Gerçekten anlaştığımız tek şey boşanmamız olmuştu. Çünkü hiçbir şey istememiştim. Düzelteyim. İstemiştim. Kabul etmemişti. Ben de durumu kabul etmiştim. Anlaşmıştık. Oysa önceden başka konularda da anlaşırdık. Üniversitedeyken Sanat Kulübü kurmuştuk mesela. Gündem maddelerini yazarken anlaşırdık. Aynı konsere bilet alma konusunda anlaşırdık. İkimiz de Moda’da yaşamak istiyorduk. Anlaşmıştık. Dört yıl, beş ay yaşamıştık. Saçlarımın güzelliği konusunda anlaşırdık. Sabahları güne Nico dinleyerek başlardık. Anlaşırdık. Herkes Berlin’e giderken, Prag’a gitme, sonra da buna değmeyeceği konusunda da anlaşmıştık. Sonra bir gün… İşte bunlar…
Mezun olur olmaz resim öğretmenliği yapmaya başlamıştım. O da resim yapmaya. Kirayı ödeyebildiğim ve bu sayede o da resim yapabildiği için kendimi şanslı sayıyordum. Arkadaşlarımız eve geldiğinde yeni açacağı sergilerden bahsediyordu, ben de veli toplantılarında geçen komik diyaloglardan. Dolabım değişmişti. Yarısı istediğim gibiydi diğer yarısı çalıştığım gibi. Akşamları evde muhakkak birileri olurdu. Aralarında benim gibi tam zamanlı, bir patrona bağlı çalışan tek kişi vardı o da bir galeride çalışıyordu. Hatta akşam yemeklerine sadece bu sebeple davet edildiğinden eminim. Giderek sanatla ilgilenen kuzen gibi olmuştum. Üniversiteden arkadaşlarımız bile benim onlarla aynı sınıfta okuduğumu unutmuş gibi davranıyordu. İçten içe onlar kadar sanatçı olmadığımı düşündüklerini biliyordum ama tam olarak anlamam zaman almıştı. Yolun ortasında sayılırdım ve ne kadar zamandır, nerede yürüdüğüme dair en ufak bir fikrim kalmamıştı. Nereye gittiğimle zaten ilgilenemez haldeydim.
Günlerimizi yaşayabilmek için çalışıyordum ama günlerim çalışmakla geçiyordu. O kadar uzun zamandır güzel bir şeye bakmamıştım ki şu dünyada resmini yapabileceğim şeyi bir türlü bulamıyordum. Sadece onun yaptığı resimleri ellerimin arasında yukarı kaldırıp uzaktan bakarak “Ne güzel…” diyordum “bu iş için doğmuşsun. Seninle gurur duyuyorum.”. Bir zamanlar çekmecede duran ve üstünde büyük harflerle onur belgesi yazan diplomamı alıp bir yere tıkmıştım ki boşandıktan sonra bile bulamadım.
Sorun tam olarak nerede ne zaman çıkmıştı hatırlamıyorum. Bence Güneş doğduktan sonra. “Boşver çalışma. Anneliğinin tadını çıkar,” dediğinde bir saniye bile düşünmemiştim. İşi bıraktığımda, onun giderek ressam, zamanla sanatçı, gel zaman git zaman bir entelektüel olduğunu fark etmiştim elbette ama benim yerimde saydığımı anlayamamıştım. “Çalışma,” dediği zaman artık zaten benim eve getirdiğim öğretmen maaşının bir anlamı kalmamıştı. O günü hatırlıyorum. Çünkü aynı gün yolun başını da hatırladım ve o sırada nerede olduğumu. Ne iyi işte. Hem kızımı büyütürüm hem de resim yaparım. Hamileliğimin dördüncü ayı hazirana denk geldiği, yani okullar kapandığı için istifa ettim. Her bilinçli anne gibi ben de kendimi annelik konusunda geliştirmeye adamıştım. Haftaları sayıyordum. Hamilelik haberimle birlikte alışveriş listem, müzik listem, kitap listem değişmişti ama yapacaklarım listesinin değişeceğini bilmiyordum.
Güneş doğana kadar onun odasını atölye olarak kullandım. “Yaptıkların güzel ama tekniğe fazla takılıyorsun.” Mezun olduğumdan beri ilk kez kendim için resim yapmıştım. Hemen kabullendim. Özgüvenim eksik değildi, ona olan güvenim fazlaydı. Güneş doğunca güç bela sahip olduğum atölyem onun odası oldu. Salonun bir köşesinde legolar bir köşesinde benim malzemelerim vardı. Biraz zaman geçip de kızım büyüyünce legolar ve malzemeler iç içe geçtiler. Oyuncaklar ve mobilyalar birbirine karıştı. Saçım, günlerim, gecelerim hepsi.
Anneliğimin kaçıncı trimesterındaydım tam bilmiyorum. Ama ömür boyu süreceğinden artık emindim. Dünyanın en uzun ilişkisi bu işte. Anne olmak, evlat olmak, baba olmak… Benimki de başlamıştı.
Ayvalık benim için yazları Instagram’a fotoğraf yüklenecek, ünlülerin film çektiği, sevgililerin kaçamak yaptığı, gençlerin ilk tatillerine çıktıkları bir yer değil; tıpkı aile evinin özlenesi bir yer olmadığı gibi. Eski bayramları özlemiyorum, kuzenlerimin düğünlerini, aile toplaşmalarını, çocukluğumun yaz akşamlarını, hiçbirini aramıyorum. Yine de işte kucağımda Güneş’le tam on iki sene sonra baba evine dönüyorum. Annem yaşıyor. Ama burası onun da evi değil. Evin birkaç adı var: Koca evi, baba evi, abi evi… Bizim değil. Benim hiç olmadı.
Cumhuriyet Fırını’ndan kıvrılınca, taksici söylenmeye başladı. Beni turist sandı herhalde. Genelde turistlere söylenirler ki fazladan para versinler. “İleride ineceğim zaten Balıkçı’nın kayığında. Çocukla yürüyemem,” deyince sustu. Balıkçı’nın kayığı yine turistlerin sadece yanına gelince fotoğraf çekildiği ama bloglarda, vloglarda ve reels’larda henüz yerini almamış bir kayık. Sadece burada doğanlar ve yaşayanlar yer tarif ederken Balıkçı’nın Kayığı derler ve kayık denizde değildir.
Taş duvarlar yeni badana kokusunu içine almamış, hâlâ güneşte kuruyan deniz yosunu gibi ağır bir koku yayıyordu. Sokağın iki yanındaki begonviller, kimin evinin kime ait olduğunu çoktan unutmuş, kapıların üstüne taşmıştı. Deniz görünmüyordu ama tuzu konuşurken bile ağzıma doluyordu. O kadar tanıdık, o kadar tatsız bir tuzdu ki…
İnsanlar acele etmiyordu. Zaten burada kimse hiçbir yere aceleyle gitmiyor gibiydi. Herkes birbirini tanıyormuş gibi başını kaldırmadan selam verir. Benimse yüzümde tanıyacak bir şey kalmamıştı. Sokağın köşesinde duran plastik sandalyeler hep aynıydı, sadece oturanlar değişmiş. On iki yılda her şey biraz yerinden kaymış ama hiçbir şey tam anlamıyla değişmemişti. Ayvalık, kendini yenileyemeyen bir anı gibi duruyor. Tanıdık, ama bana ait değil.
Taksiden indiğimizde derin bir nefes aldım. Zamanında yeterince nefessiz kaldığım eve dönmek zorunda olduğumu Güneş bir şekilde hissetmesin diye evi gösterdim. “Bak,” dedim “ben bu evde büyüdüm.” “Baba,” dedi. Buna ağlayacak değildim çünkü zaten sadece “Baba, mama ve anne” diyor. Eminim konuşmayı bilse başka şeyler söylerdi. “Şurada bir otel yok mu, orada çalışsan da burada yaşamasak,” derdi. Maid dizisini nasılsa anlamıyor diye Güneş’i emzirirken izlemiştim. Eğer biraz büyük olsaydı “Oradaki kadın gibi bir yere mi sığınsan,” derdi. “Senin neyin eksik anne?” diye de sorabilirdi. Ben de bir cafeye geçer, iki kahve söylerdim ve ona şöyle derdim: “Param.” Sonra kızıma alım gücünden ve enflasyondan bahsederdim. Okuma yazmadan önce finansal okur yazarlık kursuna gönderirdim ki okuyacağı kitapları alabilsin. Ne yapabileceğime dair bir fikrim vardı ama bunu yapabilmenin bir yolu yoktu. Sanırım trouble two kavramını iki yaşından önce boşanan bir kadın bulmuş. Onu evde tek bırakıp çalışamayacağıma göre en azından iki yıl daha baba evinde idare edebilirim. Trouble two geçer. Benim trouble thirty five’ım biter. İkimiz de bir şeye benzeriz.
İçinden kaçtığım yere böyle döndüm. Bir başkası olarak. Kaçtığım yerde de döndüğüm yerde de bir başkasıydım. İkisinin de ben olmadığımdan eminim. Kemiklerin sızlasın Rimbaud. Ne diyeyim sana…
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.







Bir Cevap Yazın