Mete Arif Tokmak’ın emeğin başkenti, cumhuriyetin ilk kenti Zonguldak’ın bilinmeyen kültürel mirasını yazdığı “Bir Kentin Cevheri”nin yeni bölümünde kentin sonsuzluğa uzanan merdivenlerini, çarşısını, Kozlu’sunu, E.K.İ. Radyosu’nu ve futbol takımını anlatıyor.

Zonguldak merkezinde yaşam sürekli bir yıkım ve yapım etrafında dönüyor. Birçok kişinin kanaati olan “sıkışmış bir kent” ifadesi pek de yanlış sayılmaz. Yaşam, bir zamanlar “629 adımlık şehir” diye tarif edilen Gazipaşa Caddesi’ndeki, “Çarşı” diye ağızlara pelesenk olmuş güzergâhla sınırlıydı.

Esnaf burada toplandığı için bütün olay Çarşı’ya gitmekti. Sonra dolmuşlarla tepelerdeki evlere dönüyorsunuz. Ya da merdivenler var. Aslında Cumhuriyet’in başlarında merkezin planlı bir kent olması istenmiş. Bunun için yurt dışında eğitim görmüş genç mimarlar mahalleler oluşturmuş. Fransızlardan kalan miras da var. Ancak ne olduysa bir yerde düzenli mimari Zonguldak’ta çuvallamış. Hızla göç almaya başlayınca ipin ucu kaçmış; üstelik yeni gelenler, boş buldukları yerleri çevirip evlerini yapmışlar. Bir zamanlar kenar mahalle sayılan yerlerle kooperatifler tarafından yapılan apartman tipi mahalleler neredeyse iç içe geçmiş.

oppo_2

Bu 629 adımı sayan veya yerel gazetelerdeki köşesinde bundan sıkça söz eden kişi, benim hatırladığım kadarıyla eski gazetecilerden Adnan Küçükvar’dır. Anladığıma göre bu rakam, Kadırga Yokuşu’na çıkan güzergâhtan yıkılan Tekel binasına kadar olan kısmı içeriyor. Yine yerel tarihçi Hayati Yılmaz, 750 adım saymış! O, Liman Arkası denen mendireğin arkasını da şehre katan kısmı esas almış olabilir. Gerçekte, şehir içinde tam volta atmak isteyen biri için de böyle olması gerekir. Yine de sayının biraz daha fazla olduğunu sanıyorum.

Fotoğraf: Zonguldak, Çarşı, 1950’ler, Kaynak

Ben saymadım. Oysa çok yürür, dolmuşa da az binerim. Bu adım hesabı aslında bir caddeye sıkışmış çarşıyla alakalıdır. Şehrin tek üniversitesi, yeni bölümlerle gelişmeden önce hayat burada akardı. Sinemaları, pastaneleri, börekçileri, kırtasiyeleri, meyhaneleri, birahaneleri; hepsi merkezdeydi.

Denizlere çıkan merdivenler

EKİ (Ereğli Kömür İşletmeleri) ya da daha sonraki adıyla TTK (Türkiye Taşkömürü Kurumu), merkezi burayı esas aldığından kamu binaları dâhil olmak üzere esnaf da tüm yaşamı bu güzergâhta merkezileştirmişti. Ancak bu adım hesabı, şehri gözünüzde basitleştirmesin. Kadim Zonguldaklıların çoğu, merkeze inmek için bir yerden merdivenleri kullanır. Çarşıya ulaşmak kolay ve hızlıdır. Ancak bunun bir de çıkışı vardır. Merdivenler ve yokuşlar üst üste geldiğinde ise işte o adımlar binleri geçer; mesafeye göre de on binleri bulabilir.

Merdivenlerin bile isimleri basamak sayılarına göredir. Yoğun kullandığınız bir merdiveni, günün birinde basamaklarını sayarken bulabilirsiniz kendinizi. Her sayışta farklı bir sonuç çıkıyorsa aklınız sizinle maytap geçiyordur. Basamak sayılarına göre anılan merdivenli yollar vardır.

Zonguldak, çıkmak için enerji isteyen; dik ve uzadıkça uzayan merdivenler kentidir. Limanın etrafındaki tepelere mahalleler kurulmuştur. Uzaktan bakınca yeşil dağlar da görünür. Ancak limanı çevreleyen tıka basa binalar, kirli görünümleriyle boya ister gibidir. Hani bir çılgın belediye başkanı çıksa da işi gücü askıya alıp tüm binaları rengârenk boyatsa, bu kent İtalya’daki renkli siluetleriyle ünlü turistik kasabalar gibi olabilir. Büyüklük açısından onları da geçer.

Zonguldak’ın tek üniversitesi, çarşı merkezine rakip olarak İncivez-Kozlu tarafında yeni bir yaşam alanı oluşturdu. Dolayısıyla sayılarak yapılan, bilmem kaç adımlık kent turlamaları anılarda kaldı. Dilerseniz Kozlu’dan Orta Kapuz’a kadar uzanan keyifli bir sahil yürüyüşü bütün enerjinizi alır. Neredeyse yol boyunca bir tarafınızda hep deniz vardır; size güzel bir yürüyüş arkadaşı olur. Kayalıklar, yeşillikler, küçük koylar, balıkçılar, martılar, yalnızlar, sevgililer, kediler, köpekler ve ufukta demir atmış gemiler görürsünüz.

oppo_2

Kozlu’dan hastaneye

Kozlu denince akla üzücü büyük grizu faciaları geliyor. Bu faciaların Türkiye gündemini sarstığı günleri iki kez yaşadım; ikisi de hâlâ hatırımdadır. Patlamaları yaşamadım ama yaralı madencilerin ambulanslarla acil servislere taşındığı o kara günlere tanıklık ettim. Siren sesleri eşliğinde peş peşe taşınan yaralı madenciler hâlâ aklımdadır.

O kara günlerin ilki, Zonguldak’ın Ereğli ilçesindeki Kandilli beldesinde bulunan Armutçuk Kömür Ocağı’nda 7 Mart 1983 tarihinde meydana gelen büyük grizu patlamasıydı. Yetersiz havalandırma ve yüksek metan gazı sıkışması sonucunda meydana gelen bu faciada 103 maden işçisi hayatını kaybetmişti.

O zamanlar Fener Lisesi’nde öğrenciydim. Mahallemiz hastaneye yakındı. Peş peşe ambulans sesleri duyuyorduk. Sağlıklı bilgi almak mümkün değildi. Neredeyse acil servisi görebilecek yükseklikte bir mahallede yaşıyorduk. Demek ki o zamanlar başka binalar henüz önünü kapatmamıştı… Acil servisin önünde kalabalıklar ve telaş vardı… Bir taraftan mahallelerde yaşam, olağan bir şeymiş gibi devam ediyordu.

Bu olağanlık hissini, 1979’da ilkokul son sınıf öğrencisiyken çocukluk arkadaşım Anıl Cömert vurulduğunda da yaşamıştım. Anılara karışan Namık Kemal İlkokulu ile Merkez Ortaokulu’nun arkasındaki merdivenlerin yakınında, ya da o civarda yaşanan “sağ-sol çatışmasından” seken bir kurşun Anıl’ı bulmuştu. Onu helikopterle Ankara’ya yetiştirmeye çalıştıklarını duymuştuk.

7 Mart 1983, Armutçuk

Trafo top sahamızdı. Bir süre bütün odak noktam orası olmuştu. Anıl’ı kaybetmiştik.

O gün karne günüydü. Ben, sabahçı olduğum için pek de başarılı olmayan karnemi alıp eve dönüyordum. Sık sık okuldan kaçardım. Abim beni zorla okula götürürdü. Bu yüzden dayak yerdim. Anıl ise kardeşinin elinden tutmuş, okulun merdivenlerinden çıkıyordu. Karnemi ona göstermedim. Selamlaştık, güldük ve o, hep güzel ve başarılı bir çocuk olarak anılarımda kaldı.

Birisi yaşadığınız süreçten ayrılınca her şeyin tamamlanmış, dünyanın yeniden kurulmaya başlamış olması gerekir sanıyorsunuz. Ama öyle olmuyor. Akış devam ediyor. Konuşmalarımız, düşüncelerimiz geride kalıyor. Duyguyu koruyoruz ama çoğu zaman unutarak. Başka türlü yaşamak da mümkün olmuyor. Eğer bu yaşadığımız bir devam hâliyse… Ve bizi de bir yerde bırakıp başka şeylere dönüşerek sürüp gidiyorsa… Geriye bu izler kalıyor: birkaç satır anı…

E.K.İ. Radyosu

İşte yine okuldan gelmişiz. Çocuklar çıksa da trafonun orada top oynasak diye düşünüyoruz. Sevgili resim hocam Semih Eryal’ın, “Sabah haberlerini dinleyip farklı bir bilgiye sahip olan var mı?” diye sorduğunu hatırlıyorum.

E.K.İ. Radyosu, Türkiye’de Polis Radyosundan sonra sanırım ilk kuruma özel radyo sayılabilir. Böyle zamanlarda kan anonsları yapardı. Sadece maden kazaları için değil, hastanede yatan kanamalı bir hastanız için de E.K.İ. Radyosu’nu kullanabilirdiniz.

Fotoğraf: EKİ Radyosu çalışanları (sol baştan): Adnan Ömür, Nedret Özkan, Necla Aygün, Erdoğan Aktaş, Fevzi Erginsoy (Radyo şefi), Şermin Göçmez, yapay zeka ile iyileştirilmiştir. Kaynak

E.K.İ. spikerlerinden Adnan Ömür ağabeyle daha sonraları röportaj yapmıştım. En son kent söyleşisinde de bundan bahsetmişti. E.K.İ. Radyosu sayesinde pek çok kişi için aranan kan bulunmuştu.

Akşama doğru ambulans sesleri devam etmişti. Biz büyük ihtimalle hastaneyi gören trafo düzlüğünde, mahallenin çocuklarıyla top oynuyorduk.

“Atakan” diye bir futbolcu vardı, Zonguldakspor forması giyen. O dönemde Zonguldakspor forması giyiyor muydu emin değilim. Futbolcu ismi seçmek gerekseydi, sanırım Zonguldakspor’un Beşiktaş’tan aldığı ya da ona sattığı iddialı transferlerden biri olan Atakan olmak isterdim.

Çocukken kulaktan duyduklarımızdan etkilenirdik. “Atakan iyi futbolcu” denirdi. Aslında yetmişler ve seksenlerin başında Birinci Lig’de, bir ara şampiyonluğu bile zorlayan Zonguldakspor yetenekli oyunculara sahipti.

Zonguldakspor, o dönemlerde tesisleri ve madenciden kesilen gelirle Türkiye liglerindeki durumu en iyi futbol kulüplerinden biriydi. İşçi takımı olarak bilinirdi. Hatta “İşçi Millî Takımı” derlerdi. Futbolcular, bazı maçlar için kafalarında sarı baretlerle madene iner, takımın anlam ve önemini yerinde görür ve takdir ederdi.

Burada Tanıl Bora’dan bir alıntı yapayım: “Almanya’da, sosyal ve ekonomik doku olarak buraya çok benzeyen, Ruhr havzasını mutlaka biliyorsunuzdur. Havzanın Schalke 04 kulübü var. İngiltere’de de pek çok kulüp benzer izleri taşıyor.

Bu kulüplerin taraftarlarının doğumlarından itibaren neredeyse milli takımları gibi kendileri ile özdeşleştirdikleri, kendilerini buldukları, çok önemli durumlar olduğunu görüyoruz. Yine Schalke 04 örneğinden gidersek, oyuncuları 1940’lara kadar yani ikinci dünya savaşına kadar tamamen maden işçilerinin çocuklarından, hatta bazen kısmen futbol henüz profesyonelleşmemişken kendisi de yarı zamanlı veya tam zamanlı işçilerden oluşuyordu. Ve bu kulüplerin oynadığı başarılı maçlar işçilerin gururunu okşuyordu. Onların kendini güçlü hissetmesini sağlayan bir şeydi bu. Kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan meydan okuma olarak düşünüyordu işçiler.” 

Zonguldak’ta Spor 07 Bienali Bildiriler Kitabı, ZOKEV yayınları

O dönemlerde Zonguldak’ın kendisi göç alan bir ildi. Birinci Lig’e çıktığından beri üç büyükleri ve Türkiye Ligi’nin iyi takımlarını seyrediyorduk. Tabii ben ve benim gibi birçok çocuk, “avantacı” kaçak seyirciydik. Kaçak ocaklar gibi stadın üstündeki kaçak tribün, Zonguldakspor’un bir gerçeğiydi diyebiliriz.

Hatta bir ara TRT, o zamanlar bazı maçları canlı verirdi. Stat üstündeki evlere doğru kamera tutmuş, Zonguldak’ın bu makûs talihini anlattırdığı bir yayın yapmıştı.

Fotoğraf: Zonguldakspor, 1983-1984, Kaynak

Hastanenin orada… Çünkü şehir stadı da hastanenin altındaydı. Dediğim gibi Zonguldak’ın tepeler üzerine kurulmuş bir kent olmasının avantajı buydu. Yüksekteysen aşağıyı görürsün; her tepeden denizi seyredebilirsin.

Futbol meraklısı hastalar şanslıydı. Maç zamanı hastanenin pencereleri dolu olurdu. Biz hastane tarafından kaçak girip Statüstü evlerin oradan ya da hastanenin eteklerinden stadı olduğu gibi açıkça izlerdik.

Beleş tribünün bazı bölümlerinden stadın yarısı görünürdü. O zaman oradaki olayı, izleyicilerin heyecanına göre tartardık. Stadın haricinde bu durum doğal karşılanırdı; o kadarı da olacaktı yani. Önce gelenler en iyi yerleri kapmış olurdu. Bazen polis gönderirlerdi ve yığınla insan kaçışmaya başlardı. Büyük maçlarda zaman zaman olurdu bu. Genel olarak para vermeden rahatça maç izlenebilirdi. Simitçi, lahmacuncu beleş seyircilerin arasında dolaşırdı…

İlk maçımı da hatırladığım kadarıyla bu beleş tribünde seyretmiştim. Rahmetli Mahmut Ağabey getirmişti. Stadın tribünleri yerine Statüstü evlerin toprak ve ottan oluşan yokuş şeklindeki tribünü, önce hayal kırıklığı yaratmıştı; ama daha sonraları müdavimlerinden olmuştum.

Bazen de stadın hemen yanındaki Kapalı Spor Salonu’nun arkasından yine kaçak bir giriş güzergâhı açılırdı. Bu her zaman olmazdı ama müsait olduğunda birileri hızla hareket eder, sen de o akıma kapılırdın. Bu yüzden bilenlerin bir gözü o aralığı takip ederdi. Bir iki aralanmış ya da sökülmüş tel örgüden sonra kale arkasından stada girerdin. Sonra kalabalığa karışıp maçın tadını çıkarırdın.

Ben aslında İstanbul Beşiktaşlıyım, Beşiktaş’ı tutarım. Ama Beşiktaş’ın Zonguldak’ta Zonguldakspor’a fark attığı bir maçı hatırlıyorum. Çok üzülmüştüm, yenildik diye. Önce Zonguldaksporluydum yani.

Babam da futbolcuydu. Nurullah Tokmak. Galatasaray’da gençken takıma giriyor; o zamanlar Beşiktaş’ta oturuyorlar ve kendisi Fenerbahçe’yi tutuyor. Rahmetli böyle anlatırdı. Galatasaray bir gün Zonguldak’a maç için geldiğinde (1956–57 olmalı, belki daha da öncesi), Zonguldak Kömürspor idarecileri tarafından beğenilip transfer edilmiş. Yıllarca Galatasaray günleriyle ilgili net bir fotoğraf arayıp durdu abim. Sonra birkaç sene önce internette, çat diye Galatasaray formasıyla gencecik babamın da yer aldığı takım fotoğrafı karşısına çıktı. Bu fotoğrafı daha önce görmemiştik. Haliyle çok mutlu olduk.

Babamla çocukken televizyon karşısında maç izlemek keyifliydi. Topun sürülüşünden golün gelip gelmeyeceğini tahmin eder, “Bak şimdi gol olacak” derdi. Önünde, maaşını yeni almışsa rakısı ve azıcık beyaz peyniri olurdu. Pencere kenarında kedimiz Üşütük’ü severdi. Hayatı boyunca çok sayıda kedi, köpek ve güvercin besledi.

Çöpçü katırı

Hatta bir ara, kafası iyiyken karlı bir kış günü nasıl olmuşsa terk edilmiş bir beygir görmüş. TTK merkez binası, yani halkın “Beyaz Saray” dediği yerde. Alıp eve getirmek istemiş ama olmamış herhâlde. O hayvanı daha sonra tarif ettiği yerde gördüğüm için mübalağa yok. Madenci ya da çöpçü katırıydı, olasılıkla. Oraya nereden gelmiş, hâlâ benim için bir sır.

Kentin matemi

İkinci büyük maden kazası ise 1990’lı yıllarda oldu ve bu kez daha büyük bir can kaybı yaşandı. “1992 Kozlu Kömür Madeni Faciası”, 3 Mart 1992 tarihinde Türkiye’nin Zonguldak ilinin Kozlu ilçesindeki taşkömürü maden ocağında, saat 19.45–20.00 arasında meydana gelen zincirleme grizu patlamaları nedeniyle gerçekleşmiş bir madencilik kazasıdır. Olay sonucunda 263 madenci yaşamını yitirmiştir.

Bütün kent mateme bürünmüştü. Muhtemelen bu maden kazasında Süreyyapaşa Hastanesi’nde tanıştığım bir madenci ağabey de vefat etti. Öyle olmamış olmasını umuyorum ama hastanede oldukça muhabbet ettiğim ve Zonguldak’a dönünce görüşme dilekleriyle ayrıldığımız o dosttan bir daha haber çıkmadı. Kozlu maden sahasında çalıştığını söylediğini iyi hatırlıyorum.

Maden işçileri, Zonguldak, 1990 Salt Araştırma, Ali Öz Arşivi

Bu kaza öncesi babam vefat etmişti. Karaciğeri ve akciğerleri çok kötü olduğu için, Zonguldak’ın ünlü Amele Birliği Hastanesi’nde bakılamamış ve İstanbul’daki Süreyyapaşa Hastanesi’ne sevk edilmişti. Ambulansla götürdük. Refakat ederken bir gün Süreyyapaşa Hastanesi önünde beni indiren dolmuşun muavini, yolculardan birine benim hasta olduğumu zannetmiş olmalı ki, “Yazık! Yüzü de bembeyaz, çok zayıf, gidici,” gibi bir şey dediğini hatırlıyorum. Tam indiğim anda duymamam imkânsızdı; benden bahsettiklerine emindim. Biraz moralim bozulmuştu.

Genelde Zonguldak’tan çok sevk alan göğüs hastalıkları merkezi Süreyyapaşa Hastanesi, garip bir yerdi doğrusu. Tam karşısında, Süreyya Paşa’nın konağı olduğu söylenen yıkık dökük bir konak hatırlıyorum. Hasta bakıcılar ya da hasta yakınları, ona dua etmezsek hasta olabileceğimizi söyleyip bizi korkuturlardı.

Gerçekten de bir ayı aşkın süre veremliler koğuşunda kaldıktan sonra Zonguldak’a döndüğümde verem olduğumu öğrendim. Gece terlemeleri başlamıştı. Sabaha sırılsıklam uyanıyordum. İlginçtir, en melankolik ama bir o kadar da romantik ve sanatsal yaratım dönemimdi; verem tedavisi gördüğüm dönem. Biraz Yeşilçam havası, biraz Kemalettin Tuğcu melodramı… Hastalığın semptomları dışında “çakırkeyif” bir süreçti.

Ancak gayet iyi bir üretim içindeydim. Tasasız ve keyifle yazıp çiziyor, hayatın tüy gibi elden kayabilecek bir şey olduğunun farkına varıyordum. Zonguldak’ın 1940’larda yaşamış, yirmili yaşlarında veremden ölmüş şairlerini o zamanlar tanımıyordum. Tevfik Fikret Sokağı’n da henüz duvara Onları resmetmemiştim.

Ne ilgisi varsa, Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’nı okumuştum ama… İntihara falan girişmedim; fakat o dönemlerde “filozofsuz felsefe” yaptığımızı ve hayatı sorguladığımızı hatırlıyorum arkadaşlarla. Yani Sokrates’e falan bağlamadan: “Hayat nedir?”, “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?”…

O dönemler MEB’in Hasan Âli Yücel Klasikleri’ni, Verem Savaş’ın aşağısındaki küçük şubesinden temin ederdik. Vitrini camekândı ve yeni bir şey var mı diye, belki elli yıl önce çevrilmiş klasiklerin sergilendiği MEB Kitabevi uğrak yerlerimizden biriydi. Daha sonra “Sofist” diye bir müzik grubu kuracağımız kitabı da oradan almıştım. Kitap şimdi kayıp ama çok güzel, ne anlatıldığına dair uzunca bir giriş yazısından sonra iki sofistin karşılıklı diyaloğundan oluşan bir metindi diye hatırlıyorum. O döneme kadar okuduğum kitapların dışında bir şey olduğu için etkilenmiştim. İsmi ise o günlerde tam anlamasam da bugüne kadar aklımda kalmıştır.

“Trampetler Çalıyor”

“Sofist” müzik grubumuz, Statüstü Evler’de bir marketin deposundaydı. Sonradan müzisyenliğe devam edip hayatını bundan kazanacak olan Burak Yüce ile burada tanıştık. Marketin sahibi Bülent arkadaşımız o zamanlar henüz öğretmen olmamıştı. Bize marketin deposunu açtı.

O dönemler yerel televizyon kanalları yeni kuruluyordu, radyolar yeniydi. Ortalıkta fazla rock yapan müzik grubu da yoktu. Müzik grubunun solisti ve ilk bestesinin söz yazarıydım. İlk ve tek bestemiz ise “Trampetler Çalıyor” olacaktı: 

“Trampetler çalıyor.. Ah! Trampetler çalıyor…/ Dudaklarımız kilitlenmiş seninle/ zaman durmuş bizimle…/ Barut Kokusu geliyor bir yerden/ Sesler geliyor, kızgın, dehşet…/ Trampetler çalıyor.. Ah! Trampetler çalıyor…/ Vurulmuş olabiliriz tek kurşunla ikimiz,/ Evet, tek kurşunla vurulmuş olabiliriz./ Ama önemi yok gerçekten…/ Gerçekten… Gerçekten yok! / Dostlarımızın uyarısını işitiyor musun?/ İşitilen tek şey kuşların telaşı sanki…/ Bizi taşıyorlar, aşağılara… Evet, evet… Taşıyorlar gerçekten!/ Dudaklarıma ver bengisu, bengisu…/ Sun haydi sun… İstiyorsan ben sunarım…/ Kalbimi al hadi… Kalbimi al…/ Bak senin için çarpıyor, trampetleri bastırıyor…”

Ancak daha sonraları, sanırım o da İstanbul’da müzik yapacak olan Hakan diye bir arkadaş, bir çalışmamızda sesiyle benim nefesimi öyle bir tüketti ki solistlikten soğudum. Yani müzik benim işim değildi. Çizime geri dönmeliydim. Döndüm. Fanzin falan yapmaya başladım.

Zaman değişirken

Taşradaysanız bir şeyleri hep keşfedersiniz. İlk keşfeden sizmişsiniz gibi gelir; çünkü o dönemler internet olmadığı için doğrulatacak az sayıda kaynağa sahipsinizdir. Dolayısıyla fotokopinin iyice yaygınlaştığı o dönemlerde, fotokopiden dergi yapma fikrinin “fanzin” olduğunu bile bilmiyorduk. Ama elde Gırgır, Çarşaf, Fırt, Limon gibi dergiler vardı ve asıl amaç onlara benzemek, ama kendi sesimizi oluşturmaktı.

Çünkü farkında değildik ama doksanların başlarında dünya hızlı bir dönüşüm içindeydi. Uzak sandığımız kıtalar, yakınımıza gelmeye başlamıştı. Televizyon kanalları çoğalmış, video çıkmıştı. İlk fanzinimizi yaptığımız, resim öğretmeni olacak çizgi romancı arkadaşım Kerim Boz ise Zonguldak’ta ilk bilgisayar alanlardan biriydi hatırladığım kadarıyla. O zamanlar belki sadece yazmaya yarıyordu; bir de CD ile film seyretmeye… Tabii işlemci yeterince güçlüyse.

Daha sonraları Tekel Güzel Sanatlar Galerisi önünde, Kerim’in de büyük katkısıyla korsan CD satmışlığım bile vardır. Biraz “yarım akıllı” bir çocuk gelip iki de bir Sylvester Stallone filmleri sorup duruyordu. Özel bir şeyler arayanlar olduğunu da fark etmiştim ama onlardan yoktu. Öyle olmadığı için belki işi büyütemedim ama bir tezgâhın başında, korsan gibi diken üstünde beklerken yaşanan heyecanı da tattım.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin