İlk bölüm için tıklayınız.

İkinci bölüm için tıklayınız.

Üçüncü bölüm için tıklayın.

Bana hayatımın en güzel yazını yaşatmıştı koyunlar. Günlerce, haftalarca onlar sayesinde adanın en güzel yerlerinde, tepelerinde, insandan uzak kuytularında, denize yakın çalılıklarında, sanki biraz cesaret etse ormanlaşacak fundalıklarında dolaşmış, yüz, belki yüzlerce yıllık ağaçların dallarına tırmanıp orada yuva yapmış bir kuş gibi doğallıkla etrafı seyretmiş, gölgelerde uyuklarken anne babam ve kardeşlerimle bir arada olduğum rüyalar bile görmüş, kendimi ilk kez bu kadar hür, zincirsiz, dünyanın içinde, dünyaya ait hissetmiştim. Onlar sayesinde evden uzak olmanın, bir mevsimi daha çıkarıp çıkarmayacağını bilmediğim babamı orada, geride, nasıl olduğundan, ne yaptığından bihaber bırakmışlığın sızısını unutabilmiş, daha doğrusu dışarıya göstermeyi kendime yasakladığım, göstermediğimi sandığım kederimle bir başıma kalabilmiş, koğuşun, yemekhanenin, bahçenin çocuk seli içinde sürüklenen yalnızlığımın yüreğimi bir oraya, bir buraya savuran dalgalanmalarından sıyrılabilmiştim.  

Koyunları seviyordum. Her birini tek tek tanıyıp her birine kalbimde ayrı bir duygu haznesi açtığımdan değil, birini diğerinden ayırt etmek o kadar kolay değildi ya da ben dikkatimi o kadar veremiyordum ama nihayetinde güzel hayvanlardı. Hoş, güzel olmaları da şart değildi, işte öyle, doğmuşlardı, vardılar, sessiz, masumdular. Çekik gözlerini, sevimli, ıslak, kimi zaman akan burunlarını, tebessüm eder gibi kavislenen ağızlarını, önlerine serdiğimiz samanı yemek için sabırsızlıkla itişmelerini, kıçlarından aşağı zeytin tanelerini umursamazca bırakmalarını, kampa komşu yazlıkçıların durmadan şikâyet ettiği o yoğun kokularını seviyordum. İnsanlara uzaktım, onlardan daima uzak olmak istiyordum, onlarsa insan değildi ve insanlara yakın olmak için çaba sarf ediyor gibi de görünmüyorlardı, sırf bu kadarı bile onları sevmem için yeterliydi. Sokaklarda dolaşan köpekleri, kedileri, adada sıkça karşıma çıkan tavşanları, tepemizdeki martıları, babam beni adaya getirirken bindiğimiz vapurla yarıştıklarını gördüğüm yunusları da bu yüzden sevmiyor muydum? İlk sokulan, ilk adımı atan asla onlar olmuyor, insanlara daima önce şüphe ve kaygıyla, onlardan kötü bir şey geleceği öngörüsüyle bakıyorlardı. Birbirimize benziyorduk, onları anlamak benim için kolaydı.

Veli Usta’ya yardım etmekteki hevesimin, neredeyse başka hiçbir konuda sahip olmadığım cevvalliği kasap çıraklığı ve çobanlıkta göstermemin ne anlama geldiğini ise bilmiyordum. Koyunlar kesilirken duyduğum heyecan onlara karşı hissettiklerimle nasıl bu kadar taban tabana zıt olabiliyordu? Bunları düşünmemiştim. Nasıl düşünebilirdim, sonuçta ben küçük bir çocuk değil miydim? Eğer o Tanrı’nın kuzusuysa, ben de en azından otuz üç yaşında koca bir adam olan İsa kadar Tanrı’nın kuzusu değil miydim? Bunlar boyumdan büyük sorulardı, hem de etrafımda kimsenin, boyu benden çok büyük olanların dahi sormadığı sorulardı. Koyunların kesilmesine yardım ederken kendimi önemli, cesur, bir işe yarar hissediyordum. Kasap çırağı değilken hiçtim, kapkara, üzerine hiç ışık düşmemiş yanık bir fotoğraf filmiydim. Koyunların bile onları birbirinden ayıran, kim bilir hangi celebin işareti olan türlü türlü renkte boyaları vardı. Ben çocuk sürüsünün içinde kayboluyor, yok oluyor, görünmezleşiyor ve dünya yüzünden silinip gitmekten, sesimi kimseye duyuramamaktan korkuyordum. Hoş, bir sesim var mıydı, ondan bile emin değildim. Küçük sürünün küçük çobanı olduğum zamanlarsa ben bendim, biriydim, bir şeydim. Tuhaftı ama neticede insanlardan uzaklaşıp koyunlara yaklaştıkça kendimi biraz daha insan hissediyordum. 

Onlara bakmayı, onları otlatmayı, onlarla olmayı sevip onların ölmesinden, öldürülmesinden, onların parçalara ayrılmasından zevk alabildiğime göre içimde saf bir kötülük olmalıydı. Ama kendimi bir katil, bir hain, kötü ve acımasız biri gibi de hissetmiyordum. Yolunu kaybetmiş bir çocuktum sadece, bütün çocuklar kadar yolunu kaybetmiş bir çocuk. Hem koyunları hem onların öldürülmesini sevmiştim ve beni ancak İbrahmet’in beceriksiz açgözlülüğü, para hırsı irkiltmişti. Koyunlar yaşamak istiyorlardı, bir canları vardı, sahip oldukları tek can oydu ve ona sıkı sıkıya bağlıydılar. Bunu görmezden gelmeye o kadar alışmıştık ki o can sadece bize sunacakları bir armağandı gözümüzde. Belgesellerde vahşi hayvanlar ceylanları sadece aç karınlarını doyurmak için öldürüyordu, bizse karnımız tok olsa da öldürüyorduk. Gözüme masum görünen Veli Usta’nın marifeti, işi İbrahmet’ten çok daha hızlı, çok daha ustaca yapmasıydı, becerisi elinin çabukluğu, sırrı ise sessizliği, ciddiyeti, can alıcılığının üzerini duayla, sözde hayvana duyduğu saygıyla örtebilmesiydi. Bir sihirbaz gibi gözümüzü bağlıyor, cinayetin cinayet gibi değil, aksine, mübarek bir şey gibi görünmesini sağlıyordu. 

Ertesi sabah Veli Usta’ya artık çobanlık da, kasap çıraklığı da yapmak istemediğimi söyledim. İbrahmet’in dün koyunlardan birini alıp götürdüğünü biliyordu, belli ki kızmıştı ama orada olup bitenden habersizdi. Kampa geldiğim ilk günden beri birini gammazlamanın en büyük suç ve günah olduğunu öğrenmiştim, bütün büyük çocuklar bunu söylüyor, birini gammazlarsak bizi nasıl döveceklerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. İbrahmet’i gammazlayamazdım, gammazlarsam o beni dövemezdi, izin vermezlerdi ama yine de bunu yapamazdım, ondan daha masum değildim.

Veli Usta bana baktı, gözlerini gözlerime dikti, orada ne gördüğünü, ona nasıl baktığımı bilmiyorum. Sadece dikildim ve korksam da, benliğimin her zerresiyle kaçıp gitmek istesem de gözlerimi gözlerine ondan fazlasını bildiğimi ve bunu onunla asla paylaşmayacağımı söylemeye çalışarak diktim. Baktı, baktı, elinin tersiyle git işareti yaptı. Suratı allak bullak olmuştu, bir anlığına orada bir tiksinti ifadesi gördüm. Onu hayal kırıklığına uğrattığımı biliyordum ama özgürlüğümden vazgeçmekten şikâyetçi değildim. Birkaç saniye daha durduktan sonra arkamı dönüp gittim.

Öğle yemeğine doğru ortalığı bir anda bağırış çağırış kapladı. Çocuklar heyecanla arka kapıya doğru koşturmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan ben de onların arasına katıldım. İtişip kakışarak merdivenleri çıktığımda nefes nefese kalmış onlarca çocuğun arka avluda dikildiğini gördüm. Herkes oraya doluşunca birden çıt çıkmaz oldu, her şey, herkes dondu. Ağılı çepeçevre saran bodur ağaçların sık dallarından yükselen ağustos böceği cırıltısından başka ses duyulmuyordu. Arkalara geçip yüksek bir yere çıkınca herkesin baktığı tarafta ne olduğunu görmeye başladım. 

Veli Usta koyunların hepsini kapının önündeki boşluğa getirmişti. Bütün sürüyü. Sırayla her birini tutuyor, deviriyor, demir kapıya astığı upuzun bir sicimi çekip ayaklarını bağlıyor, sonra diğerine geçiyordu. En önde sürünün başı olan koç vardı. Duvarın içinde bir göze zulaladığı bıçak takımını çıkardı, koyunları birkaç saniye arayla ve sırayla boğazladı. Duasız, sadece arada yükselen zayıf, şaşkın melemeler eşliğinde. Bıçağı ağır çekimdeki bir makineli tüfek gibi işledi. Koyunların boynundan akan kan, kapının önünde toplandı, toplandı, sonra taşıp yokuş ayağı, deniz yönüne akmaya başladı. Toprakla ve taşla tıkanıp duracağı, katılaşıp daha fazla akamayacağı yere kadar gidecek, kimse bu kanın nereden geldiğini anlamayacaktı.  

Veli Usta doğruldu, gözleri ona hayranlık ve korkuyla bakan çocuk kalabalığını taradı. Beni bulduğunda gözbebeklerinde bu kez tiksinti değil aşina olmadığım bir ifade vardı, gözleri buz mavisiydi. Başını çevirdi, öldürdüğü koyunlara baktı, her birinin nefesinin kesildiğine emin olduğu anda boynuzu benekli koçun başını gövdesinden ayırmaya girişti. Sonra sıra diğerlerine gelecekti. Başımı göğe çevirdim, bembeyaz bulutlar bir yere yetişmek ister gibi hızlı hareket ediyordu. 

Çocuklar, abilerden biri gelip onları bağıra çağıra yemekhaneye götürene kadar hiç konuşmadan öylece dikildiler. Akıntıya karşı aralarından bir hayalet gibi seğirtip yatakhaneye gittim, ranzama çıktım, gözlerimi kapadım. Hazır ola geçip uykunun beni almasını, bulutların gittiği yere götürmesini diledim.  

-SON-

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin