Esad’ın düşüşünün ardından Suriye’de tablo hâlâ sisli. On yıllar boyunca baskı ve diktatörlüğün pençesinden kurtulmayı bekleyen halk, bugün kendisini, Nusra Cephesi cübbesini çıkardığı rahatlıkla kravat takan bir iktidarın karşısında buluyor. Bu hızlı dönüşüm Suriyelilerde kuşku yaratıyor. Pek çok kişi, haklı olarak, bunun iktidarın yönetim üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştırmak için benimsediği taktiksel bir adım olabileceğini ve gerçek yüzün daha sonra ortaya çıkacağını düşünüyor.
Öte yandan uluslararası tablo, güçlü bir koordinasyona ve çıkarların kesişmesine, hatta bazı dosyalarda bir tür suç ortaklığına işaret ediyor. Şam yönetimi, bu satranç tahtasında, kendisinden daha büyük güçlerin oynattığı bir piyonu andırıyor. Ülke ise zaman zaman, uluslararası aktörlerin güçleri ve çıkarları ölçüsünde paylaştığı büyük bir şirkete benziyor.
Bütün bunların ortasında katliamlar, kaçırmalar, mezhepsel ve dinsel temelli ihlaller bu güçlerin öncelikleri arasında görünmüyor. Dahası, bu ihlallerin bazıları farklı zamanlarda siyasi çıkarlar için bir baskı aracına dönüştürüldü.
Şam yönetimi ise bu ihlalleri görmezden gelmeyi, etkisini hafifletmeyi, inkâr etmeyi ya da şüpheyle karşılanır hale getirmeyi tercih etti. Suriyeli yetkililer dış dünyaya kendilerini daha ılımlı bir yüzle yeniden sunarken, içeride başka sorular giderek daha fazla gündeme gelmeye başladı: Özgürlükler ne olacak? Din ile devlet arasındaki ilişki nasıl kurulacak? İktidar nasıl bir toplum inşa etmek istiyor?
Ve bütün bu tartışmaların ortasında, bir kez daha en fazla etkilenenlerin başında kadınlar geliyor. Ancak Suriyeli kadınların tek ve ortak bir gerçekliğinden söz etmek, bugünkü tabloyu fazlasıyla basitleştirmek olur.
Suriyeli kadınlar, farklı gerçeklikler
Bugün Suriye’de kadınların karşı karşıya kaldığı sorunlar aynı değil. Korkular, ihlaller, talepler ve öncelikler; yaşanılan bölgeye, siyasi çizgiye, hatta kadının mensup olduğu mezhebe göre değişiyor.
Örneğin nüfusun çoğunluğunun Alevi olduğu sahil bölgesinde, son dönemde kadınların yaşadığı korkunun önemli bir bölümü kadın ve kız çocuklarının kaçırma olaylarıyla bağlantılı. Bu korku, kadınların gündelik hayatının her alanına yansıyor: Eğitimlerine, çalışmalarına, hareket özgürlüklerine ve hatta kamusal alanla kurdukları ilişkiye.
Buna karşılık, yıllarca Esad’ın kontrolü dışında kalan Suriye’nin kuzeyi gibi bölgelerde farklı bir tablo var. Kadınların uzun yıllar boyunca sivil toplumda ve medya alanında aktif olduğu bu bölgelerde, birçok kadın bugün rejimin düşüşünden sonra bir kenara bırakıldıklarını ve başkentte yeniden kurulan kamusal alandan sistematik biçimde dışlandıklarını söylüyor. Kayırmacılığın yeniden belirleyici hale geldiğine dikkat çekiyorlar.
Feminist aktivist Rula Rakbi, geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada bu durumu belki de en özlü biçimde şöyle ifade etti: “Geçiş döneminin en büyük risklerinden biri, iktidardaki kişileri değiştirirken iktidarın kullanılma biçimini değiştirmemektir.”
Daha önce Özerk Yönetim’in bulunduğu, etnik ve dini yapının daha çeşitli olduğu bölgelerde ise kadınlar başka bir kaygı taşıyor: Merkezi devletin yeniden inşa edilmesinin, geçtiğimiz yıllarda elde ettikleri kazanımları ortadan kaldırmasından endişe ediyorlar.
Bu nedenle “Suriyeli kadın” ifadesi bazen gerçekliği anlatmak için fazlasıyla geniş kalıyor. Şam’daki bir kadın, Lazkiye’deki, Süveyda’daki, İdlib’deki ya da Rakka’daki bir kadınla aynı deneyimi yaşamıyor. Yerel yönetim değişiyor, toplumsal yapı değişiyor; ihlallerin niteliği ve kadınlara bırakılan özgürlük alanı da buna göre farklılaşıyor.
Ancak bütün bu farklı deneyimleri ortaklaştıran bir nokta var: Kadınlar toplumun her yerinde görünürken, geleceklerinin yeniden şekillendirildiği karar mekanizmalarında neredeyse aynı ölçüde görünmezler.
Peki feminizm nerede?
Bu ölçekte bir siyasi geçiş sürecinde, Suriye feminist hareketinin yeni devletin nasıl şekilleneceğine ilişkin tartışmaların temel aktörlerinden biri olması beklenirdi. Ancak gerçek bundan daha karmaşık.
Suriye feminizmi görece genç bir hareket. Ana hatları savaş yıllarında ancak belirginleşmeye başlamışken, yerinden edilme, siyasi ve coğrafi bölünme hareketi parçaladı. Feminist mücadele ülke içi ile ülke dışı, eski rejimin kontrolündeki bölgeler ile muhalefet bölgeleri ve sonrasında da farklı sığınma ve diaspora ülkeleri arasında dağıldı.
Bu parçalanma yalnızca örgütlenme kapasitesini zayıflatmadı; feminist aktivistler arasındaki deneyim ve öncelik farklılıklarını da derinleştirdi. Aynı zamanda “feminizm” kavramının kendisine yönelik ciddi bir hassasiyet oluştu. Kavram bazı çevrelerde hak temelli anlamının ötesinde siyasi ya da kültürel çağrışımlarla yüklendi.
Suriye feminizmi bugün örgütlü, kitlesel bir hareketten çok bireysel seslerle görünür durumda. Bu dönemde sesini yükselten kadınların önemli bir bölümü karalama, hedef gösterme, kışkırtma ve hatta tehditlerle karşı karşıya kaldı. Ayrıca savaşın ve kutuplaşmanın tükettiği bir toplumda kadınların taleplerini ikinci plana itmek ve bunları “devlet kurulduktan sonra” ele alınabilecek meseleler gibi sunmak oldukça kolay. İşte en tehlikeli fikirlerden biri de bu. Çünkü geçiş dönemlerinde ertelenen hakların daha sonra kendiliğinden geri geleceğinin hiçbir garantisi yok. Bugün yasalara, kurumlara ve kamusal dile yerleşen uygulamalar, yarın değiştirilmesi çok daha zor bir gerçekliğe dönüşebilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca kaç feminist aktivistin ya da kaç kadın örgütünün bulunduğu değil. Asıl mesele, kadınların devletin biçimi, hukuk, eğitim, çalışma hayatı ve özgürlükler üzerine yürütülen tartışmalarda gerçekten ne kadar söz sahibi olabildiği.
Buna bir de ataerkil değerleri içselleştiren, kadın üzerindeki baskıyı yeniden üreten kadınlar ekleniyor. Daha çarpıcı olan ise bunun örneklerine iktidarın merkezinde de rastlanabilmesi. Bunun en görünür örneklerinden biri Ayşe Ed-dibs olabilir. Geçici yönetim tarafından Kadın İşleri Ofisi’nin başına getirilen Ed-dibs, daha sonra geçiş dönemi cumhurbaşkanının Meclis’in üçte birini oluşturan listesi üzerinden Parlamento’ya girdi. Ed-dibs kadının fıtratının ve önceliklerinin evi, eşi ve çocuklarıyla ilgilenmek olduğunu söyleyerek tartışma yaratmıştı.
Var ile yok arasında siyasi temsil
Siyasi temsil, kadınların yasalar yazılırken, kurumlar kurulurken ve hükümetin öncelikleri belirlenirken masada olması demektir. Kadınların bu alanlarda bulunmaması, ihtiyaçlarının ve haklarının sınırlarının onlar adına başkaları tarafından tanımlanması anlamına gelir.
Bu yüzden mesele yalnızca sayılardan ve koltuklardan ibaret değil. 23 bakandan yalnızca birinin kadın olması ve Halk Meclisi’nin 206 üyesinden yalnızca 22’sinin kadın olması, geçiş yönetiminin bu meseleye nasıl yaklaştığına dair önemli bir gösterge. Resmî siyasi haber ve etkinlik fotoğraflarına hızlıca bakmak bile kadınların ne kadar sınırlı bir yer tuttuğunu görmeye yetiyor.
Makyaj ile peçe arasında
Yeni iktidarın göreve gelmesinden bu yana, kadınların kişisel hayatlarının farklı alanlarına müdahale eden kararlar, genelgeler ve uygulamalar peş peşe gündeme geldi. Kadın memurların makyaj yapmasının yasaklanmasından oryantal dans kurslarının engellenmesine, “mütevazı” deniz kıyafetlerinin tarif edilmesinden bazı alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrılmasına, üniversite ve okullara kadar ulaşan dini tebliğ kampanyalarına kadar uzanan geniş bir liste söz konusu.
Bunların tamamı merkezi iktidarın doğrudan aldığı resmî kararlar olmasa da, bu durum onları iktidardan bağımsız ya da birbirinden kopuk hale getirmiyor. Çünkü mesele yalnızca “Bu kararı kim aldı?” sorusuyla sınırlı değil. Kim izin verdi? Kim sessiz kaldı? Devlet ne zaman müdahale etmeyi, ne zaman müdahale etmemeyi seçiyor? Devletin bu tercihleri, söz konusu uygulamaların toplumu yavaş yavaş, sessizce yeniden şekillendirmesine alan açıyor.
Bunun en güncel örneklerinden biri, “Şeyh ez-Zehebi” adıyla bilinen kişinin aylardır ülkenin farklı bölgelerinde yürüttüğü dini tebliğ kampanyası. Kampanya, farklı toplumsal kesimlerden kadınları hedef alıyor ve ücretsiz peçe ile “şer’i kıyafet” dağıtıyor.
Her seferinde kampanyaya katılan kadınların sayısı birkaç düzineyi geçmese de, kampanyayı yürüten yabancı uyruklu radikal vaizin ülkede son derece rahat ve özgüvenli biçimde hareket etmesi geniş bir tartışma yarattı. Tartışma yalnızca kampanyanın hukuki açıdan meşruiyetiyle sınırlı kalmadı; iktidarın bu faaliyetle ilişkisinin ne olduğu sorusuna kadar uzandı. Kampanyanın güvenlik görevlilerinin resmî koruması eşliğinde dolaşması ve üniversite kampüsleriyle devlet okulları da dahil olmak üzere kamusal alanlarda rahatça faaliyet göstermesi bu soruları daha da büyüttü.
Buradaki asıl tehlike, bir kamu kurumunun kadınlara dair belirli bir görünümün “en iffetli” ve “en doğru” model olarak sunulduğu bir alana dönüşmesi. Kadınlar üzerindeki vesayetin tebliğ, gelenek ya da ahlak söylemi üzerinden üniversitelere ve kamu kurumlarına sızması.
Ancak asıl çarpıcı çelişki, devletin gücünü nerede gösterdiğine ve nerede ortadan kaybolduğuna baktığımızda ortaya çıkıyor.
Bir kadın memurun makyajı ya da bir dans kursu söz konusu olduğunda güçlü biçimde kendini gösteren devlet; bir kadın kaybolduğunda, bir aile kızını aradığında ya da bir kadın kaçırıldığını ve cinsel şiddete maruz kaldığını söylediğinde neredeyse görünmez hale geliyor.
Kadınlar kaçırıldığında
Birkaç gün önce Hala Nevres İbrahim bir video kaydı yayımlayarak Mayıs 2025’te çocuğuyla birlikte kaçırıldığını, 23 gün boyunca alıkonulduğunu ve bu süre içinde işkenceye ve cinsel şiddete maruz kaldığını anlattı. Kendisini kaçıran kişilerin Genel Güvenlik üniforması giydiğini söyledi.
Hala, tutulduğu süre boyunca işkence ve cinsel saldırıya maruz kaldığını, çocuğundan ayrı bırakıldığını ve bulunduğu yerde başka kadınlara uygulanan işkence sesleri duyduğunu anlattı. Ayrıca serbest bırakılmadan önce kendisini alıkoyanlardan biriyle evlilik sözleşmesi imzalamaya zorlandığını, bunu reddettiğinde saçlarının ve kaşlarının tıraş edildiğini söyledi.
Daha sonra ailesinden, fidye karşılığında serbest bırakıldığını ve aileye olayla ilgili tüm paylaşımları silmeleri için tehdit yöneltildiğini öğrendiğini ifade etti.
Hala’dan önce de Vela el-Mahmud bir video yayımlamış, kaçırılmasını ve uğradığı saldırıyı adını açıkça verdiği bir güvenlik yetkilisine bağlamıştı. Ancak ilgili kurumlar her iki vakaya ilişkin de herhangi bir adım atmadı.
Bu noktada, “Mağdurlar yetkili makamlara şikâyette bulundu mu?” sorusunun kendisi sorunlu hale geliyor. Asıl sorulması gereken şu: Fail olduğu iddia edilen kişi doğrudan güvenlik kurumlarının içindeyken, mağdurları gerçekten koruyabilecek güvenli bir hukuki yol var mı?
Dahası, şüphelerin mağduru korumak, olayları soruşturmak, sonuçları kamuoyuyla paylaşmak ve sorumlulardan şeffaf biçimde hesap sormakla yükümlü olan devletin kendisine yöneldiği bir tabloda, şikâyette bulunmanın ne kadar güvenli ve anlamlı olduğu da ayrı bir soru.
Hala ve Vela ne yazık ki uzun bir listenin yalnızca en yeni iki ismi. Kadınların, özellikle de Alevi kadınların kaçırılmasına ilişkin vakalar bir buçuk yılı aşkın süredir devam ediyor.
Uluslararası Af Örgütü, 2025’te 36 Alevi kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığı ya da kaybolduğuna ilişkin güvenilir bildirimler aldığını ve bunlardan sekizini ayrıntılı biçimde belgelediğini açıkladı. Birleşmiş Milletler uzmanları da 38 Alevi kadın ve kız çocuğuna ilişkin bildirimlerden söz etti. Birçok vakada aileler, etkili bir takip yapılmadığını ya da soruşturmaların yetersiz kaldığını anlattı.
Yaşamı yeniden düzenleyen korku
Bu durumların en ağır sonuçlarından biri, etkinin yalnızca doğrudan mağdurlarla sınırlı kalmaması, korku binlerce başka kadının hayatına yayıldı ve gündelik yaşamlarını fiilen yeniden düzenlemeye başladı.
Suriye’nin sahil bölgesinde üniversite öğrencileri artık ulaşım biçimlerini değiştirdiklerini, üniversiteden daha erken ayrıldıklarını ve geç saatlerdeki derslere katılmaktan kaçındıklarını anlatıyor. Bazı aileler kızlarının eğitimlerini dondurmayı düşündü. Bazı öğrenciler ise ailelerine önceden mesaj bıraktı: “Eğer kaybolursam, kendi isteğimle gittiğime inanmayın.”
Böylece kadını kamusal alandan uzaklaştırmak için dışarı çıkmasını yasaklayan tek bir karar almaya bile gerek kalmıyor. Kendisini güvende hissetmemesi yeterli.
Sonuç olarak yeni Suriye yalnızca onu kimin yönettiğiyle ölçülmeyecek. Kadınlarına özgür ve güvenli bir hayat için ne kadar alan açtığıyla da ölçülecek. Belki de bugün kadınların yaşadıkları, önümüzde şekillenen ülkenin nasıl bir yer olacağına dair en açık göstergelerden biri.
سوريا الجديدة: مرآة البلاد نساؤها
يبدو المشهد في سوريا ضبابياً بعد سقوط الأسد. فالشعب الذي تاق، على مدى عقود، إلى التحرر من قبضة الاستبداد والديكتاتورية، يجد نفسه اليوم وجهاً لوجه أمام سلطة عقدت ربطة العنق بالخفة نفسها التي خلعت بها عباءة جبهة النصرة. وتثير هذه الخفة ريبة السوريين، إذ يعتقدون، محقّين، أنها قد تكون إجراءً تكتيكياً تعتمده السلطة لإحكام قبضتها على الحكم، قبل أن تكشف لاحقاً عن وجهها الحقيقي.
في المقابل، يوحي المشهد الدولي بدرجة عالية من التنسيق وتقاطع المصالح، بل وحتى بالتواطؤ في بعض الملفات. تبدو سلطة دمشق، ضمن رقعة الشطرنج هذه، أشبه ببيدق تحرّكه قوى أكبر منها. وتبدو البلاد أحياناً كشركة ضخمة يتقاسمها الشركاء الدوليون، كلّ بحسب حجمه وقوته ومصالحه.
وسط ذلك كله، لا تبدو أخبار المجازر والخطف والانتهاكات المذهبية والطائفية في مركز اهتمام هذه القوى. بل أكثر من ذلك، جرى استخدام بعضها، في أكثر من مناسبة، كورقة ضغط لتحقيق مصالح سياسية.
أما سلطة دمشق، فقد أتقنت خلال الفترة الماضية تجاهل كثير من هذه الانتهاكات، أو تمييعها، أو إنكارها والتشكيك فيها. وفي الوقت الذي كان فيه المسؤولون السوريون يعيدون تقديم أنفسهم للعالم بصورة أكثر اعتدالاً، كانت في الداخل تتوسع أسئلة من نوع آخر: أسئلة عن الحرّيات، وعن الدين والدولة، وعن شكل المجتمع الذي تريد السلطة بناءه.
وفي قلب كل ذلك، كانت النساء مرة أخرى في الصفوف الأولى للمتضررين. لكن القول إن هناك واقعاً واحداً للنساء السوريات سيكون تبسيطاً شديداً للمشهد.
نساء سوريات، ووقائع مختلفة
لا تواجه النساء في سوريا اليوم التحديات نفسها. تختلف المخاوف والانتهاكات، وبالتالي المطالب والأولويات، تبعاً للمنطقة أو للخط السياسي أو حتى للطائفة التي تنتمي إليها المرأة. في الساحل مثلاً، حيث الأغلبية العلوية، ارتبط جزء كبير من الخوف خلال الفترة الماضية بأخبار فقدان النساء والفتيات واختطافهن، وبالشهادات التي خرجت إلى العلن عن انتهاكات جسدية وجنسية. وانعكس ذلك على تفاصيل الحياة اليومية للنساء، على الدراسة والعمل والتنقل، وحتى على علاقتهن بالفضاء العام.
بينما في مناطق أخرى، كالشمال السوري الذي كان خارج سيطرة الأسد لسنوات، وحيث نشطت النساء خلال سنوات طويلة في المجتمع المدني والعمل الإعلامي، تتحدث النساء اليوم عن سخطهنّ بسبب التخلي عنهن بعد سقوط النظام وإقصائهن بشكل ممنهج عن الفضاء العام الذي يُعاد تشكيله في العاصمة. وتشرن إلى أن المحسوبيات هي من تسيطر على المشهد من جديد. وربما اختصرت الناشطة النسوية رولا الركبي ذلك خلال كلمتها أمام مجلس الأمن حين قالت إن “أحد أكبر مخاطر المرحلة الانتقالية هو أن نغيّر الأشخاص في السلطة من دون أن نغيّر طريقة ممارسة السلطة”
وفي مناطق الإدارة الذاتية سابقاً، حيث التركيبات القومية والدينية المختلفة، تخشى النساء أن تؤدي إعادة تشكيل الدولة المركزية إلى خسارة مكتسبات حققنها خلال السنوات الماضية.
إذاً، تبدو كلمة «المرأة السورية» أحياناً أوسع من أن تصف الواقع، لأن امرأة في دمشق لا تعيش التجربة نفسها التي تعيشها امرأة في اللاذقية أو السويداء أو إدلب أو الرقة. تختلف السلطة المحلية، وتختلف البنية الاجتماعية، وتختلف معها طبيعة الانتهاكات، وكذلك مساحة الحرية المتاحة. لكن نقطة واحدة تجمع كثيراً من هذه التجارب: النساء موجودات بكثافة في المجتمع، وغائبات بالقدر نفسه تقريباً عن الأماكن التي يُعاد فيها رسم مستقبلهن.
وأين النسوية؟
في لحظة انتقال سياسي بهذا الحجم، كان يُفترض بالحركة النسوية السورية أن تكون واحدة من القوى الأساسية المشاركة في النقاش حول شكل الدولة الجديدة. لكن الواقع أكثر تعقيداً. فالنسوية السورية حديثة التشكّل نسبياً، وملامحها بالكاد تبلورت خلال سنوات الحرب، قبل أن يشتتها النزوح والانقسام السياسي والجغرافي، ويقسمها بين الداخل والخارج، وبين مناطق سيطرة النظام السابق ومناطق المعارضة، ثم بين بلدان اللجوء والشتات.
هذا التشتت لم يضعف قدرتها التنظيمية فقط، بل عمّق أيضاً اختلاف التجارب والأولويات بين الناشطات والفاعلات النسويات. وفي الوقت نفسه، نشأت حساسية متزايدة تجاه مصطلح «النسوية» نفسه، وصار يُحمّل في بعض البيئات دلالات سياسية أو ثقافية تتجاوز معناه الحقوقي. وفي مجتمع أنهكته الحرب والاستقطابات، يصبح من السهل دفع قضايا النساء إلى الهامش، وتصويرها بوصفها مسائل ثانوية يمكن تأجيلها إلى ما بعد «بناء الدولة». وهذه واحدة من أخطر الأفكار، فالحقوق التي تؤجَّل في المراحل الانتقالية لا تعود بالضرورة لاحقاً، وما يتم تثبيته اليوم في القوانين والمؤسسات والخطاب العام قد يتحول غداً إلى واقع يصعب تغييره.
تبدو النسوية السورية اليوم ممثلة بأصوات فردية أكثر منها كتلة جماهيرية منظمة، ومعظم النساء اللواتي رفعن أصواتهن في هذه المرحلة استُهدفن بالتشهير والتحريض، بل وحتى بالتهديد. لذلك لا يتعلق السؤال بوجود عدد من الناشطات النسويات أو المنظمات النسائية فحسب، بل بقدرة النساء على التأثير فعلياً في النقاش حول شكل الدولة والقانون والتعليم والعمل والحريات.
يضاف إلى ذلك الذكوريات أو «المهاجرات جندرياً» اللواتي يُعدن إنتاج الاضطهاد ضد المرأة من خلال تطبيعهن لفكرة التفوق الذكوري وتبنّيهن للأدوار النمطية المنوطة بالمرأة. والأخطر أننا قد نجد أمثلة على هذه الحالات في قلب السلطة نفسها، أبرزها مثال عائشة الدبس، التي عيّنتها السلطة المؤقتة رئيسة لمكتب شؤون المرأة في إدارتها السياسية، قبل أن يمنحها الرئيس الانتقالي مقعداً في مجلس الشعب ضمن قائمته التي تشكل ثلث المجلس. كانت عائشة الدبس قد أثارت الجدل قبل أشهر بتصريحها حول أن فطرة المرأة وأولوياتها هي العناية ببيتها وزوجها وأطفالها.
تمثيل سياسي هزيل
التمثيل السياسي يقتضي أن تكون النساء موجودات حين تُكتب القوانين، وحين تُبنى المؤسسات، وحين تُحدَّد أولويات الحكومة. وغياب النساء عن هذه المساحات يعني أن آخرين سيتولون تعريف احتياجاتهن وحدود حقوقهن نيابة عنهن. لذلك فالمسألة ليست مجرد أرقام ومقاعد: فوزيرة واحدة من أصل 23 وزيراً، و22 امرأة من أصل 206 أعضاء في مجلس الشعب، تخبرنا الكثير عن مقاربة السلطة الانتقالية في هذا الموضوع. وبنظرة سريعة إلى صور الأخبار والفعاليات السياسية الرسمية، يمكن بسهولة ملاحظة الحضور الخجول جداً للنساء.
بين المكياج والنقاب
منذ وصول السلطة الجديدة، توالت قرارات وتعاميم وممارسات مسّت جوانب مختلفة من الحياة الشخصية للنساء، من منع مساحيق التجميل للموظفات، إلى منع دورات الرقص الشرقي، إلى تحديد لباس البحر المحتشم، إلى الفصل بين الرجال والنساء في بعض الأماكن، وصولاً إلى حملات دعوية تدخل حتى حرم الجامعات والمدارس. وحتى لو لم تأتِ كلها على شكل قرار رسمي من السلطة المركزية، فإنها أبداً ليست بمعزل عن هذه السلطة، وليست كذلك منفصلة عن بعضها بعضاً، لأن السؤال ليس فقط: من أصدر القرار؟ بل أيضاً: من سمح به؟ ومن سكت عنه؟ ومتى تتدخل الدولة، ومتى تختار ألا تتدخل؟ وكيف تفضي خيارات الدولة بشكل مباشر إلى السماح لهذه الممارسات بإعادة تشكيل المجتمع على مهل ومن دون ضجة؟
ربما من أحدث الأمثلة على ذلك الحملة الدعوية للمدعو «الشيخ الذهبي»، التي تجوب منذ أشهر مناطق مختلفة في البلاد، وتستهدف النساء من مكونات مختلفة، وتوزع النقاب و«اللباس الشرعي» بالمجّان. ورغم أن عدد النساء المشاركات في الحملة لم يتجاوز العشرات في كل مرة، فإن الأريحية والثقة اللتين يتحرك بهما صاحب الحملة، وهو داعية أجنبي متشدد، أشعلتا جدلاً كبيراً لم يتوقف عند مشروعية الحملة من الناحيتين القانونية والحقوقية، بل تجاوزهما إلى مسألة تورط السلطة فيها، خصوصاً أن الحملة تتجول دائماً بحراسة رسمية من عناصر أمنيين، وتجوب الأماكن العامة بكل راحة، بما فيها الحرم الجامعي والمدارس الحكومية.
الأخطر في كل ذلك هو أن تتحول مؤسسة عامة إلى مساحة يُقدَّم فيها شكل محدد للمرأة باعتباره النموذج الأكثر عفة واستقامة، وأن تتسلل الوصاية على النساء إلى الجامعات ومؤسسات الدولة تحت عنوان الدعوة أو التقاليد أو الأخلاق.
أما المفارقة الأقسى هي حين نرى أين تظهر قوة الدولة وأين تختفي. فالدولة الحاضرة بقوة عندما يتعلق الأمر بمكياج موظفة أو دورة رقص، تكاد تتلاشى حين يتعلق الأمر بامرأة مفقودة، أو أسرة تبحث عن ابنتها، أو ناجية تعرضت للخطف والعنف الجنسي.
حين تختفي النساء
قبل أيام ظهرت حلا نورس إبراهيم في تسجيل مصور، وروت أنها خُطفت مع طفلها في أيار 2025، واحتُجزت 23 يوماً، وتعرضت للتعذيب والعنف الجنسي. وقالت إن خاطفيها كانوا يرتدون زي الأمن العام.
قالت حلا في شهادتها إنها تعرضت للتعذيب والاعتداء الجنسي، وحُرمت من طفلها، وإنها كانت تسمع في مكان احتجازها أصوات تعذيب نساء أخريات. وتحدثت أيضاً عن محاولة إجبارها، قبل إطلاق سراحها، على توقيع أوراق عقد زواج من أحد محتجزيها، وأنهم حلقوا شعرها وحاجبيها عندما رفضت. وعلمت لاحقاً من أسرتها أنهم أطلقوا سراحها مقابل فدية مالية، وهددوا العائلة بضرورة حذف كل المنشورات المتعلقة بالقضية.
وقبل حلا، ظهرت ولاء المحمود في فيديو نسبت فيه خطفها والاعتداء عليها إلى مسؤول أمني سمّته بالاسم، لكن الجهات المعنية لم تحرّك ساكناً بخصوص أي من القضيتين. والسؤال في هذا السياق حول ما إذا كانت الناجيات قد قدمن شكوى لدى الجهات المختصة هو سؤال مختل. الأصح أن نسأل: هل من مسار قضائي آمن يحمي الناجيات حقاً حين يكون المعتدي موظفاً أمنياً من قلب السلطة؟ وما جدوى الشكوى حين تدور الشكوك حول الدولة نفسها، المنوط بها أن تحمي الضحية، وتحقق في الوقائع، وتشارك النتائج، وتحاسب بشفافية؟
حلا وولاء هما، وللأسف، مجرد اسمين حديثين في قائمة طويلة. وسلسلة خطف النساء، وتحديداً العلويات، مستمرة منذ أكثر من عام ونصف العام. منظمة العفو الدولية قالت إنها تلقت خلال 2025 تقارير موثوقة عن 36 امرأة وفتاة علوية تعرضن للخطف أو الاختفاء، ووثقت ثماني حالات بصورة معمقة. وخبراء أمميون تحدثوا عن تقارير تتعلق بـ38 امرأة وفتاة علوية. وفي حالات كثيرة، تحدثت العائلات عن غياب المتابعة أو ضعف التحقيق.
والأخطر أن الأثر لم يقتصر على الضحايا المباشرات، بل انتقل الخوف إلى آلاف النساء الأخريات، وبدأ بالفعل في إعادة تنظيم حياتهن.
في الساحل السوري، تقول طالبات إنهن بدأن يغيرن طرق تنقلهن، ويغادرن الجامعة مبكراً، ويتجنبن المحاضرات المتأخرة. بعض العائلات فكرت في تعليق دراسة بناتها، وبعض الطالبات سجلن رسائل مسبقة لأهلهن: إذا اختفيت، لا تصدقوا أنني غادرت بإرادتي.
وهكذا يمكن إقصاء المرأة من الفضاء العام من دون إصدار قرار واحد يمنعها من الخروج؛ فيكفي ألا تشعر بالأمان.
في النهاية، لن تُقاس سوريا الجديدة فقط بمن يحكمها، بل أيضاً بالمساحة التي تتركها لنسائها كي يعشن بحرية وأمان. وربما يكون ما يحدث للنساء اليوم واحداً من أوضح المؤشرات على شكل البلاد التي تتكوّن أمامنا





Bir Cevap Yazın