20 Kasım 2025, Perşembe

Birinci tefrikayı okumak için burayı ziyaret edin.

İkinci tefrikayı okumak için burayı ziyaret edin.

Bir akşamüstü, çamaşır odasının yanından geçerken ince, aceleci bir tıkırtı duydum. Hemen gölgelere çekildim. Kapının altından, beyaz tüylü, minicik bir gövde geçti. Ve sonra gördüm: sağ arka bacağı yoktu. Yürümüyor, adeta bir yay gibi kendini fırlatarak ilerliyordu.

Bu, sokak görmemiş, tüyleri hâlâ oyuncak gibi kabarık bir yaratıktı. Ve kesinlikle buralı değildi. Kafes kaçkınıydı. Kokusundan anladım—talaş, kuru yem ve insan elleri.

Onu takip ettim. Koridorun sonundaki çöp şaftına gitti. Benim gibi atık toplayıcılığı bilmiyordu; kapağı nasıl açacağını öğrenmeye çalışıyordu. Tek pençemle kapağı araladım, birlikte içeri sızdık.

O akşam bulduğumuz ganimet: yarım ıslak kek parçası, yoğurt kabında kalmış limonlu çay posası, bir de ısırılmış bir salatalık. Hamstera kekin kabuğunu verdim—şekerli şeyleri seviyor belli ki, gözleri parladı. Çay posasını kendime aldım, salatalığı ortadan böldük.

İlk kez birinin yanında, çöp başında bu kadar sessizce yemek yedim. O da konuşmadı. Ama bazen sessizlik başka türlü kokar; yalnızlık gibi değil, güven gibi.

Yemekten sonra bana baktı, burnunu titretti, sonra topallayarak geldi, yanımda durdu. “Viiik” dedi. “Merhaba” dedim “ben Tekpençe Sıçrayus von Engellion.” Burnu titredi, gözleri parlaktı ama bir yorgunluk vardı bakışında. Onun gibi ufak bir sıçrayanın burada uzun süre dayanamayacağını düşündüm. Bu koridorun soğuğu, talaş kokulu odasından çok farklıydı.

“Gel,” dedim kendi kendime, sanki anlıyormuş gibi. Önce tereddüt etti. Ama ben çöp kapağını kapatıp yavaşça merdivenlere yönelince, o da topallaya topallaya peşimden geldi.

Çatıya çıktık. Asansör dairesinin paslı kapısını omzumla ittirdim, içerideki sıcak yağ ve demir kokusu yüzümü karşıladı. Halatların uğultusu hafif bir ninni gibiydi. Köşedeki karton yığınının üstüne atladım, o da zorlanarak tırmandı.

Yatacak yerimi paylaştım. O ilk başta kenara kıvrıldı, ama kısa süre sonra titremeye başladı. Tüyleri kabardı, burnu göğsüme değdi. Sonra, sanki yıllardır buradaymış gibi yan tarafıma sokuldu. Kafamı kafasının üstüne koydum ve derin bir uykuya daldım.

Sabah halatların ritmik sesi arasında gözlerimi açarken ona bir isim bulmayı düşündüm. Ben Tekpençe Sıçrayus von Engellion’um. İsmim tarih kokar, asalet fışkırtır, trajediyle harmanlanmış zafer taşır. Yanımdaki ortağımın da buna uygun bir adı olmalıydı. “Üçpençe von Ufaklık?” “Küçük Sıçrayus?” 

Tam o sırada, aşağıdan bir insan sesi geldi. İnce, biraz paniklemiş bir kadın sesi:

“Ponpon! Ponpon neredesin?!”

Bir an durdum. Gözlerim hamstera kaydı. O ise umursamaz bir ifadeyle ön patisini yalıyordu.

Demek ismi vardı: Ponpon. Ponpon adında birini yanıma yakıştıramadım ama ne yapalım. Nitekim ona yakıştığını inkâr edemezdim. Yanımda minik bir topa dönüşmüş, günlük temizliğini yapıyordu. Ona baktığımı görünce vikledi. Yani bir şey dedi ama anlamadım. İnsanlar sanıyor ki kemirgeniz diye hepimiz aynı dili konuşuyoruz. Yok öyle bir şey. Tür dediğin kendi diliyle doğar, kendi kokusuyla anlar. Mesela Ponpon iyi kalpli ama biraz salak kokuyor. Ben tahmin edebileceğiniz gibi asalet ve cesaret kokuyorum. 

Bir öğle vakti Ponpon kendi başına koridora çıktı. Peşinden gittim, çünkü 15. katta tek başına dolaşmak iyi bir fikir değildi. Asansörün yanındaki panoda bir kâğıt gördüm. Üzerinde renkli bir fotoğraf: Ponpon, elinde talaş parçaları, gözleri parlak. Altında büyük harflerle:

“KAYIP! Hamsterımız Ponpon kaçtı. Bulan lütfen 52 no’lu daireye getirsin. Çocuk çok üzgün.”

Ponpon’a baktım. “Senin insanın kayıp ilanı asmış.”  

“Viyk,” dedi, omuz silker gibi.

“Ne yapacağız?” dedim.

“Viyk viyk,” dedi. Bir yandan da gözleriyle olmayan bacağını işaret etti. Olmayan bacağına ilk kez dikkatlice baktım. Yarası tazeydi. Üstüne turuncu bir sıvı sürülmüştü. 

“Ne oldu bacağına?”

“Viiiiiyk”

“Yapma ya…”

Benim anladığım bacağını o evde kaybettiği, bu yüzden kaçtığı ve oraya dönmek istemediğiydi. Ponpon’la aynı dili konuşmuyorduk ama aynı yarayı tanıyorduk. Bir uzvun yokluğu, her türde aynı sessizlikle anlatılır. Ya da viykle. 

Ponpon’un viyk’ine karşılık ben cıtcıt dedim: “Evet, biliyorum, eksik olmak başka, esir olmak başka. Eksik kal, onurlu yaşa.”

Ponpon’u gördüğümde anladım ki arka bacak kaybı başka bir şey. Ön pençe kaybı seni sakatlar, yavaşlatır; arka bacak kaybıysa seni kelimenin tam anlamıyla yerle bir eder.

Sıçrayan dediğin arka bacaklarıyla sıçrar, koşar, kaçar. Onları kaybedince hızın gider, gölgen gider, hatta dengeni bile kaybedersin. Bir yöne doğru koşmaya kalksan, beden yan yan devrilir. Dik durmaya çalışsan, öne kapanırsın. Yani artık “sıçrayan” değilsindir.

Yemek meselesi de var. Normalde biz yiyeceği ön pençelerimizle kavrar, arka bacaklarımızın desteğiyle dikilir, keyfini çıkara çıkara kemiririz. Arka bacak olmayınca, hep karna yapışık kalırsın. Yiyeceği kavrasan da düzgün taşıyamazsın. Çöplerin içine dalmak zorlaşır, yükü ağzında sürükleyerek götürürsün. Tırmanmak? Unut gitsin. Borular, duvar araları, çöp şaftının kenarları… hepsi yasaklı bölge olur. Arka bacakların yoksa gökyüzü de yoktur. Ama asıl sorun, yükün öne binmesidir. Ön bacakların her şeyi taşır, omurgan gerilir. Kısa bir mesafe bile ciğerlerini yakar. Ve süründüğün her zeminde karın altın yara bere içinde kalır. 

Görsel betimleme: Görüntüde, çizim tarzında yapılmış sevimli iki fare görülüyor. Daha büyük olan fare, küçük olanı koruyucu bir şekilde sarıp uyuyor gibi duruyor. İkisinin de yüz ifadeleri huzurlu ve mutlu; gözleri kapalı, gülümsüyorlar. Büyük farenin kürkü gri tonlarında, küçük fareninki ise daha açık, neredeyse beyaz. İki farenin de pembe kulakları ve uzun, ince kuyrukları var. Arka planda, makineleri andıran karmaşık çizgiler, kablolar ve metal parçaları bulunuyor. Bu teknik arka planın koyu mavi tonları, ön plandaki sıcak ve yumuşak sahneyle hoş bir tezat oluşturuyor. Fareler, metal bir yüzey gibi görünen bir platformun üzerinde kıvrılmış halde yatıyorlar. Genel atmosfer hem mekanik hem de duygusal: soğuk bir ortamda sıcak bir şefkat anı yakalanmış gibi.

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin