçlü bir vuruşla resmedilmiş; bu da otorite, kutsallık ya da bir ritüelin gücünü simgeliyor.
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.







Bir Cevap Yazın