Osmanlı payitahtında nizam pek basitti: Erkeğin dünyası uluorta meydanlar, kahvehaneler ve Bab-ı Âli koridorları. Kadının payına düşen ise ahşap kafeslerin, kepenklerin ve yüksek sokak duvarlarının arkasında görünmez olmaktı. Kadının hangi saatte sokağa çıkacağı, hangi mesirede gezineceği, hatta kayığa binerken yanındaki erkeğin kim olduğu dahi ferman konusu yapılmıştı.
Kadınların geleneksel sosyalleşme alanları komşu ziyaretleri, hamamlar ve mesire yerleriyle sınırlıydı. Dış dünya ile ev arasındaki en canlı bağı ise kapı kapı dolaşan “bohçacı kadınlar” kuruyordu. Bu kadınlar hem kumaş ve eşya satıyor hem de kapalı kapılar ardındaki kadınlar arasında haber taşıma işlevi görüyordu. Ancak bu daracık ev içi hayat, beraberinde derin bir fiziki ve ruhsal yıkımı getiriyordu.
“Günah değil mi, cinayet değil mi?”
Kadınlar Dünyası Dergisi’nin önde gelen yazarlarından Mükerrem Belkıs, kadınların dört duvar arasına tecrit edilmesinin doğurduğu sağlık felaketini şöyle haykırıyordu:
“Sabahtan akşama kadar evlerimizde oturup çene çalarız; komşular gelir, dedikodudur gider. Ah, gençler ne kadar bahtsızlar! Kiminde mide hastalığı, kiminde verem… Hepsi sapsarı. Bütün bu felaketler güneş görmemekten, temiz hava almamaktan, ruhun gelişememesindendir. Dört duvardan bir türlü ayrılamazlar. Rica ederim; güneş bedava, hava bedava, tabiatın güzelliklerini seyretmek bedava! Yaradan’ın sunduğu bu nimetlerden yararlanmamak, bir hayatı çökmeye terk etmek günah değil mi, cinayet değil mi?”
Kadınlar devlet eliyle engelleniyor
Devlet eliyle çıkarılan bu ferman ve nizamlar işi öyle bir raddeye vardırmıştı ki, kadınların mesire yerlerine dahi yalnızca belirli günlerde (ekseriyetle cuma günleri) ve erkeklerden kesin hatlarla ayrılmış mahallerde gitmesine izin veriliyordu. Seyir yeri sayılmayan semtlerde araba durdurup oturmaları yasaklanıyor; bahar aylarında arabalarla gezintiye çıkıp “rezaletlere yol açtıkları” gerekçesiyle hem kadınlara hem onları taşıyan arabacılara ağır cezalar yağdırılıyordu.
Beyazıt, Şehzadebaşı ve Kapalıçarşı gibi şehrin işlek ticaret ve sosyalleşme merkezlerinde kadınların serbestçe dolaşması engelleniyor; dini ibadetlerini bile ancak Sultanahmet ve Şehzadebaşı gibi tayin edilmiş sayılı büyük camilerde yerine getirmelerine müsaade ediliyordu.
Alışveriş yapacak kadınlar dükkan veya mağazadan içeri adım dahi atamıyor; alacaklarını kapı önünden söyleyip siparişini aldıktan sonra derhal evine dönmek mecburiyetinde bırakılıyordu.
“Sokağa çıkabilmek? Başlı başına cesaret işi”
Bütün bu engelleri aşıp sokağa çıkabilmek mi? O başlı başına bir cesaret işiydi. Kadınlar vapur iskelelerinde, tünellerde, tramvaylarda sürekli olarak erkeklerin tacizine maruz kalıyordu. Kadınlar Dünyası sayfalarında yazar Nesrin Salih, sokaktaki bu durumu şu sözlerle kayda geçiriyordu:
“Ağzını açıp kendini savunan bir kadını hemen ‘namussuz ve edepsiz’ ilan ederler. Oysa dinden, ahlaktan dem vurup allame kesilen bu adamlar, kadınlara en çok saldıranların ta kendisidir. Yanında eşiyle, kardeşiyle gezen kadın bile bunların dilinden kurtulamaz.”
Üstelik polis ve güvenlik görevlileri kadınları korumakta yetersiz kalıyor, hatta çoğu zaman mağdur olan kadınları suçluyordu. Tünellerde kadınların çarşaflarının ve peçelerinin kesilmesine varan pervasız saldırılar yaşanıyor; sokaktaki bu açık güvensizlik ve saldırganlık karşısında bazı kadınların kendilerini korumak amacıyla yanlarında kırbaç taşımayı düşündükleri dönemin kayıtlarına yansıyordu.
Kadınlar Dünyası’nın 135. sayısında çıkan “Kadın ve Hürriyet-i Şahsîye” makalesi, mahalle ahlakının kadınları nasıl bir kıskaca aldığını sakınmadan teşhir ediyordu:
“Kadının nefes alma hakkı bile yoktur. Çünkü o, hiçbir zaman bir insan teki gibi temiz havayla temas edemiyor. Evde ahşap kafesler, tahta perdeler, yüksek duvarlar; sokakta ise erkeklerin tacizkâr bakışları onu durmadan ezer, durmadan kovalar. Güzel havanın tadını çıkarmak için kamusal bir alana giden kadın; ya üstündeki kıyafete laf atılarak ya da doğrudan kişiliğine saldırılarak mutlaka rahatsız edilir. Vapurlarda, trenlerde, tramvaylarda en kötü, en berbat yerler hep ona ayrılır.”
“Aynı kadın lokantada erkekle yemek yiyemiyor, vapurda tramvayda erkekler kısmına oturamıyor. Sebep? Koskoca bir hiç!”
19. yüzyılın ikinci yarısında şehre giren modern teknoloji –atlı ve elektrikli tramvaylar, Şirket-i Hayriye vapurları ve Galata Tüneli– mahallenin yüksek duvarlarını yıkar sanıldı. Oysa idare çareyi vagonların ve güvertelerin ortasına kırmızımtırak, sarı yahut siyah perdeler germekte, tahta havaleler (paravanlar) dikmekte buldu. Böylece kadınlar şehir içinde hareket ederken dahi “haremlik” kafesinde taşınacaktı.*
Uygulama başladığı andan itibaren çileye dönüştü. Daha 1873’te erkek yolcular kadınların yerini kapıyor, biletçiler o bölmede keyifle sohbet ederken kadınlar ayakta kalıyordu. (Erkan Tuna, “Cumhuriyet İstanbul’unda Toplumsal Bir Düzenleme: Ulaşım Araçlarındaki Perdelerin Kaldırılması,” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 41, s. 112 (Güz 2025): 579–616, s. 585.)
Kadın yazarlar, devletin kendi eliyle ürettiği ikiyüzlülüğü dergi sütunlarında yüzlerine çarpmaktan geri durmadı.
Firuzağa yokuşu için Tünel’e binen bir kadın, perdenin arkasını şöyle anlatıyordu: “Gişeden biletlerimizi alıp treni bekleyen kalabalığa karıştık. Tünel vagonu gelince bindik ve o siyaha çalan renkli perdenin arkasına, umacı rolü oynayan aktrisler gibi kurulduk!”
Fatma Muammer Bahaddin şu can alıcı soruyu sordu:
“Tramvayda, vapurda, tünelde, tiyatroda perde icat eden bir memlekette sahne sanatının ne anlamı kalır? Medeni bir millet, ‘Bir arada duramayacak kadar terbiyeden yoksunsanız tiyatro sizin neyinize?’ dese ne cevap vereceğiz? Posta ve Telgraf Nezareti’nde kadınla erkek yan yana çalışırken hiçbir dini sakınca görülmüyor da; aynı kadın lokantada erkekle yemek yiyemiyor, vapurda tramvayda erkekler kısmına oturamıyor. Sebep? Koskoca bir hiç!”
Ulviye Mevlan, “Pek Gülünç Oluyoruz” başlıklı yazısında, ahlak bekçiliğinin vardığı trajikomik vaziyeti şöyle özetledi:
“…kadınlar eşleriyle, kardeşleriyle ya da birer arkadaşıyla gezse daha iyi olmaz mı? Kadınları ve erkekleri iki ayrı sürüye ayırıp ıssız sokaklarda birbirinin peşine salmak edep ve ahlak getirmez; tam tersine ahlaksızlık doğurur.”
Nimet Cemil ise “Yarım Tedbirler” başlıklı yazısında, kadınlara lütuf gibi sunulan daracık bölmeleri elinin tersiyle itti.
“Toplumsal mevki dedikleri ne? Vapurda, tramvayda, mesirede kadınlara ayrılan daracık yerler mi? İtiraf edelim; biz bundan bir şey anlamadığımız gibi büyük bir fayda da beklemiyoruz. Tiyatro, ders, konferans elbet aydınlatır ama hepsi yarım birer tedbirdir. Bizim anladığımız toplumsal mevki büsbütün başkadır: Kendi hayatına sahip çıkmak, ekonomik özgürlük ve sorumluluk kazanmak, ne yaptığını bilerek evlenmek ve koca evine çarşıdan ısmarlanmış koyun gibi götürülmemektir!”
Kadınlar bu itirazı yalnızca mürekkeple de bırakmadı. Kimi Fındıklı Mahkemesi’ne giderken tramvayın perdesini kendi eliyle çekip arkaya savurdu, biletçilere pabuç bırakmadı; Belkıs Şevket Hanım ise 1 Aralık 1913’te bizzat tayyareye binip İstanbul semalarında 1000 metre irtifadan bildiri atarak, perdenin arkasına tıkılmak istenen Osmanlı kadınının göklerde olduğunu ilan etti.
Ahlakla yıkılamayan perdeyi “bit ve mikrop” söktü!
Yıllarca süren itirazlara, kırılan bastonlara ve karakolluk olan vagon kavgalarına rağmen geri adım atmayan resmi nizam, Cumhuriyet’in ilanından iki ay sonra akıl almaz bir gerekçeyle çözüldü: Bitlenme tehlikesi.
Birinci Dünya Savaşı ve mütareke yıllarının sefaletiyle birleşen tramvay vagonlarında o meşhur perdeler; yırtık, pencerelerden giren rüzgarla yüzlere çarpan, toz ve kir yuvası paçavralara dönüşmüştü. İstanbul Sıhhiye Müdüriyeti 8 Aralık 1923’te hazırladığı raporda, bu kumaşların ve kadife koltukların salgın hastalık yayan tehlikeli birer mikrop ve parazit yatağı olduğunu bildirdi.
Bunun üzerine İstanbul Polis Müdürü Sadeddin Bey hiç vakit kaybetmedi; 19 Aralık’ta kararı duyurdu ve 23 Aralık 1923 sabahı itibarıyla Tramvay Şirketi, Şirket-i Hayriye ve Demiryolları’na tebligat çekilerek bütün perdeler bir gecede söküldü. Yürürlüğe giren yeni seyahat düzenine göre kadınlar eşleriyle veya tek başlarına taşıtların her yerinde oturabilecekti. Buna karşın yalnız seyahat etmek isteyen ya da erkeklerle yan yana oturmayı tercih etmeyen kadınların rahatı düşünülerek, tramvayların ön iki sırası sadece kadınlara ayrılmaya devam etti; erkeklerin bu sıraları işgal etmesi kesinlikle yasaklandı.
(Erkan Tuna, “Cumhuriyet İstanbul’unda Toplumsal Bir Düzenleme: Ulaşım Araçlarındaki Perdelerin Kaldırılması, s.591.)
Perdenin kalktığı ilk günlerde İstanbul sokaklarında tam bir kuşak çatışması yaşandı. Gençler kararı coşkuyla karşılayıp eşleriyle yan yana otururken, Fatih ve Aksaray hatlarında alışkanlıklarından vazgeçemeyen bazı mutaassıp yolcular yırtık perdeleri arayıp vatmanlarla kavga etti, hatta tramvaya binmeyi reddedip yürüdü. (Erkan Tuna, 596)
Mesele hemen ertesi ay Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne de sıçradı. Erzurum Mebusu Ziyaeddin Efendi 26 Aralık 1923’te kürsüden zehir zemberek bir önerge verdi; bu sağlık raporunu inandırıcı bulmadığını, kararın “yanlış yenileşme” olduğunu savundu. (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi [TBMM ZC], Devre II, C4, Yetmişbeşinci içtima, 27 Kânunuevvel 1339/1923, s. 489)
Fakat Falih Rıfkı (Atay) ve arkadaşları Akşam gazetesinden ve Meclis sıralarından gereken cevabı çoktan vermişti: “Yalnız tramvay perdeleri değil, bütün perdeler kalkmalıdır!” 16 Ocak 1924 Meclis oturumunda Dahiliye Vekili Ferid Bey ve diğer mebusların kararlı duruşuyla Ziyaeddin Efendi’nin itirazı sonuçsuz kaldı.
Hükümet, o perdeleri bit salgını ve halk sağlığı gerekçesiyle indirdiğini öne sürse de hakikat başkaydı: Hakikat, o perdenin arkasına sığmayı reddeden kadınların iradesiydi.
Kaynakça
Gençtürk Demircioğlu, Tülay ve Fatma Büyükkarcı Yılmaz, haz. Kadınlar Dünyası 51. – 100. Sayılar (Yeni Harflerle). İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Yayınları, 2009.
Tuğlacı, Pars. Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları. Cilt 1. İstanbul: Cem Yayınevi, 1984.
Çakır, Serpil. “Osmanlı’da Kadınların Mekânı, Sınırlar ve İhlaller.” Cins Cins Mekân içinde, derleyen Ayten Alkan, 76–101. İstanbul: Varlık Yayınları, 2009
Çakır, Serpil. Osmanlı Kadın Hareketi. 5. baskı. İstanbul: Metis Yayınları, 2016.
Oğuz, Şeyda Aysun, haz. Kadınlar Dünyası (1913-1921) (Sayı 131-140): Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Kadın Dergileri – Talepler, Engeller, Mücadele. Cilt 1. İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Yayınları, 2025.
Tuna, Serkan. “Cumhuriyet İstanbul’unda Toplumsal Bir Düzenleme: Ulaşım Araçlarındaki Perdelerin Kaldırılması.” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 41, s. 112 (Güz 2025): 579–616.
Büyükkarcı Yılmaz, Fatma ve Tülay Gençtürk Demircioğlu, haz. Kadınlar Dünyası 1. – 50. Sayılar (Yeni Harflerle). İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Yayınları, 2009.
(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi [TBMM ZC], Devre II, C4, Yetmişbeşinci içtima, 27 Kânunuevvel 1339/1923, s. 489)
(Falih Rıfkı, “Perdeler Hakkında Bir Takrir”, Akşam, 31 Kanun-ı evvel 1339/1923, s. 3.)
* 1869 Dersaadet Tramvay Şirketi ve Tünel şartnameleriyle





Bir yanıt yazın