“Ölmek ölmektir, öldürmek öldürmektir, nasıl fark edemedim bunu? Mazeretlerim var ama adı üstünde, hepsi mazeret bunların, bahane. Aklım ermezdi, kelimelerim yetmezdi, içimde sızlayıp durduğunu bile bilmediğim kesiklerden kaçmaktan başka muradım yoktu, dedim ya, yüz otuz beş santim ve yirmi üç kiloyum ben, belki birkaç kilo ağır, belki birkaç santim uzun, belki o kadar bile değil.”

Tek tekerli paslı inşaat arabasında başı kesik koyunu yokuş yukarı, kampın ardındaki derme çatma ağıla doğru taşırken bir yanım buz kesmişti, öbür yanımsa alev alev yanıyordu. 

“Yavaş ol, yavaş, hop”, diye bağırdı arkamdan İbrahmet. Nefes nefeseydi, koşturuyordu besbelli. O vakit anladım ne kadar hızlı sürdüğümü. Dönüp bakmadım. Bakarsam gözümün önünde giderek sefilleşen ruhunun her hareketiyle nasıl tel tel döküldüğünü bir daha görmekten korktum. 

Günün batmasına daha vardı, köşeyi dönünce güneş oklarını öyle keskin bir açıyla göndermeye başladı ki kısılan göz kapaklarım o saniye kırmızıya boyandı. Zaten şu son iki saatim güneşin açık sarı ışığıyla kan rengi arasında bir sarkaç gibi salınıp durmuştu. İşte şimdi, yakan güneşin ve akan kanın bir olup gözlerime indirdiği perde uçsuz bucaksız ama sus olmuş öfkemi mahmuzlayıp duruyordu. 

Veli Usta bir koyunun kırk elli kilo geldiğini söylemişti, inşaat arabası da hafif sayılmazdı, ben bunca yükle adanın bu eşek bağırtan yokuşunu nasıl bu kadar hızlı çıkabiliyordum? Yediğim vurgun bedenime deli gücü vermiş, küçük bir cennet bulmak için gittiğim ama göz açıp kapayıncaya kadar cehenneme dönmüş o evden çıktığımızdan beri arkama bakmadan gitmiştim. Susku anadilimdi, en iyi bildiğim dildi, ne var ki o bile yetmiyordu hissettiklerimi tarif etmeye, ben de dümdüz gidiyordum işte, kaçabilecekmişim gibi. Değil İbrahmet, çocukların arasında en hızlı koşan o tek bacağı kısa Nişan bile olsa yetişemezdi. 

“Misak, dursana, dur hele, acelen ne!”

Durmam, niye durayım, yetişsin. Kampa ondan önce varmamı istemiyor. İşi hallettim, mesele çıkmadan döndüm diyecek müdüre. Sahiden de koştu, yanıma ulaştı, hatta beni kenara itip arabayı da elimden aldı. Doğru ya, hayvanı bana taşıttığını görmelerini istemez, uyanık. Bunu da anca kampın çatıları, pencereleri görününce yaptı. Yokuşun bitip düzün başladığı yerde. Yetişememek filan hikâye. Hamallığı çocuğa yaptırdı, aferini kendisi alacak. Amma hesapçıymışsın İbrahmet, ben seni doğru dürüst bir adam sanırdım, sokulmazdım yanına ya, uzaktan izlerdim çocuklarına gülümseyerek bakışını, kalabalığın içinde onları koruyup kollayışını, imrenirdim. 

Zayıf, bakınca üflesen uçacak sanırsın, biraz da eksik akıllı ya boylu, kemikli, gücü kuvveti yerinde, tevekkeli değil kolayca itivermesi beni. Şu kanlar içindeki koyundan bile küçüğüm, hafifim, yazın başında giriş için kaydımı alırken boyumu bosumu ölçtüler, yüz otuz beş santim ve yirmi üç kilo geldim. O güne kadar ne tartılmıştım ne de boyumun ölçüsü alınmıştı. Hoş belki uzamışımdır, iki ay geçti, yazları hızlı boy atar çocuklar, diyorlar. Boş bulundum, itemezdi yoksa, aklım zavallı koyunda. Ona bakamıyorum ama orada olması yetiyor, gördüklerim yetiyor, bakışları gözümün önünde, gözleri yardım ister gibi gözlerimde, çırpınması, derisinin seğirmesi, ayak diremesi, ne olduğunu anlamaması, anlayınca kabul etmemesi, mezbahaya dönmüş o taraçadan kaçmak için ayağa kalkmak istemesi, nihayet lanetli bir kurtuluş gibi gözbebeklerinin zifiri bir karanlığa saplanıp kalması. Bakmıyorum ama onu görüyorum, gitmiyor gözümün önünden, gitmeyecek de, biliyorum. 

Yardım istiyordu ama ben ne o kadar güçlü ne de becerikliyim. Doğru kişi değilim, çünkü İbrahmet’ten farkım yok, değil mi ki onun yardımcısı, yamağıydım bugün. Tamam, bıçağı vuracak olan ben değildim, kan akıtacak olan, koyunu öldürecek olan da değildim ama kasap çıraklığı yapan benim, orada olmak isteyen, istemek ne kelime, bunun için can atan da benim, belki yiyecek bir şeyler ikram ederler bize, limonata verirler, belki pasta bile verirler diye heveslenen benim, bütün bunları bir macera, beni kamptaki çocuklardan, öğleyin yatakhanede zorla uyutulan çocuklardan ayıracak, onlardan farklı kılacak bir kahramanlık hikâyesi olarak yaşamak isteyen de benim. Şimdi uğradığım hayal kırıklığı, ne yaptığımızı anlayıp donup kalmam, pişmanlığım neye yarar. Annem sen çocuksun, tövbe edersen Tanrı mutlaka affeder der hep. İnsan kendini affedemezse tövbe ne yarar. Bin kere tövbe etsem ne fayda, ben kendimi affedemedikten sonra. 

İbrahmet’e kızgınım, çok kızgınım. Bizi o koyunu keselim diye evlerine çağıran, hayvanı kan ter içinde dört kat yukarı taşıtan, dünyayı kendi etraflarında döndüren o arsızlara kızgın olduğum gibi. İbrahmet’in yerine bu işi yapması gereken ama bugün kim bilir ne için şehre inen, ortalıkta görünmeyen Veli Usta’ya kızgın olduğum gibi. O burada olsaydı bütün bunlar yaşanmayacaktı. O koyun gene ölecekti, gene boğazlanacaktı ama hiçbir şey aynı olmayacaktı. Ölmek var, ölmek var ve biliyorum ki hiçbir koyunun canı İbrahmet gibilerine emanet edilmemeli.

İçim yanıyor, sadece koyun için değil kendim için de, çünkü yanıldığımı, aslında her şeyin aynı olacağını, hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorum şimdi. Ölmek ölmektir, öldürmek öldürmektir, nasıl fark edemedim bunu? Mazeretlerim var ama adı üstünde, hepsi mazeret bunların, bahane. Aklım ermezdi, kelimelerim yetmezdi, içimde sızlayıp durduğunu bile bilmediğim kesiklerden kaçmaktan başka muradım yoktu, dedim ya, yüz otuz beş santim ve yirmi üç kiloyum ben, belki birkaç kilo ağır, belki birkaç santim uzun, belki o kadar bile değil. Ama o gün hem bedenen hem ruhen bütün kampın, bütün adanın, tanıdığım bütün insanların en küçüğü bendim. Koca koca ağırlıkların altında ezilmiş, eleklerden elenmiş, unufak olmuştum ama bir cebe girip saklanarak her şeyden kaçabilecek bir parmak çocuk da değildim.

Devamı haftaya…

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin