Adam, hissettirmekten keyif alarak yazılarımı düzenli okuyordu. Bir dönem askerlerin siyasi partilere ayar verdiği gazetelerden biriyken bugün artık başkasının elinde sopaya dönüşen gazeteyi almaya devam ediyordu. Annemin onlar için hazırladığı yemek masasında sessizliği fırsat bilip, bir eli masadaki silahında diğer eli çatalda ağzındaki lokmayı yutmadan röportajlarımı, yazı dizilerimi ve haberlerimi eleştiriyordu. Bunu hep yapıyordu. Liberal bir çizgideymiş hazırladığım haberlerin içeriği… Memleket, bugün başka bir noktaya gidiyormuş, değişimi kaçırıyormuşum. Dahası, gazetenin genel yayın çizgisinden de epey uzaklaşmışım, böyle giderse işten çıkarılabilirmişim. Ablam, silahın penceresinden konuşan kocasını yalandan susturmaya çalışsa da annemin kokusu ile aşağı mahallenin pastanesini kıskandıran böreğini yutmakla meşgul olduğundan pek etkili olamıyordu.
Yayın ilkelerine uymadığım gerekçesiyle tazminatsız atıldığım gazeteye açtığım davanın ilk duruşmasına sekiz ay vardı. Beş parasızdım. Evden tek başına çıkmam gerektiğinde annemden para istemek zorunda kalıyordum. Kadıncağız ikiletmeden çıkarıp verse de para isteme gerginliğine düşmeden odamda yıllardır ertelediğim kalın ciltli romanlarla akıl sağlığıma faydalı okumalar yapıyordum. Büyük yazarların uzun olduğu kadar derli toplu cümlelerle inşa ettikleri merdivenlerin gazına gelip yazmaya başladığım ama faili meçhule dönüşmek üzere olan kitabı bitirmeye karar veriyordum. Ama olmuyordu.. İş bulma kaygısı, parasızlık en çok da mavi perdeli geniş salonum yerine annemin kullanmadığı eşyaların altında ezilmiş küçük odamda kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Kendime duyduğum güven de yara almıştı, elim bir türlü dosyaya gitmiyordu.
Evde anneme yemek ve ev işlerinde yardım ediyor, hava güzelse Dereboyu’ndan sahile kadar yürüyorduk. Denizin, sahile sonradan inşa edilen dolgu duvarla bitmek bilmez telaşı böylesi anlarda aramızda sebepsiz ortaya çıkan sessizliği bozmaya yetmiyordu. Bazen bu suskunluğun aksine annemin uykudan uyanır gibi evlilik meselesine girme çabasını boşa çıkarmak için gazetedeki dedikodulara, üzerinde çalıştığım kitap için topladığım anılara bazen de yükü kendinden ağır gemilerin boğazın iki yanından duyulacak siren seslerine sığınıyordum. Kendi evime çıktığım ilk günlerde mavi perdeli salonda yer yatağına ortak olmak isteyenle geçirdiğimiz birkaç güzel günü saymazsak yalnız olmaktan memnundum… Konuyu bir daha açmayacağına söz verse de bir başka sahil gezisinde gündeme geleceğini biliyordum. Evlilik mevzusundan arta kalan sohbetimize ablamı asla dahil etmiyorduk. İsmi anılsa koca gökyüzünün altında o kötü koku gelip kuşatıyordu. Nedense dönüş yolunda gövdemizi yokuşa vurduğumuzda babamın anısı, çok sevilen kısa bir şiir gibi aramıza gelip bir süre kaldıktan sonra onu getiren rüzgarla apar topar ayrılıyordu. Annem babam üzerine konuşmak istemiyordu. Soluğu yetmiyordu. Üstelemiyordum.
Kapıcı yönetim kararına uymaktan fazlasıyla memnun çöp, temizlik dışında apartmanda başka bir işe karışmıyordu. Üst katta oturan Dudu Hanım’ın market alışverişini de ben yapıyordum. Kocası birkaç yıl önce kanserden ölmüş Dudu Hanım’ın. Yalnızmış, çocukları da olmamış. Kıbrıslıymış. 74 Harbi’nden sonra gelmiş Türkiye’ye. Rumcayla İngilizce’yi anadilinden daha iyi biliyormuş. TRT’de dış haberlerden emekli olmuş. Meslektaşımmış.
Bazı akşamlar Kıbrıs mutfağına has ilginç yemekler yapıp getirirdi Molahiye bunlardan biriydi, ıspanak gibi ama tadı limonu bol bamya yemeğine benziyordu. Mevsim ne olursa ıspanakla bamyaya gözü düşen annem molahiyeye bayılırdı. Benim favorim kolokastı. Hem biçim hem de lezzet bakımında patates ile kabak arasında kalmış bir tattı. Kıbrıs’ı çok bilmemekle birlikte bu iki yemek bile bölünmüş bir adanın, arada kalmışlığın gayri resmi özeti gibiydi. Ne ada ne ülke… Zaman içinde başka bir şeye dönüştürülmüştü, Akdeniz’in ortasında ortasından ikiye bölünmüş bir ada… Siyasi, askeri krizlerin yüzölçümü, adanın fiziki yüzölçümünden fazlaydı. Gündemden hiç düşmüyordu.
Annem, hikayeye dönüştürdüğü anılarını çoktan emekli etmişti. Paylaşmıyordu. Kendisi gibi apartmanın güney cephesine sıkışmış suskun bir emeklilik geçiren Dudu Hanım’ı, çok seviyordu. Onun kadar okuyamasa da aynı yaşlarda aynı şeylerden keyif alabildiğinin farkına varması anneme iyi geliyordu. Her gelişinde anıların kapısını açmaya pek yanaşmadan, önce kırmızı şarap açılır meze yerine eskimeyen kadınlık halleri, siyasetten zehirlenen adamlar, şehirde artan nüfus gibi meseleler yuvarlak masada kendine yer bulurdu. Dudu Hanım annem kadar içmezdi. Çok konuşmaz sadece dinlerdi, annemden fırsat bulup konuştuğunda ise üslubu, ortaokuldan terk annemi rahatsız etmeyecek kadar zarifti.

Bir akşam marketten aldığım siparişlerini bırakırken Dudu Hanım misafiri olmam için ısrarcı oldu. Kıramadım. Kabul edeceğimi bildiğinden midir şairleri kıskandıracak kadar güzel dört başı mahmur bir masa hazırlamıştı. Mezeleri gölgede bırakan rengarenk çiçekleri bir kenara koyarsak, oturmaya fırsat bulamadan kendi elleriyle yaptığı, özel misafirler dışında kimseyle paylaşmadığını söylediği portakal likörünü usulca masaya bıraktı. Şişenin kendisi, yanındaki bardaklar likörün rengi güzel gözüküyordu ama tatlı alkollerle aram olmadığını söyledim. Sert, acı içecekler tercih ediyordum. Yüzündeki tebessümü koruyarak, likörüne çok güvendiğini dünyayı gezsem böyle bir likör bulamayacağımı üstüne basa basa belirtince dayanamadım. Dilimdeki sarhoşluk kışkırtılmıştı bir kere.
Parmakları kadar zarif, küçük likör bardağıyla aldığım ilk yudumda bu likörün başka bir likör olduğunu anlamam zor olmadı. Tatlı değildi, anlatılması güç ama tuzlu portakal yemiş gibiydim. Üst üste birkaç yudumdan sonra içi deniz kokan sarhoşluğa gönül rahatlığıyla girdim. Üstüm başım portakal kokuyordu. Gülümsemesini saklamadan yüzümde alkolün izini takip ediyordu. Damak tadımın, ezberlerimin önündeki barikatların bozguna uğradığından adı kadar emindi. Konuşmuyor sadece içiyorduk. Şişe bitmeden yenisini açıyordu. Kaçıncı şişenin sonunda olduğumuzu unutarak tarifte gizli sırrı bütün ısrarıma rağmen açık etmedi. Sadece portakalı, Kıbrıs’tan getirttiğini söyledi.
Dildeki zincirler alkole dayanamayıp çözülünce Dudu Hanım TRT’de çalıştığı günleri, o günlerin basın ve habercilik anlayışına uzun uzun değindi. 12 Eylül darbesinde TRT’de darbeye karşı duran bir kaç gazeteciden biri olduğunu, Kenan Evren’in o gece, sabaha doğru yayınlanan konuşmasının engellenmesi dahil birçok baskıcı uygulamaya karşı direndiklerini bir çırpıda anlattı. Bugün bile kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği bir şey yapıp darbeden sonra Diyarbakır Cezaevi’ni, işkenceleri, gözaltında kayıpları uluslararası ajanslara gizlice taşıdıklarını ama çok da işe yaramadığını söyledi. Bütün bunlara rağmen darbe sonrasında TRT’de kalmayı başardıklarına değinmeden geçmedi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde likörün açtığı yumuşacık yoldan viskinin sert dokunuşlarıyla hızlanarak devam ettik. O, darbe günlerinin karanlık TRT’sini anlatıyor, ben dinliyordum. Alkolün ele geçirdiği bedenimle zihnim arasındaki uyumsuzluğun Dudu Hanım’a bir saygısızlığa dönüşmemesi için çabalıyordum. Güzel bir kadındı, konuştukça daha da güzelleşiyordu, sarhoşluğun dil üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyete rağmen sesinin tonu, onu kesintisiz dinlemeye davet ediyordu.
TRT’de çalıştığı günlerde çekilen fotoğraflardan bir kaç tanesini gösterdi. Genç, uzun boylu, güzel bir kadın, dönemin ünlü siyasetçilerinin arasında, ofiste, dışarıda, mitingde fotoğraflarda hep en öndeydi. Tek tek anlattı fotoğrafların hikâyesini… Albümü elime alıp bakarken aradan küçük bir fotoğraf düştü. Eğilip aldım. Ağaca sırtını dayamış genç bir adamın fotoğrafıydı, sararmış siyah beyaz bir fotoğraf. Ölen kocası sandım, göz göze geldik. Suskunluğu, diğerlerinden daha küçük olan fotoğrafın hikâyesinin büyüklüğü hakkında fikir veriyordu. Sorup üzmek istemedim. Fotoğrafı elimden alıp bir süre baktıktan sonra viskisinden bir yudum alıp anlatmaya başladı.
“Sıkılırsan mutlaka uyar olur mu, biraz uzun hikaye, bir de yıllardır bu kadar sarhoş olmamıştım. Bu fotoğraf 72 yılında Kıbrıs’ta çekildi. Kocam değil, sevgilimdi Nidai. İsmi ilginç değil mi? Manasını bilirsin Nida’dan geliyor, seslenme bağırma anlamında. Yalnız 45 yıldır Nidai’den isminin aksine ses seda yok. Çok bekledim, aslında bana kalırsa hala bekliyorum. Gençtim beklemekten yorulduğumu hissettiğimde başkasıyla evlenmeye karar verdim. Her şey birden bire olup bitti. Evlendim. Kocamı, Nidai gibi sevemedim çocuk da yapmadım. Garibim, çok sevdi beni, onu bırakacağımı hissettiğinden olsa gerek çocuk yapmama kararıma razı oldu. Kabullendi. Kanser olduğunu öğrenince kabullenemediğini hep içine atıp üzüldüğünü düşünüp ayrıca kederlendim.
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.






Bir Cevap Yazın