İlk bölüm için tıklayınız.

Rober Koptaş’ın kaleminden “Adak”, ikinci tefrikasıyla yayımda. Öyküye Zeynep Özatalay’ın illüstrasyonu eşlik ediyor: “Kanın ve bıçağın çağrısına karşı alıcılarım hep açıktı. Av kokusu almış bir yaban hayvanı gibi, koyun kesilecek zamanı sanki havadaki titreşimlerden hisseder, belletmen abileri atlatıp Veli Usta’nın başında toplaşan çocuklardan biri olmanın yolunu muhakkak bulurdum. Her seferinde aynı tören tekrarlanır, bir başka koyunun toprakla temas eder etmez koyulmaya başlayan kanı paslı demir kapının altından geçip yokuş aşağı cılız bir dere gibi yol alırdı.”

Halbuki her şey ne güzeldi. O küçük sürü, sayıları kimi zaman artan kimi zaman azalan o on beş koyun benim özgürlüğümdü. Sabah erkenden ağılın önünde bitiyor, onları adanın tepesine, her daim kilitli döküm kapıların, yüksek duvarların ardında kendini beceriksizce gizlemeye çalışan bin yıllık manastırın önünde serili düzlüğe çıkarıyor, yol kenarında bitmiş otlardan, tepedeki çayırın kelleşmeye direnen yeşilinden yesinler diye yayılmalarına izin veriyor, sonra Veli Usta’nın öğrettiği gibi toplayıp gerisingeri ağıla götürüyor, gıcırdayan tahta kapıdan içeri gururla sokuyordum. Akşamüstleri güneş adanın arka tarafına çekildiğinde aynı yolu bir daha yapıyorduk. Bunlar o kadar huzurlu, o kadar ferah zamanlardı ki, kimi zaman bir ağaca tırmanıp üzerinde uyukluyor, kimi zaman gözlerimin önünde kaygısızca uzanan denizin gökle birleştiği ufku, bazen alçaktaki bulutların arkasında titreşip duran, buradan bakınca neresinden, hangi tarafından geldiğimi bir türlü kestiremediğim şehri, bazen orada olup olmadığını bile bilmediğim hayali balıkçı köylerini, kimi açık havalarda yüzünü gösteren uzaktaki eflatun tepeleri seyredip manzarayı içime çekiyor, hatta kimi zaman, sıcak bastırıp koyunlar iyice uyuşuklaştı mı, bir koşu yokuş aşağı iniyor, üstümü başımı çıkardığım gibi kuytu bir köşede donla denize bile giriyordum. Kamptan bilseler cezalandırırlardı ama ıslak donum ve onun ıslattığı kısa pantolonum sıcak havada hemen kuruduktan, beni ele vermedikten sonra kim bilecekti, kim görecekti beni o ıssızlıkta. 

Sen sağ taraflarından yürürsen onlar sola, soldan yürürsen onlar sağa gider, arkalarından gidersen ilerler, önlerine geçersen dururlar, sürünün başı nah şu boynuzu kara benekli koçtur, o ne tarafa giderse peşine dizilirler, eğer bir yana gitmelerini istiyorsan onu o yana dehledin mi fazladan zahmete girmene, koşturmana gerek kalmaz demişti Veli Usta. Bu kadardı, hepi topu birkaç cümle. Onu dinlemiş, dediğini anlamış, denemiş, doğru olduğunu sevinçle fark etmiştim, oluyordu, kolaydı. Biraz Veli Usta’yı, biraz da televizyondaki filmlerde gördüklerimi taklit ederek brüüüssst, tzık tzık tzık çekmeyi, dudaklarımın arasından neşeyle savurduğum o havalı nidalarla koyunlara seslenmeyi hemen öğrenmiş, elbette elime bir ağaç dalı da geçirmiştim. Küçük sürünün küçük çobanı oldum böylece. Köy nedir bilmezdim, hiç görmemiştim, şu avuç içi kadar adaya gelene kadar doğayı tanımazdım, bütün hayatım koca şehrin kışın is ve kurum, yazın mayhoş mayhoş karpuz kavun kokan eski bir sokağında oyun oynamak olmuştu ama pırıl pırıl doğaya ve hayvanların sükûnetine hemen uydum, çoban postuna büründüm. Kepeneğim de, kavalım da yoktu ama adanın kınalı toprağıyla kahveli yeşilli örtüsünün ve koca koca kayalarının tanıklığındaki bu çobanlık, kampın duvarları arasındaki esaretime göre neredeyse bir krallıktı. Daha ne isterdim.

Ama bu kadar değildi. Görevim koyunları Veli Usta’nın çıkma ahşaplardan çatarak yaptığı ağıldan çıkarıp dolaştırmaktan, otlatmaktan, sonra yine ağıla sokmaktan fazlasıydı, aynı zamanda kasap çırağıydım. Gezdirdiğim, beslediğim, sevdiğim koyunların kesilmesine yardım ediyordum. Veli Usta kampın bekçisi, tesisatçısı, elektrikçisi, duvarcısı, her şeyiydi ve işte, koyunların sorumluluğu da aslen onda olduğundan, günü geldiğinde içlerinden birini ya da ikisini ayırıp kesmek onun göreviydi. Ve neden bilmem, kendisine çırak olarak beni seçmişti. Gerçi ben de seçilmek için az can atmamıştım. 

Koyunlar ben ve akranlarım içindi, adanın hali vakti yerinde yazlıkçılarının temiz hava ve denizi ancak kamp sayesinde görebilecek biz yoksul aile çocuklarına hediyesiydi. Hayvanlar kesilecek, etleri koca koca tencerelerde pişen tayınımıza katılacak, etli pilav olacak, tas kebabı olacak, türlünün içinde yüzecek, çekilip kıyma olacak, makarnaya karışacak, çocuklar afiyetle yiyecek, ölmüşlerinin canı için koyunları bağışlayanların adakları yerine gelecek, öte dünyaya göçmüş birilerinin ruhu şad olacak, bu dünyadaki birilerinin gönülleri, kalpleri, vicdanları arınıp temizlenecekti. Böylece etimiz etlenecek, kemiğimiz iliklenecek, canımız canlanacaktı. Büyüyecek, okuyup büyük adam, hem milletimize hem memleketimize yararlı insanlar olacak, gittiğimiz her yerde parmakla gösterilecektik. Bunlar hep koyunların canıyla olacaktı ve onların canını alacak olan da  elinden her iş gelir Veli Usta’ydı.

Ondan daha sessizini bilmedim. Konuştuğunu görmek, kimi geceler yatakhanede, uykuyla uyanıklık arasında sesini alır gibi olduğumuz komşu mezarlıktaki puhu kuşunun şarkı söylediğini duymak kadar nadirdi. Başında kasketi, dudağındaki sigaranın sararttığı bıyığı, yılların çökerttiği omuzları, ağır hareketleri, daha da ağır duruşuyla hiç görmediğim türden bir acayip adamdı. Kampın günlük hayhuyu içinde onu göremezdiniz ama ne zaman bir sorun olsa Veli Usta aranır, bir vakit sonra sessizliğinin içinden çıkagelir, ifadesiz suratıyla dinler, dert neyse onu çözüp yine sessizce çıktığı yere dönerdi. 

Hakkında hepsini çok sonradan öğrendiğim tevatür çoktu. A’dan gelmiş, orada rahat vermemişler. Patriğin köylüsü olduğu için İstanbul’a, ondan yardım istemeye gelmiş, tam o sırada sen anarşistlere yardım ediyorsun diye suçlamışlar. Patrik, korkusundan sahip çıkamamış, zor zamanlarmış, sanki kolayı hiç olmuş gibi. Hışırını çıkarıp hapse atmışlar, birkaç yıl kaldıktan sonra ortalık durulunca salmışlar, gelip önce patriğe şoförlük, biraz da fedailik etmiş, bütün bunlar olurken adı da Vartan’dan Veli’ye dönmüş. Nihayet onu buraya, kampa bekçi etmişler, o gün bugün de yaz kış buradaymış. 

Ondan korkardık ama korkulacak bir şey yaptığını görüp bildiğimizden değil, işte hep o kör kuyuyu andıran sessizliğinden. O sessizliğin, zembereğinden boşalmaya hazır türlü hiddetleri zapt etmekte olduğu çocuklar için dahi sezilmeyecek gibi değildi. Kötü bir şey yaparsak kızar, kızarsa da başımıza geleceğin sınırını bilemeyiz diye çekinir, yanında ayak ucumuzda yürürdük. Bir Kokor Usta’yla tavla oynarken görürdük güldüğünü. Tavla oynayan adamlar nasıl olursa öyle, bambaşka bir hale bürünür, sonra, parti bitti mi, yine eski suskun adama dönüşürdü. Kokor Usta’nın bazen ona bilerek yenildiğini hissederdik, bu da ondan çekinmekteki haklılığımıza kanıt olurdu. 

Koyunları kesişi de öyleydi işte, sessiz, ağır, dünyanın en önemli şeyiyle uğraşıyormuş gibi ciddi. İşe giriştiğinde birkaç çocuk muhakkak etrafında toplanırdık. Kampın arka kapısına açılan basamaklara yakın hayvanı yere yatırır, ayaklarını bağlar, malzemelerini hazırlar, az önce törpüleyip keskinleştirdiği bıçağı boynuna dayar, derisine sanki bıçağı ısıtıyormuş ya da temizliyormuş gibi bir iki sürter, ağzının içinden mırıl mırıl hangi dilde olduğunu bilmediğimiz bir dua okur, haç çıkarmadan, bıçağı öylece hayvanın derisine, şah damarına, nefes borusuna sürerdi. Kan fışkırır, hayvan bir an, en fazla birkaç saniye can çekişir, ayaklarını oynatmaya çalışır, ne olduğunu onca çabasına rağmen anlamayan, bütün yaşam arzusunun toplandığı şaşkın gözlerinin ışığı hızla sönerdi. 

Nefes almadan izlerdik. Ürkmez, irkilmezdik, korku değildi duyduğumuz, merak ve heyecan ağır basardı. Keskin bir bıçakta ve onu tutan elde cisimleşen kıyıcılık bizi büyüler, bu amansızlığı mümkün kılan güç kendine çekerdi. Biz de öyle olacaktık, sertliğe aşina olmalıydık, onun yakınında durmalıydık ki büyüyelim, erkek olalım.  Aramızda fısır fısır konuşur, birbirimize gözlerimizle olan biteni işaret ederdik. Kalabalıklaştık mı sıkılır, elleriyle sinek kovar gibi kovalardı bizi Veli Usta. Gözümüz arkada, istemeye istemeye dağılırdık. 

Kanın ve bıçağın çağrısına karşı alıcılarım hep açıktı. Av kokusu almış bir yaban hayvanı gibi, koyun kesilecek zamanı sanki havadaki titreşimlerden hisseder, belletmen abileri atlatıp Veli Usta’nın başında toplaşan çocuklardan biri olmanın yolunu muhakkak bulurdum. Her seferinde aynı tören tekrarlanır, bir başka koyunun toprakla temas eder etmez koyulmaya başlayan kanı paslı demir kapının altından geçip yokuş aşağı cılız bir dere gibi yol alırdı. 

Veli Usta’nın her hareketini pürdikkat izlerdim. Hayvanın başını ayırdıktan sonra gövdesini bir çengele asıp derisini yüzer, iç organlarını dışarı alıp onları bir zaman çimento karıştırmak için kullandığı koca bir leğene doldurur, işin sonunda gövdeyi bütün halde kampın ya içinde kilitli kalıp donarsak diye korkup uzak durduğumuz oda büyüklüğündeki buzhanesine taşırdı.

Bir seferinde, Veli Usta diğer çocukları kovalarken yerimden kıpırdamadım, orada öylece, çıt çıkarmadan dikilmeye devam ettim. Ertesi gün yine, daha ertesi gün bir daha. Biz gittikten sonra neler yaptığını öğrenmekti inadım, çocuk sürüsünden ayrılmak da hep iyi geliyordu. Sebat edip bir yosunun kayaya tutunması gibi olduğum yerde kaldım. Yokmuşum gibi davrandığı, kovmadığı her dakika cesaretlendim, gitmemi istemiyor demekti. Dördüncü gün, eli kanlıyken, bana baktı, baktı, köşedeki su kovasını işaret etti. Yıkaması için kovanın içinden plastik maşrapayla ellerine su döktüm. Beşinci gün alet torbasını istedi, uzattım. Altıncı gün çocukları kovmamı söyledi. Neredeyse elle tutulacak kadar yoğunlaşmış bir kıskançlık bulutu altında gururla, haydi haydi, uzaklaşın, yürüyün gidin buradan diye diye aralarında benden büyükleri dahi olan çocukları gönderdim. Veli Usta yedinci gün bana iş vermedi, çünkü günlerden pazardı ve pazar günleri koyun kesmiyordu.

Sonraki hafta da aynı işleri yapmaya devam ettim. Ellerini yıkarken ona su tutuyor, istediği bir aleti, bıçağı ya da ayak bağını uzatıyor, bir kasap dükkânım varmış da başımızda toplanan çocuklar tezgâhtan et aşırmak için kapı önünde dolanan kedilermiş gibi onun söylemesine gerek bırakmadan def ediyordum. Görevim yavaş yavaş  büyüdü, Veli Usta’nın yüzdüğü deriyi tıpkı onun yaptığı gibi tuzlayıp katlamayı öğrendim, yerde biriken tortulaşmış kanın gitmesi için hortumla su sıkıyor, büyük bir kovaya doldurduğu sakatatı tembihlediği gibi yakındaki tek göz kulübede bir başına yaşayan ihtiyar kadının kapısının önüne kadar sürükleyip orada bırakıyor, ertesi gün gidip sudan geçirilmiş boş kovayı aynı yerden alıyordum.  

İşte çobanlık bütün bu hizmetlerimin karşılığıydı. Veli Usta bir gün beni demir kapının dışına, yokuşun tepesine çağırdı. Koştum. Bir şey demeden döndü, ellerini arkasında kavuşturup ağıla doğru yürüdü. Öyle dikilip durmak olmazdı, peşinden gittim. Ağılın kapısını açıp koyunların bir bir dışarı, adanın arka taraflarına uzanan patikaya çıkmasını seyretti. Sonra kapıyı kapadı, benden yana şöyle bir baktı, onunla gelmemi söyledi. İlk kez kamptan uzaklaşacaktım, çekindim, kızarlardı. Bir anlık tereddütten sonra, gel dediyse bir bildiği vardır diye düşünüp ardına düştüm. Sürüyü gütmeyi bana o gün öğretti.

Çobanlık etmem için kampın müdüründen izin almış, böylece beni çocuk kalabalığından çekip çıkarmış, bana yaz boyu sürecek özgür hayatımı armağan etmişti. Gökten zembille inen bu armağanın sebebi hikmetini bilmiyordum, bilmem gerektiğini de düşünmedim. Olan olmuştu, güzeldi, fazlasını merak etmeye ne hacetti. Kısa ömrümün en güzel yazı öylece önümde duruyordu. Ama işte, karşıma İbrahmet çıktı. Daha doğrusu onun aç gözlülüğü. Herhalde benim de.

(Devamı haftaya)

İllüstrasyonun betimlemesi: Burada sahne tamamen soyutlanmış hâlde. Genç figürün çevresini saran bağırsak dokusu neredeyse dalga veya manzara gibi betimlenmiş; gerçek ile sembol arasındaki çizgi bulanık. Renk geçişleri yumuşak, kanı ya da vahşeti doğrudan göstermiyor; ama şekillerin anatomik doğası izleyiciye bilinçaltında rahatsızlık hissi veriyor.

Muzır Tefrika hakkında:

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin