
Sıçan sıçmaktan gelmiyor. Öncelikle bu konuda anlaşalım. Sizin bana ne dediğiniz beni ilgilendirmez ama siz ne dediğinizi de bilmiyorsunuz. Birine sıçmaktan “sıçan” ismi konulacak olsaydı o kuşkusuz siz olurdunuz. Ne kadar sıçtığınızı biliyor musunuz? Günde ortalama 200 gram sıçıyorsunuz. Sadece bu apartmanın kanalizasyonundan günde 20 kg bok geçiyor. Ayrıca mecazen de bizden çok sıçtığınız kesin. Birbirinizin ağzına sıçıyorsunuz. Her şeyin içine sıçıyorsunuz. Sıçmaktan gelen sıçan sizsiniz. Ben sıçramaktan gelen sıçanım. Sıçrayanım yani. Sıçrarım, yani sıçrardım. İsmim Tekpençe Sıçrayus von Engellion, dört yaşındayım. Dört yaşında şıçrayan gördünüz mü? Göremezsiniz. Sıçrayanlar dört yaşına gelmeden ölür. Çoğu bir yaşına bile gelemez. Bir kısmını da siz öldürüyorsunuz işte. Çok yaratıcı yöntemleriniz var.
İnsanlarla bir sorunum yok aslında. Gerçekten. Yani beni ezmedikleri, yakmadıkları, zehirlemedikleri, kafama çığlık gibi kapılar çarpmadıkları sürece… karşılıklı bir anlaşma içindeyiz diyelim. Diğerleri öyle değildir. Her yemekten sonra başlarlar slogan atmaya.“Sıçra’ Sıçra! Sıçramayan insan!” diye. Gençlik işte.
Bir gün garaj kapısında oturuyor, güneşleniyordum. Bir kadın garaja indi ve arabasına doğru yürümeye başladı. Ben adımlarını duyar duymaz su borusuna doğru atıldım. Nasıl bir bağırmak. Sanırsın aramızda 50 metre yok, sanki sabah uyanmış da kocası yerine kollarında beni bulmuş. Bağırınca ben de dondum kaldım. “Ahmet efendiiiiii!” Önce bana sesleniyor sandım. “Ben Tekpençe” diyecek oldum. Kapıcıyı çağırıyormuş. Yengecim Ahmet Efendi ne yapabilir? Ben de bağırmaya başladım. O bağırıyor, ben bağırıyorum. Tam da su borularının önünde duruyor. Ben “yenge çekil” diye bağırıyorum, o “Ahmet Efendi!”. Anlamak mümkün değil. Benim seninle ne işim olabilir? Neden sonra anladım. İnsanlar her şeyin kendileriyle ilgili olduğunu sanıyorlar. Tanrı kompleksine gel. Ahmet Efendi merdivenleri üçer üçer inerek yengenin yardımına koştu. Elinde bir süpürge. Beni süpürmeye çalışıyor! Pardon ama ben Tekpençe Sıçrayus von Engellion’um ve şu anda beni engelliyorsunuz.
Ben sabahları erken uyanırım. Garaj katı hâlâ serinken, kalorifer borusunun altındaki karton yığınımdan doğrulurum. Sol ön pençem yok. Maalesef ben en ilkel yönteminize elimi kaptırdım. Evet, kapana. Bu bir dalga konusudur. Gençler… Tüyleri parlak, gözleri fıldır fıldır, dilleri fazla gevşek. Ben onların yaşındayken—neyse, hepsi aynı. Metalin sesi önce kulağıma değil, kemiğime çalındı. Şak diye değil; çıtır, çatır, şlakkk. Sonra sessizlik. Ne bağırdım ne kaçtım. Sadece baktım. Elim –ya da artık olmayan elim- o kapanın dişleri arasında öylece duruyordu. Acı, tahmin ettiğiniz gibi bağırttıran bir şey değilmiş. Öyle bir acıydı ki, bende yeri olmayan bir uzvu dışarıdan biri zorla takmış gibi hissettirdi. Onu orada bırakmak… mümkün değildi. Beklersem çürür, kıvranırsam ölürüm. Seçim basitti. Biraz kemiğe biraz sinire biraz da iradeye ısırık atmam gerekiyordu. Ve attım. Dişlerimin arasından kendi etim kaydı. Kendi kokum midemi kaldırdı. Ağzımda kanımın demiri, beynimde bir davul. Sonunda düştü o parça. Ben kaldım. O gün etimle kemiğimle özgürlüğümü değiş tokuş etmiş oldum.
…
Günün ilk işi çöpleri denetlemek. İnsanlar sabah işe gitmeden önce kapı önlerine neler bırakmışlar diye bakarım. Yoğurt kaplarını severim, özellikle içinde çay, domates kabuğu ve limon olanları. Ama içine girip çıkmak zor oluyor. Çift pençeliyken kolaydı, şimdi yeni teknikler geliştirdim. İki ayağımın üstünde sıçrayarak kaba giriyorum, iyice temizliği yaptıktan sonra benden küçük bir anı bırakıp olay yerini terk ediyorum.
Öğlenleri sessizdir buralar. Kimse kıpırdamaz, üst katlardan gelen sesler bile azalır. Ben de boruya yaslanır, dört numaradaki sarı tişörtlü adamın ayak seslerini dinlerim. Her adımında gıcırdayan bir dizi var onun -asansöre binmez. Bazen kendi kendime konuşurum. Monologlarım vardır. “Bu beton mağarada zekâ bir lanettir. Ama lanetimi gururla taşırım.” “Eksik ol esir olma” gibi.
Eski bir buzdolabının içine yerleştirdiğim bir koleksiyonum var. Bir kek kutusu, bir poşet çay, bir diş fırçası ve bir fotoğraf: küçük bir insan yavrusu, elinde oyuncak bir kediyle gülümsüyor. Akşam olunca herkes coşar. Çöpün başında yarış başlar. Ben yavaşım. Koşamam. Ama beklerim. Onlar birbirini yerken ben arkadan dolanırım. Sessizce en iyi parçayı alırım. Zamanla öğreniyorsun: hızlı olmak değil, görünmez olmak önemli.
Yalnız yerim. Eski bir vida kutusunun üstüne çıkıp kuru cipsi çevirerek kemiririm. Tek pençeyle bu bir sanattır. Bakarım sonra tavana. Üst katlardan su sesi gelir, bazen ayak sesleri. Bazen sadece sessizlik. “İnsanlar da bizim gibidir,” derim kendi kendime. “Sadece daha çok gürültüyle yaşarlar.” Yenge hariç, o sıçrayan görünce sapıtıyor.
Asansörün altında, yani o karanlık kabinin hareket ettiği boşlukta, insan gözüyle görülmeyecek kadar dar ama benim için şahane bir metal ray bölgesi var. Zemine çok yakın. Birkaç yıl önce bir tamirat sırasında, teknisyenlerin düşürdüğü eski bir alyanı orada bulmuştum. Ağzımla çekerek onu rayın dibine getirdim. Eğik bir açıyla yerleştirdim. Ve o gün kader değişti.
Her asansör aşağı indiğinde, kabinin alt köşesi o alyana hafifçe çarpar. Bu çarpma, kabinde yarım santimlik bir boşluk bırakır. O anı kaçırmamak gerek. Çünkü o esnada, rayın dibinden içeri girip iç kabinin alt zeminine asılabiliyorum.
Sürünerek geçiyorum, arkadaki boşluğa ulaşıp kabinin metal iskeletine tutunuyorum. Tek pençeyle zor ama yılların getirdiği teknik var. Sonra sadece bekliyorum. İnsanlar düğmeye basıyor. Yukarı çıkıyoruz.
Asansör yukarı çıktıkça, ben içten içe gülümsüyorum. Diğer sıçanlar yukarı çıkmanın hayalini bile kuramazken, benim beşinci kat balkonundaki çamaşır iplerine kadar çıkmışlığım var.
Çoğu zaman çöp odalarına uğruyorum. Bazen gece yarısı koridorda yürüyen terlikli ayakları izliyorum. Bazen sadece yukarıdaki havayı kokluyorum. “Üst katların kokusu daha az umutsuz,” diyorum kendi kendime. Neden biz kıyıda köşede, her şeyin ve herkesin altında yaşamak zorundayız ki?
İniş daha kolay. Asansör aşağı inince bir titreşim oluyor. O an kendimi bırakıyorum. Sert ama hesaplı bir düşüş. Boruların arasından sürünüp tekrar garaj katına dönüyorum.
“Sıçan gibi üremek” derler ya, hepinizin ağzında sakız olmuş. Her şeyi bizden biliyorsunuz. Ben üremeye karşıyım. Bu karanlık, izbe, boğuk dünyaya bir tek yavru getirmeye niyetim yok. Elimi verdim ben bu hayata -kelimenin tam anlamıyla, dişlerimin arasında bıraktım. Ama çocuğumu veremem. Bu tünellerin içine, bu plastik artıklarının arasına, bu gürültülü yok oluşun kalbine birini daha sokamam. Benim soyum burada bitsin isterim. Size de biraz empati tavsiye ederim. Zira nüfuslarımız yakın.
O gece garajda hava her zamankinden farklıydı. Boruların arasında bir uğultu vardı. Önce uzak bir çekiç sesi gibi geldi, sonra patlayıp yankılandı. Üst katlardan biri çöp odasına bozuk bir elektrikli süpürgeyi bırakmıştı, kablosu yılan gibi yerde sürünüyordu. O sırada diğerleri çöpe üşüşmüş, bir paket tavuk kemiğiyle cebelleşiyordu. Ben kenarda, gölgede bekliyordum.
Tam o sırada kapı gürültüyle açıldı. Elinde büyükçe bir kutu tutan adam belirdi. Kutunun üstünde neon harflerle “Böcek ve Kemirgen İmha Servisi” yazıyordu. İnsanlar yaratıcıdır, evet…ama bazen yaratıcılıkları sadece daha hızlı öldürmeye yarar. Kutunun kapağı açıldı; içeriden boğuk bir tıslama ve bir anda etrafa yayılan keskin, kimyasal bir koku…
Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.






Bir Cevap Yazın