Her spor dalının açıkça ifade edilebilecek bir felsefesi olduğunu söylemek zor. Ancak her spor dalı beden, hareket, çevre, rekabet hakkında belli varsayımlar içerir. Bazı sporcuların disiplinleriyle ilgili benimsedikleri değerler, ilkeler ve dünya görüşleri olabilir. Bunların hiçbiri nihai değildir. Zaman içinde disiplinin yazılı olan ve olmayan kuralları ve toplumlar için ifade ettikleri değişebilir. 

Disiplinler sporcular için de biricik anlamlar taşıyabilir. Koşu, bir kişi için özdisiplin ve kendisiyle ilişkisi üzerine kurulurken başka biri için doğayla temas ya da rekabeti içerebilir. Çıkış tarihi göz önünde bulundurulduğunda çok genç olduğunu söyleyebileceğimiz ve bu tür felsefi sorgulamalara en açık disiplinlerden biri sanırım parkour. Parkour, “lifestyle sports” denilen bağımsız sporlardan biri ve statükoya karşı bir direnişi de temsil ediyor. Ancak, bu sporu yapanların güç dengelerini bazı açılardan sarsmaya çalışırken bazı açılardan da onları güçlendirdiğini söylemek mümkün. Birçok spor disiplininde olduğu gibi parkourda kökleri ne kadar marjinal fikirlere ait olursa olsun, bir süre sonra sponsorluklar tarafından yutuluyor. Bununla birlikte bence bu sporun en ilginç özelliği şehir ve bedenle ilişkisi…

Parkourun genel kabul gören tarihi, 20. yüzyılın başında bir deniz subayı olan Georges Hébert’in yerlilerin doğadaki hareketlerinden yola çıkarak bir askerî eğitim metodu geliştirmesi ve buna da doğal metot adını vermesine dayanıyor. Fransız askerî eğitimine parcours du combattant (askerî engel parkuru) olarak adapte ediliyor ve koşma, zıplama, tırmanma ve yüzme gibi temel becerileri içeriyor. 1940’larda Raymond Belle, askerlik yaptığı sırada bu eğitimden geçiyor ve bu becerileri itfaiyecilik kariyeri sırasında başarıyla kullanıyor. Oğlu David Belle de onunla antrenman yaparak bu teknikleri dövüş sporları ve jimnastikle birleştiriyor ve arkadaşlarıyla birlikte 1990’larda Fransa’da Yamakasi (güçlü beden, güçlü zihin anlamına gelen bir kelime) grubunu kuruyorlar. 

Grup içinde disiplinin ticarileşmesi ve temel felsefesinin değişmesi üzerinden ciddi bir ayrışma oluyor ve Belle Yamakasi’den ayrılarak Parkour adını verdiği, hız, verimlilik ve işe yararlık üzerinde gelişimine devam eden disipline önderlik etmeye devam ediyor. Grubunun adını da Les Traceurs, yani trasörler, iz bırakanlar, yol çizenler ya da yolu takip edenler koyuyor. Kuruculardan bir diğeri Sebastien Foucan da ayrılarak taklalar, estetik ve yaratıcılığa dayanan freerunning (serbest koşu) hareketini başlatıyor. Geri kalan yedi kurucuyu Luc Besson’un 2001 yılında yazdığı “Yamakasi” filminde izleyebilirsiniz. Onların disiplinin ismi ise hareket sanatı. Böylece disiplin üçe ayrılmış oluyor. 

bir sporcu iki yapı arasında geniş bir boşluğu aşarken havada yakalanmış. Kollar ve bacaklar ileri doğru uzanmış; sıçrayışın mesafesi ve yerden yüksekliği belirgin biçimde hissediliyor. Gökyüzünün geniş yer kaplaması, bedeni mimariden geçici olarak koparıp boşlukta asılıymış gibi gösteriyor.

Şu anda parkourun öncü sporcularına baktığımızda hibrit bir tarzı benimsediklerini söylemek mümkün. Akrobasi, taklalar, estetik, yaratıcılığı birleştiren sporcuların yanında akrobasiden uzak, borulardan kayma, çatıdan çatıya atlama, duvar inişleri, büyük boşlukları geçme gibi hareketlerle saf parkur ruhunu yaşatan sporcular da var. 

Raymond Belle, öğrendiği teknikleri itfaiyecilikte kullandığı için A noktasından B noktasına en güvenli ve seri şekilde nasıl gidileceğiyle ilgileniyor. Amaç da başkalarına yardım etmek. Bu açıdan parkourun altruistik kökenleri olduğunu söyleyebiliriz. B noktasına kazanmak için değil birini kurtarmak için ulaşmak, en azından onun uyguladığı şekliyle, disiplini oldukça istisnaî kılıyor. Modern yorumlarında ise şehri bir oyun alanına çevirmesi ve yapıları, nesneleri, engelleri amaçlarını tanımayarak bedenin sınırlarını zorlamanın araçlarına haline getirmesi bana çok büyüleyici geliyor. Bir parkourcunun hayal gücüyle bir çocuğun hayal gücü arasında nesnelerini kendi amaçları için tekrar tanımlamaları açısından birçok benzerlik var. Koltuklar, kapı kenarları, battaniyeler, sandalyeler küçüklüğümüzde nasıl dağ, çadır, siper haline geldiyse, şehrin ögeleri de parkourcular için tekrar tanımlanmaya açık, onları maceraya çağıran engellerden ibaret. 

David Belle, parkourun temelinin sahicilik olduğunu söylüyor ve bunu doğadaki hesapsız, kendiliğinden gerçekleşen sahiciliğe benzetiyor:

“Daldan dala atlayan bir gibona bakın; kendisine hiçbir soru sormaz, bir sonraki dalı nasıl yakalayacağını düşünmez. Bunu içgüdüsel olarak yapar. Her santimetrenin kesrini, her saniyenin yüzde birini hesaplayan bir sporcu gibi davranmaz. Hayvanlar bu içgüdüyü doğuştan taşırlar. Bir hayvan daha yavruyken oyun oynayarak ve alçak dallara tutunarak öğrenir […] Ardından yavrunun kendisiyle ve çevresiyle -ormanla- tam bir uyum yakaladığı an gelir. Bütün hareketleri kusursuzdur; daha iyi bir maymun olduğu için değil, ağırlığı, büyüklüğü, enerjisi ve hızı arasında kusursuz bir dengeye ulaştığı için. Hareket edişlerine baktığınızda, bu maymunların tüm potansiyellerine bütünüyle doğal bir biçimde ulaştıklarını görebilirsiniz. Her şeyi gereğinden fazla ölçerseniz içgüdünüzü kaybedersiniz. Bir atlet kadar başarılı ve verimli olabilirsiniz; fakat yolun bir noktasında hareketin gerçek doğasını, dolayısıyla sahiciliğini yitirmiş olursunuz.”

Tabii ki Belle, başından itibaren sadece içgüdülerle hareket etmekten söz etmiyor. Öncelikle kişinin bedenini tanıması, yapabildiklerini görmesi ve daha sonra bunları defalarca tekrar etmesi gerekiyor. Bir parkourcunun bugün içgüdüsel görünen hareketlerinin arkasında uzun bir alıştırma ve çalışma süreci var. Bir süre sonra, örneğin mesafeler, sayısal olarak hesaplanmayabilir çünkü beden onu tanımayı ve sayısal olmayan bir biçimde hesaplamayı öğrenir. Dolayısıyla içgüdü aslında eğitimin bedenselleşen bir sonucu haline gelir. Burada hayvandan devralınan hareketlerin kendilerinden ziyade, doğayla ya da çevreyle dolaysız bir biçimde uyum içinde olmaktır. 

Hazal Nehir isimli sporcu havada ters dönmüş durumda. Beden neredeyse baş aşağı, bacaklar yukarıda ve hareketin akrobatik yönü öne çıkıyor. Arka plandaki ağaçlar ve açık alan, hareketin şehir dokusundan çok bedensel kontrol, çeviklik ve estetik tarafını vurguluyor.

Parkour ve şehir 

Mimarlıkta kullanılan affordance (sağlarlık) kavramı, çevrenin özellikleri ile belirli bir bedenin kapasiteleri arasındaki eylem olanağıdır. Mekân ya da yapısal bir öge onu kullanacak olan kişiye nasıl kullanacağına dair verdiği ipuçları verir. Sandalye, üzerinde bana otur yazmasa da bize onun üzerine oturacağımızı söyler. Geniş bir açıklık, içinden geçilmesi gerektiğini sezdirir. Eğimli bir yüzey tırmanma eylemini çağrıştırır. Yani mekânlar ve yapısal ögeler bize onlarla ne yapacağımızı söyler ama en basit deyişle, parkourcular onları dinlemez. Parkour tamamen yaratıcı sağlarlığa bağlıdır. Mimarın nesneye yüklediği geleneksel işlevi reddeder ve nesnelerin saf fiziksel potansiyeline tekrar odaklanır. Duvar bir engel olmaktan çıkar, wall-run yapılacak ya da vault ile üzerinden atlanacak bir yüzeye dönüşür. Parkourcuların bizim engel olarak tanımlayacağımız yüzey ve ögeleri aşmaları ya da yok saymalarını izlemek insana şehirlere bambaşka bir gözle bakma imkânı sağlıyor. Ne kadar ticarileşse de (ki şu anda birçok parkour yarışması disiplinin kendisi için yapay olarak inşa edilmiş kapalı mekanlarda gerçekleştiriliyor) şehirde yapıldığı sürece parkour her zaman en azından şehrin planlanışının insana dikte ettiklerine karşı bir direniş olmaya devam edecek. Sıradan insanlar için aslında parkourcular yerçekimine de direniyorlar gibi görünüyor. Bu açıdan parkourun bir yarışmaya dönüştürülmesi gerçekten üzücü. Mutlaka tanınırlığı ve sporcuların sponsorluk almaları için faydaları var; nitekim bulunduğumuz dönemde hiçbir disiplin sponsorsuz varlığını sürdüremiyor. Ama parkourun doğal alanı şehirler olduğu gibi, şehirleri de içinde yapıları tanımayarak akıcı bir şekilde ilerlerken doğaya dönüştürüyor. “Parkour gözleri” başkalarının fark etmediği hareket olanaklarını seçebiliyor. Binalar, korkuluklar ve çatılarla karşılaştığında sıçrama çizgilerini, kavranabilir kenarları, iniş noktalarını görüyor. Betondan bir şehir çirkin görünebilir, ama eğitimli parkour gözleri için dokularıyla, yükseklikleri ve güzergahlarıyla zengin bir eylem alanına dönüşebiliyor. Bu şekilde aslında parkourcular kamusal alanı da sahiplenmiş oluyorlar. 

Parkourcu Pasha bu farklılığı şöyle ifade ediyor: “Bence parkur bir yaşam biçimidir. […] Nereye gittiğinizin bir önemi yoktur. […] Binaların çatılarını görürsünüz. Hayal gücünüz, parkuru kullanarak bu çatılardan nasıl geçebileceğinize ilişkin yollar üretir. Parkurun ne olduğunu bilmeyen insanlar bu çatılara yalnızca bakar; hayal güçleri onlarla ilgili hiçbir şey üretmez. Parkur yapanların ise […] bütünüyle farklı bir hayal gücü vardır.” Dolayısıyla parkour yapmayanlar için şehrin sundukları sınırlıdır. 

Başka bir parkourcu Micca da hareket ihtimallerinin aksi takdirde sıradan kalacak bir hayatı nasıl renklendirdiğinden söz ediyor: “İnsanların çoğunun hiç fark etmediği şeylerin kıymetini bilmeyi öğreniyorsunuz. Birisi merdivenleri ve etrafında bir sürü korkuluğu olan bir binaya girdiğinde, onun gözünde yalnızca bir binaya girmiş olur. Önünde duran şeyleri bile görmez. Bense içeri girdiğim anda heyecanlanırım. Binanın içinde ne olduğunu ya da oraya neden gittiğimi henüz bilmiyor olabilirim; ama orada heyecan verici şeylerin bulunduğunu bilirim.” 

Parkourcu yalnızca başkalarının göremediklerini görmekle kalmıyor aynı zamanda fiziksel becerilerini zaman içinde geliştirerek çevrenin kendisine sunduğu olanak alanını da genişletmiş oluyor. Birçok parkourcu bedenle ilişkilerinin parkour yapmaya başladıktan sonra nasıl değiştiklerini anlatıyorlar. Her sporda olduğu gibi parkourda da sporcunun bedeninin becerilerinin sınırları kadar kırılganlığıyla da yüzleşmesi gerekir. Dışardan bakınca yerçekimini tanımayan özgür bedenler aslında çevreyle birlikte düşünen, hareketin imkanlarını ölçen ve aynı zamanda kendi sınırlarını sürekli değerlendiren zihinle sınırlandırılırlar. 

Dijital yerlilerden önceki nesiller sokaklarda büyürken parkourla ismini bilmeden de olsa tanışıyorlardı. Çevremizle ilişkimiz çok daha yaratıcı ve özgürleştiriciydi. Parkour çocuklukta kendiliğinden gelişen ve zaman içinde kaybettiğimiz bu merakı disiplinli, bilinçli ve süreklilik taşıyan bir pratiğe dönüştürüyor. Her yerin bir oyun sahası olduğu ve düzgün düşmeyi, engelleri aşmayı, dengede durmayı ve tırmanmayı bildiğimiz bir hayatta çok daha güvende hissedebilirdik.

Kaynaklar:

Rietveld, Erik and Ronald. (2018). “Afffordances and Architecture,” eflux Architecture

Kidder, Jeffrey L. (2017). Parkour and the city: risk, masculinity, and meaning in a postmodern sport, Londra: Rutgers University Press. 

Gros La Faige, Sabine. (2009). David Belle’s parkour: Interview with the founder of the discipline. Éditions du Septième Choc. 

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin