“Birçok madenci gibi babam da yeraltındaki ürkütücü olayları mesleğinin bir cilvesi gibi görürdü. Karşılaştıkları hayaletler, işittikleri sesler çoğunlukla, tanıdıkları, bir zamanlar birlikte çalıştıkları madencilere ait olduğu için korkudan çok üzüntü duyardı. Bu adamlar yalnız yaşamını değil ölümünü de madene feda ediyor, derdi.”
Pelin Buzluk, Cevher
Ben bir keresinde babama hayalet olarak görünmüştüm. Ama babam onun ben olduğumu anlayamazdı. O zamanlar henüz hayattaydım, on beş yaşında bir çocuktum. Babam beni “Hanım kızım, güzel kızım,” diye severdi. Bazen de bana “Küçük annem,” derdi, çok hoşuma giderdi bu. Üç erkek evladın ardından ben doğmuşum. Babam, ölmüş annesinin adını vermiş bana. Sanki annesi ölünce çocukluğu ortada kalmıştı da ben yetişip bakacaktım babama, kaldığı yerden büyütecektim. Bana öyle gelirdi.
Babam, hayaletime anlaşılmaz bir yakınlık ve acıma duymuştu. Ama onun kendi kızı olduğunu aklının ucundan bile geçiremezdi. Hayaletim otuz beş yaşındaydı ve erkekti. Babam bu karşılaşmadan kimseye bahsetmedi. Ayağının kırıldığı o gün madende onu bir hayaletin ziyaret ettiğini, ben de ancak yıllar sonra ölüp de o hayalete dönüştüğümde öğrenmiş oldum.
Birçok madenci gibi babam da yeraltındaki ürkütücü olayları mesleğinin bir cilvesi gibi görürdü. Karşılaştıkları hayaletler, işittikleri sesler çoğunlukla, tanıdıkları, bir zamanlar birlikte çalıştıkları madencilere ait olduğu için korkudan çok üzüntü duyardı. “Bu adamlar yalnız yaşamını değil ölümünü de madene feda ediyor,” derdi. Kimi göçük altında kalmış kimi patlamada ağır yara almış kiminin uzuvları kopmuştu, yine de işe devam etmeye çalışırlardı. Hiçbir şey yapamasalar tehlikelere karşı uyarmaya gelirlerdi. Ölümden sonra bile çalışmaları, madenden çıkamamaları hepimize çok dokunurdu.
Babam bu ziyaretleri öyle olağan karşılardı ki onunla aynı galeride çalışmış, birkaç yıl önce vagon yüklerken kalp krizi geçirip ölmüş İlhan amcanın hayaletinin gelişini, akşam evde “Bugün yine İlhan geldi,” diye anlatırdı. Elektrik kesildi mi kafa lambasını kapatıp zifiri karanlıkta ayak seslerini beklermiş. Sesler yaklaşır, yanından geçip birkaç adım ötesinde dururmuş. Bir küreğin yerdeki kömür yığınına daldığını, birinin soluk soluğa vagona kömür attığını duyarmış.
Çoktandır öldüğü halde hâlâ madene gelen ve ona yardım etmeye çalışan dostu için gözyaşı döker, dua okurdu. Abilerimin yüzünde hep o ciddi ifade olurdu. Ben de ifademi onlarınkine benzetmeye çalışırdım. Hepimiz avuçlarımızı açıp duaya eşlik ederdik. Dindar bir aile sayılmazdık ancak yerin altı bizim için kutsaldı. Madeniyle ekmeğimizi verirdi. Yeryüzünü ışıtır, ısıtırdı. İyesi vardı yerin, altına izinsiz girilmezdi. Zamanı geldiğinde hepimizin ebedi mekanı orası olacaktı. Kefensiz, mezarsız nice madenci, giysileri, çizmeleri, baretleri, etleri, kemikleriyle madene eklenmiş, cevherin bir parçası olmuşlardı. Belki en çok bu nedenle yerin altına derin bir saygı duyardık.
Babamın, hayaletimle karşılaşmasını kimseye anlatmamasının önemli nedenleri vardı tabii. Bir kere, ona seslenmiş ve böylece konuşmama kuralını bozmuştu. Bu kural aklından çıkıp gitmiş değildi ama babam hayatında ilk kez, bir hayaletle konuşmanın getireceği belalardan azade olduğunu hissetmişti.
Bu cılız, bedeni yara bere içindeki adamı neredeyse tanır gibiydi. Daha doğrusu, hayalet ona öyle sevgiyle, özlemle bakmıştı ki babam onu bir yerlerden çıkaracaktı neredeyse. Acil ve elzem şekilde hayalete yaklaşması, onunla konuşması gerektiğini hissetmişti. Bunları kimseye itiraf edemezdi. Üstelik birkaç yıl önce olanların dilden dile yayılması onu öyle yıpratmıştı ki…
O sıralar babam yeni sürülmüş tali bir tünelde yalnız çalışıyordu. Vagonu tek başına doldurup, yine tek başına varagele kadar sürmek bütün gücünü tüketiyordu. Evde anneme şikayetlense de şefle konuşup yanına birini vermesini istemezdi. Ölmüş arkadaşına hürmeten belki. Ara sıra da olsa yardıma gelişini yok saymak, gücendirmek istemezdi onu. Eve varınca güçlükle yıkanır, yemekten sonra çayı önünde soğurken o uyuyakalır, gürültüyle horlardı. Annem anlayışla, sevgiyle bakardı ona. Elini alnına koyar, saçlarını parmaklarıyla geriye tarardı. Babamın horultusu bir an dururdu o zaman. Bu şefkati alır, koyu uykusuna öyle devam ederdi.
O aralar, belki yorgunluktan, belki yalnızlıktan babamın madende gördükleri, işittikleri artmıştı. Bazen kayaların nefes alırmış gibi genişleyip daraldığını söylerdi. Tünel üstüne üstüne gelirmiş. Yürümediği halde kayar gibi ilerlermiş. O gitmese de “ona gelirler”miş. Bazen babasının sesini duyardı, ona duyduğu özlemden midir bilmem bunu hep gülümseyerek anlatırdı. Kimileyin ses o kadar açık ve net işitilirmiş ki cevap verecek olurmuş. Tabii ne cevap verir ne de sesin geldiği yöne bakarmış. Bunu zamanında bizzat babası söylemiş: “Ben bile seslensem, cevap vermeyeceksiniz!”
Ancak hepimizi dehşete düşüren, bütün ilçeye yayılan olay, kırıcıyla çalışırken birden ortaya çıkan, “tıpatıp kendisine benzeyen” delikti.
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.







Bir Cevap Yazın