Cevher – I

Korka korka yaklaşıp başını bu insan biçimli delikten içeri uzatınca tepe lambasıyla aydınlanan boşluğun ucunu bucağını görememiş, “kendi içine bakar gibi tuhaf” hissetmişti. Bu sözlerden ne anlamamız gerektiğini bilemeden dehşete kapılmıştık, babam da tek tek suratlarımıza bakıp, “anlatamıyorum” demişti. Bu delikten, üst üste binen sayısız fısıltı duymuştu. Bir tartışma, belki kavga ya da anlaşmazlık ama fısır fısır.

Ne kadar süre bu seslere kulak verdiğini bilemiyordu. Sonunda yan galeridekileri çağırmıştı. İnsan biçimli deliği onlar da görmüştü. Fenerlerini tutunca sonunun görünmediğini fark etmişlerdi. Ama sesler kesilmişti. İçlerinden biri belli belirsiz bir inleme duyduğunu söylemiş, babam bunun işittiği seslerden biri olduğunu onaylamıştı. Böylece, birden fazla tanığı olan bu olay ilçede evden eve, dükkandan dükkana, kahvehanede dilden dile yayılmıştı.

Yıllar sonra ben konfeksiyonda işe başladığımda bile konuşuluyordu. Söylenti, gerçeklere çok şey eklemişti tabii. Babamın, kendi biçimindeki bu deliğe girdiğini, orada her ne gördüyse kimselere anlatamadığını iddia ediyorlardı. Birisi babamın o fısıltıları fazlasıyla dinlediğini, iyi saatte olsunlara o kadar kulak verenin kafayı oynatabileceğini söylüyordu. Neyse ki akıllılık etmişti de sesini çıkarmamıştı. Babam deliğin başında çok zaman geçirmeden yandakileri çağırdığını söylüyordu ama sonradan, orada neredeyse iki saat kaldığı anlaşılmıştı. Dedikodular babamı üzmüş, bazısı hele çok zoruna gitmişti. Tabiatının madende çalışmak için fazla hassas olduğunu söyleyenler vardı. En çok buna içerlemişti sanırım. Düşüncelere dalıp dalıp birden yüksek sesle “Siz ne anlarsınız!” derdi, “Sadece kol gücüyle olsaydı maden işi… Ohooo… Yürek lazım asıl yürek!”

O gücenikliğinin hortladığını, haksızlığa uğramışlığın dönüp dolaşıp canını bir kez daha sıktığını anlardık. İnsan biçimli delik olayından sonra babamın yanına gençten birini verdiler. Hayaller o sıra şıp diye kesildi. Bu nedenle aradan yıllar geçmiş de olsa benim hayaletimle karşılaştığında, babamın yeni bir tevatürle meşhur olmaya hiç niyeti yoktu, ağzını açmayacaktı. 

Birkaç yıl sonra iki büyük abim, babamla çalışmaya başlamıştı. Ben de madende çalışmak istiyordum ama kızların lağımın kapısından girmesi bile yasakmış. “Sen de Fuat abin gibi okur da mühendis olursan başka…” demişti babam. Mühendis falan olamayacağımı biliyordu tabii, liseyi bile bitireceğim yoktu. Karnem kırıklarla doluydu, okulu hiçbir zaman sevememiştim. O yaz konfeksiyonda işe başladım. Zaten o zamanlar ilçede liseyi bitiren çok azdı. Benim okulu bırakmama da fazla yanmadılar. Hatta elimin para tuttuğuna sevindiler. Haftalığımı babama verirdim. Her seferinde ısrar etmem gerekirdi. Mahcup olur, kabul etmek istemezdi. Sonunda alır, içinden bir kısmını ayırıp gerisini bana harçlık verirdi. İlçeden arkadaşlar olmasa konfeksiyon çekilmezdi. Akşama kadar çıtçıt basardık. Öğlen helva ekmek yerdik. Patronun odasından lahmacun kokuları gelirdi. Bazen aşağıdaki lokantada mercimek çorbası içtiğimiz de olurdu. Öğle molalarında zaman uçar giderdi, günün ikinci eziyetli bölümü başlar, bitmek bilmezdi. Ustabaşı sürekli tepemizdeydi. Kızlarla ancak göz göze gelebilir, en fazla birbirimize gülümseyebilirdik. Sırtımız, boynumuz tutulurdu. Şöyle bir kalkıp yürüyemez, gerinemezdik bile. Konfeksiyon işine ancak dört ay dayanabildim. Sonunda bir öğlen çıkıp geldim eve. Haftalığımı almama daha üç gün vardı. Patron, çalıştığım kadarını asla ödemezdi. Babam bir tek o emeğime üzüldü. Olsun, dediler. Sarılıp öptüler beni. Ne olursa olsun annemin babamın biricik kızıydım. 

İşte tam o günlerde babam irtibat kuyusuna düşüp ayağını kırmıştı. En sonunda madendeki karşılaşmamız böyle olmuş demek ki. Şimdi gizli bir erkeğin hayaleti olan ben, babamın geçmişinde, benimse bugünümde yaşananları size anlatacağım: 

Babam gece vardiyasındaydı. Sabah beş civarında maden birdenbire fazlaca sessizleşti. Ne yan galerilerden gelen kazma kürek, kırıcı sesleri ne raylarda sürülen vagonların sesleri var… Hava akımı bile duyulmuyor. Bütün sesler çekilmiş ve zaptedilmiş. Bir şey nefesini tutmuş, bekliyor. O benim. Babam kulaklarında kendi kalp atışlarını duymaya başladı. Şakaklarındaki teri silip beklemeye koyuldu. Uzun zaman sonra yine bir şey olacak, anladı. O an ocağın alt katına irtibatlanan kör kuyunun başında oturur gördü beni. Dizlerimi karnıma çekmiştim, ilkin yüzüne bakamadım. Babamı epeydir görmemiştim. Karşısına yara bere içinde, çırılçıplak çıkmak istemedim. Kapanıp kendimi sardım böylece. Sonra yüzüne bakıp da neredeyse hayaletimle yaşıt genç babamı, beni hep çok sevmiş o biricik adamı görünce ağlamaya başladım. O ise bana ilgi ve anlayışla bakıyordu. Neredeyse tanıyacakmış gibi kısmıştı gözlerini. Bana doğru bir iki adım atınca ayağa kalktım. O zaman bedenimi gördü, memelerimden kalan kesi izlerini, yapma penisimi. Yüzünde yadırgayıştan eser yoktu ama yine de ellerimle önümü kapattım. Babam bana bakmayı sürdürdü. Meraktan mı? Yoksa hiçbir hareketimi kaçırmamak için tetikte miydi? Bileğinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm. “Kimsin sen?” dedi birden, “Nereden tanıyorum ben seni?” Kim olduğumu açıklamama imkan yoktu ama babamın çıkaramasa da beni tanımasına, benimle konuşmasına o kadar sevindim ki… Yine de bir ölüydüm ve babamın benimle konuşması onu değilse bile beni ürküttü. Üstelik hiç hazırlıklı değildim buna. Ne yapacağımı bilemeyerek ıslak gözlerle ona bakmayı sürdürdüm. Ama birden, hiç hesapta yokken ağzımdan o sözcük çıkıverdi: “Baba!” Bunu duyunca babamın dudakları, çenesi şaşkınlıkla titredi, belli belirsiz bir “Ne?!” döküldü dudaklarından. Bana doğru atıldı, sonrası malum. Alt galeriye düştü, ayağı kırıldı. Kuyu ağzından aşağı baktım. Yüzünün yarısını görebildim. Gözlerinden yaş süzülüyordu. İşçiler başına toplandıklarında ellerini açmış benim için dua ediyordu. Ruhuma el Fatiha. İşte bu, cenazem için okunan ilk dua oldu.

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR