Halkın Bünyesi podcastin on birinci bölümü yayımda. Dinlemek ve okumak mümkün.

Bu bölümde tecavüz ve güvenilirlik ya da inandırıcılık konularından bahsedeceğiz. Tecavüze uğrayan, bunu polise bildiren, failleri yargılanan ya da sadece tecavüz eden kişiyi ifşa eden insanlara neden inanmıyoruz?

Bu o kadar sık oluyor ve polis ya da yargı süreçlerini o kadar etkiliyor ki fazlaca çalışılmış bir konu. Bu nedenlerin en temel ve yaygın olanlarından bahsedicem fakat bahsedeceğim nedenler kötü niyetten kaynaklanan gerekçeler değil, kötü niyetli yaklaşımların bazı sonuçlarıyla bu nötr ya da cehaletten kaynaklanan nedenlerin sonuçları bazen örtüşebiliyor ama aradaki farktan söz etmek önemli çünkü bu cahil diyebileceğimiz yaklaşımı çok fazla sayıda insan sergiliyor. Bu nedenlerin bir kısmını taciz konusuna da uyarlamak mümkün. Çünkü tacize uğrayan insanlara da inanmıyoruz. 

Bunlardan ilki “Adil Dünya Kuramı” diye naif bir yanılgı. Naif olabilir ama maalesef çok etkili. İnsanların dünyanın temelde adil bir yer olduğuna ve herkesin eninde sonunda hak ettiğini yaşadığına inanma eğilimini açıklayan bir sosyal psikoloji kuramı. Ben böyle bir şeye inanmıyorum diyebilirsiniz ama çevrenizde biri meme kanseri olduğunda hayat boyu düzenli memelerinizi kontrol ettirmezsiniz. Her trajediye uygulayabilirsiniz. Depreme dayanıksız evlerde imkanı olduğu halde oturan insanlar da var. Bir şekilde en kötünün olacağına inanmak istemiyoruz. Bu yaklaşım özellikle Melvin J. Lerner’in çalışmalarıyla geliştirilmiş. Kurama göre insanlar, rastlantısal ve haksız acı fikrine tahammül etmekte zorlanıyor. Eğer kötü şeyler sebepsiz yere olabiliyorsa, bu herkesin başına gelebilir. Bu kaygıyı azaltmak için zihin çoğu zaman mağdurun durumunu yeniden yorumluyor. Böylece “Dünya adildir” inancı korunuyor, fakat bunun bedeli bazen mağdurun dolaylı biçimde suçlanması oluyor. İnsanlar sistemsel adaletsizliği kabul etmek yerine, olayları bireysel hatalar olarak görmek istiyor.

İki tane de mit var biri yabancı tecavüzcü miti ikincisi de mükemmel mağdur miti.  Yani “Gerçek mağdur şöyle davranır ya da tecavüz sırasında böyle davranmıştır” ya da  “Gerçek saldırı karanlık bir sokakta olur”, “tecavüzcüyü suratından anlarsın, pis, çirkin biridir, canavardır” “Eğer direnmediyse, vurmadıysa rıza göstermiştir” ya da “eğer yaralanmamışsa, fiziksel şiddet görmemişse direnmemiştir” gibi kalıplaşmış beklentiler, anlatı bu şablona uymadığında şüphe üretiyor. Oysa şiddetin büyük bölümü tanıdıklar arasında ve güç ilişkileri içinde gerçekleşiyor. Ayrıca insanların böyle travmatik anlardaki tepkileri değişebiliyor. 

Yabancı tecavüzcü miti, cinsel saldırının genellikle karanlık bir sokakta, tanımadığı bir saldırgan tarafından gerçekleştirildiği varsayımına dayanır. Oysa araştırmalar, cinsel şiddetin büyük bölümünün mağdurun tanıdığı kişiler tarafından ve çoğu zaman gündelik yaşamın içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Buna paralel olarak mükemmel mağdur anlayışı, mağdurun masum, kırılgan, toplumsal normlara tamamen uygun ve faille hiçbir ilişkisi olmayan biri olması gerektiği yönündeki beklentiyi ifade ediyor. Gerçek hayattaki deneyimler bu kalıplarla örtüşmediğinde, mağdurun anlatısı daha kolay sorgulanır ve suçun kendisi yerine mağdurun davranışları tartışma konusu haline geliyor. Buna rağmen toplumsal ve hukuki değerlendirmelerde hâlâ karanlık sokakta yabancı bir saldırgan imgesi baskın. Benzer şekilde, mağdurun “mükemmel” davranış kalıplarına uyması gerektiği yönündeki beklentiler de araştırmalar tarafından sorgulanmış. Nils Christie tarafından ortaya atılan “mükemmel mağdur” kavramı, toplumun yalnızca belirli özelliklere sahip kişileri kolayca mağdur olarak kabul ettiğini gösteriyor; sonraki çalışmalar ise bu kalıba uymayan mağdurların ifadelerinin daha sık geçersizleştirildiğini ortaya koyuyor. Bir de cinsel şiddet vakalarında yaygın olan “yanlış suçlama” korkusu var. Çalışmalar bu korkunun abartıldığı gösteriyor; meta-analizler doğrulanmış yanlış beyan oranlarının düşük olduğunu ve mağdur anlatılarının sistematik biçimde kuşkuyla karşılanmasının bilimsel olarak desteklenmediğini ortaya koyuyor. Bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, hem yabancı tecavüzcü miti hem de mükemmel mağdur beklentisi gerçek verilerden çok kültürel stereotiplere dayanıyor sonucuna ulaşabiliriz.

Fail saygın, başarılı, karizmatik ya da kurumsal olarak güçlü biriyse, insanlar onun suçlu olabileceğini kabullenmekte zorlanır. Bu durumda bilişsel uyumsuzluk ortaya çıkıyor: “İyi bir insan böyle bir şey yapmaz.” Bu gerilimi azaltmak için bazen mağdurun anlatısı sorgulanıyor. Çünkü aksi takdirde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz ki bu da hayatı zorlaştırıyor.

Azınlık konumundaki kişiler -kadınlar, gençler, düşük gelirli çalışanlar, göçmenler ya da kurumsal hiyerarşide alt konumda bulunanlar- zaten “epistemik dezavantaj” içinde. Yani yalnızca daha az güce sahip değildirler; aynı zamanda sözleri de daha az ağırlık taşır. Bu durum felsefede bazen “tanıklık adaletsizliği” olarak adlandırılıyor: Kişinin kimliği nedeniyle anlatısının daha az güvenilir sayılması. Cinsel şiddet bağlamında bu dinamik sürekli tekrarlanıyor.

Tarihsel olarak mahkemelerde mağdurun “ahlaki karakteri” değerlendirme konusu yapılıyor. Daha önce cinsel ilişki yaşamış olması, flörtöz olması, sosyal medyada belirli fotoğraflar paylaşması ya da alkol almış olması gibi unsurlar, olayın kendisiyle doğrudan ilgili olmasa bile güvenilirliğini gölgelemek için kullanılıyor. Oysa hukuki ve etik açıdan temel ilke şu olmalı: Bir kişinin geçmişteki cinsel davranışları, belirli bir anda verdiği ya da vermediği rızayı belirlemez.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin