Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31) öncesinde kapsamlı bir değerlendirme raporu yayımladı.
“Sıfır Emisyon mu, Emisyon Ticareti mi? Karbon Piyasalarının Gölgesinde COP31” başlıklı raporda; uluslararası iklim diplomasisinin ekolojik bir iyileşme sağlamaktan uzaklaştığı, doğanın finansallaştırıldığı ve kirliliğin serbest piyasa mekanizmalarıyla meşrulaştırıldığı devasa bir küresel pazar inşasına dönüştüğü vurgulanıyor.
TMMOB 49. Olağan Genel Kurulu kararıyla hazırlanan rapor; meteoroloji, jeoloji, çevre, ziraat ve şehir plancıları başta olmak üzere 15 farklı mühendislik ve mimarlık disiplininin ortak çalışmasıyla şekillendi. Raporda, iki yüzyıldır atmosferi kümülatif olarak kirleten sanayileşmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından kaçmak için karbon ticaretini kullandığı belirtiliyor. Bu durumun faturayı gelişmekte olan ülkelere kesen bir “karbon sömürgeciliği” yarattığı vurgulanırken; kentlerdeki altyapı çöküşlerinin, ranta dayalı imar ve vahşi madencilik politikalarının suçunun soyut bir iklim söylemi arkasına gizlenemeyeceğinin altı çiziliyor.
“Yerel hidrolojik ve jeolojik gerçeklerle uyum içinde yaşanması gerekiyor“
TMMOB, yayımladığı raporda çevre tartışmalarındaki kavramların bilinçli olarak muğlaklaştırıldığını savunuyor. İklimin en az 30 yıllık meteorolojik ortalamaları kapsadığını hatırlatan Birlik, tekil hava dalgalanmalarının iklim anomalisi gibi sunulmasına karşı çıkıyor. Çalışmada anlık bir durum yerine zamansal sürekliliği vurgulamak amacıyla “iklim değişikliği” yerine “iklim değişimi” tanımının tercih edildiği belirtiliyor. Şehirlerde sıradan bir yağışın afete dönüşmesi ise raporda atmosferik bir nedenden çok imar usulsüzlükleri ve yanlış arazi politikalarına bağlanıyor.
Bilimsel temelleri 19. yüzyılda atılan sera etkisi gerçeğine rağmen egemen güçlerin fosil yakıt düzenini korumak adına 30 yıl boyunca eylemsiz kaldığını öne süren TMMOB, bugün ise toplumda yapay bir korku iklimi yaratıldığını kaydediyor. IPCC simülasyonlarındaki RCP 8.5 gibi en uç senaryoların tek gerçekmiş gibi sunulmasını eleştiren Birlik; “iklimle savaşmak” ya da “iklim direnci” gibi kavramların felsefi bir yanılgı olduğunu belirterek, doğayla mücadele etmek yerine yerel hidrolojik ve jeolojik gerçeklerle uyum içinde yaşanması gerektiğini vurguluyor.
“COP31 diplomatik bir panayıra dönüştürüldü”
Raporda, Antalya’da gerçekleşecek COP31 Zirvesi’nin yönetim yapısına ve ticarileşmesine sert eleştiriler yöneltiliyor. Müzakere tekelinin Avustralya’ya bırakıldığına dikkat çeken TMMOB, Türkiye’nin yalnızca fiziki ve lojistik ev sahipliği üstlendiğini belirtiyor. Karar metinlerini yazma ve süreci yönetme yetkisinin kömür ihracatçısı Avustralya’ya verilmesi ise masadaki küresel finans kapital kontrolünü gözler önüne seriyor.
Diplomasi alanının ticari bir pazara dönüştüğünü kaydeden TMMOB, Mavi Bölge stantları ile iş dünyası pavilyonlarının şirketlere kiralandığına dikkat çekiyor. Karar mekanizmalarında halk hareketlerine yer verilmezken, sivil toplumun yalnızca vitrin süsü olarak kullanıldığı ifade ediliyor. Türkiye’nin kömüre dayalı enerji yapısında gerçek bir dönüşüm hedeflenmediğini belirten Birlik, zirvenin ülkeye tek somut getirisinin geçici bir diplomatik turizm hareketliliği olacağını öne sürüyor.
Karbon piyasaları başarısız
TMMOB raporu, Kyoto Protokolü’nden doğan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kirliliği azaltmak yerine borsada alınıp satılan finansal araçlara dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Çalışmada yer alan verilere göre, 1995’ten 2025’e kadar geçen 30 yılda küresel emisyonlar 33 bin 200 milyon tondan 54 bin 149 milyon tona tırmanarak yüzde 63 oranında arttı. Birlik, bu somut artışın uluslararası iklim diplomasisinin emisyon azaltma vaatlerindeki iflasını tescillediğini savunuyor. Toplam emisyonun yüzde 73,7’sinin enerji sektöründen kaynaklandığına dikkat çeken rapor; salınımların yüzde 10’unun 255 milyonluk zengin nüfus tarafından üretildiğini, buna karşılık yüzde 50’sinin 2 milyar nüfuslu yoksul coğrafyalara ait olduğunu belgeliyor. Raporda, bir ABD vatandaşının ürettiği yıllık 17,34 tonluk karbon salınımının Hindistan’daki 2,19 tonun yaklaşık 8 katı olduğu verisiyle küresel adaletsizliğin altı çiziliyor.
Gelişmiş ülkelerin kirli fabrikalarını gelişmekte olan ülkelere kaydırarak tüketim konforunu sürdürdüğünü belirten TMMOB, emisyon faturasının doğrudan üretici ülkelere kesildiğini vurguluyor. Birlik, “karbon denkleştirme” projeleri adı altında Küresel Güney’deki toprakların ve ormanların satın alındığını, yerli halkların ise bu yolla yaşam alanlarından sürüldüğünü dile getiriyor. Rapor ayrıca, “yeşil dönüşüm” maskesi altında elektrikli araç bataryaları için yürütülen lityum ve kobalt madenciliği üzerinden Küresel Güney kaynaklarının açıkça yağmalandığını kaydediyor.
İklim Kanunu, atık ithalatı ve sanayide “yeşil borç tuzağı”
Rapor, mevzuat ve sanayi politikalarındaki dönüşümü de mercek altına alıyor. Kabul edilen 7552 sayılı İklim Kanunu’nun doğayı korumaktan çok karbon piyasalarını ve emisyon ticaretini yasal güvenceye almayı hedeflediği savunuluyor. Yönetmelikle denizlerin 250 metre altının karbon depolama alanı ilan edilmesi ise teknik temeli olmayan bir illüzyon olarak nitelendiriliyor. Çin’in 2018 yasağının ardından Türkiye’nin Avrupa’nın çöplüğü haline geldiği belirtilirken, 2025’te AB’den 1,2 milyon ton plastik atık ithal edildiği hatırlatılıyor. Sanayi cephesinde Batılı tekellerin yeşil standartları dayattığını kaydeden TMMOB; ağır dönüşüm maliyetlerinin Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ve KOBİ’leri iflas ya da fason üretim riskiyle karşı karşıya bıraktığını, yüksek faizli yeşil kredilerle ise açık bir borç tuzağı kurulduğunu vurguluyor.
“Türkiye için gerçekçi bir kömürden çıkış takvimi belirlenemiyor”
TMMOB, raporunda Türkiye’nin enerji ve ulaşım alt yapısındaki yapısal açmazları somut verilerle ortaya koyuyor. Çalışmada yer alan tespitlere göre, 2025 yılı sonunda yenilenebilir kaynakların kurulu güçteki payı yüzde 62 seviyesini geride bırakıyor. Ancak toplam elektrik üretiminde termik santrallerin payının yüzde 56,84 bandında kalmayı sürdürdüğü kaydediliyor. Baz yük ihtiyacının ithal kömür, yerli linyit ve doğal gaza doğrudan kilitlendiğine işaret eden Birlik, bu bağımlılık nedeniyle Türkiye için gerçekçi bir kömürden çıkış takviminin belirlenemediğini vurguluyor.
Ulaşım kaynaklı karbon salınımlarının temelinde ise otomobil ve karayolu öncelikli politikaların yattığı savunuluyor. Raporda, Türkiye genelindeki yurt içi yük taşımacılığının yüzde 85 ila 90 gibi ezici bir oranla kamyonlarla karayolu üzerinden yürütüldüğü, buna karşın demir ve deniz yolu alternatiflerinin yalnızca sembolik düzeyde bırakıldığı aktarılıyor. Bu tercihin ardındaki bütçe dengelerine dikkat çeken TMMOB; akaryakıt satışlarından toplanan fahiş Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve KDV’nin hazine için en kritik gelir kalemi haline geldiğini, bu durumun iktidarlar açısından fosil yakıtlardan vazgeçmeyi imkansız kılan bir mali bağımlılık yarattığını bildiriyor.
“Sorunlar mevzuattan değil, denetimsizlikten kaynaklanıyor”
Raporun sektörel analizler bölümünde öne çıkan başlıklar, tarım ve su politikalarındaki çelişkileri gözler önüne seriyor. Raporda, Türkiye genelindeki yağış verilerinde radikal bir miktar düşüşü olmadığı, asıl sorunun yağışların zamansal kayması ve su yönetimi hatalarından kaynaklandığı belirtiliyor. Buna rağmen Akdeniz Havzası için “kesin kuraklık ve çöküş” senaryolarının körüklendiğine dikkat çeken TMMOB, bu korku iklimiyle geleneksel çiftçinin tasfiye edilmek istendiğini vurguluyor. Tarım arazilerinin teknoloji şirketlerinin kontrolüne geçirilmesinin amaçlandığı ifade edilirken, küresel emisyonların asıl sorumlusu olan enerji sektörü yerine geleneksel hayvancılığın metan salınımı gerekçesiyle hedef tahtasına oturtulduğu kaydediliyor. Raporda, bu sürecin nihai hedefinin laboratuvar üretimi yapay et ve böcek proteinine dayalı yeni bir gıda sömürgeciliği inşa etmek olduğu savunuluyor.
Kuraklığa karşı öne sürülen bulut tohumlama, yani yağmur bombası yöntemlerinin barajları dolduramayacak ticari bir yanılsamadan ibaret olduğu belirtiliyor. Belediyelerin ve ilgili idarelerin bu yolla kamu kaynaklarını uçak kiralama ile kimyasal ihaleleri üzerinden şirketlere aktardığı tespiti yapılıyor. Raporda, yeni bir Su Kanunu arayışının sahadaki idari zafiyetleri örtmeye yaradığı dile getiriliyor. TMMOB; kaçak kuyular, sanayi atık deşarjları ve dere yataklarının imara açılması gibi kronik sorunların mevzuat eksikliğinden değil, mevcut yasaların kararlılıkla uygulanmamasından ve denetimsizlikten kaynaklandığının altını çiziyor.
Çözüm basit: Tüketimde küçülme, kamusal planlama
TMMOB, piyasa temelli çözümlerin emisyonları 1995’ten bu yana yüzde 63 artırmaktan başka bir işe yaramadığını belirterek ekolojik kurtuluş için şu önerileri sunuyor:
Sonsuz büyüme dogmasının reddi: Batı merkezli aşırı tüketim kalıpları, lüks tüketim ve askeri/endüstriyel israf kısıtlanmalı; üretim ve tüketim zincirleri yerelleştirilerek planlı bir küçülmeye gidilmelidir.
Kamusal ve halkçı planlama: Piyasa mekanizmaları yerine yerel coğrafi ve meteorolojik ölçümlere dayalı kamusal planlama benimsenmeli; su, enerji ve gıda hatları gibi stratejik sektörler kamulaştırılmalıdır.
Atık ithalatının yasaklanması: Plastik ve tehlikeli atık ithalatı derhal durdurulmalı, arazi kullanımı ve sanayi kararları ekolojik sınırlar gözetilerek kümülatif etkiler üzerinden yeniden ele alınmalıdır.





Bir yanıt yazın