Ben bir canavarım. Güzel bir canavar. Gündüz avlanan, gece öldüren yırtıcı bir yaratık. İnsanımsı vahşi bir doğa ucubesi… Çocukken sokakta yediğim o taşlardan mı, işittiğim hakaretlerden mi, okuldaki aşağılamalardan ve itip kakılmalardan mı bilmem o canavar içimde minicik bir kurtçuk gibi büyüdü, büyüdü…
Başımın arkasında ince ay şeklindeki yara izi saçlarımın altında görünmez ama çocukluktan kalan sızısı bugün hâlâ canlı canlı yanıyor. Üstünde parmaklarımı gezdirdiğimde geçmişe gidip, büyüklerin ‘keşke ölü doğsaydı, başını ezivermedin ya’ diyerek birbirlerine çemkirdiği, tiksinilen, uzak tutulan, ağladığında ağzına yapıştırılan, ekmek istediği için kafasına bakır tepsiyle vurulan, soğuk ve karanlık odalara kapatılan o ufacık çocuğun çevresini kuşatmış nefretle beslenmesini ben yetişkin olarak anlamaya çalıştım. Ama nafile…
Bedenimde seçmediğim, göremediğim, dokunmamın yasak olduğu yerlerimdeki tuhaflıktı beni ötekilerin gözünde ucube yapan. Beni doğurduğu günden itibaren her gün yaşlı babamdan dayak yiyen, kaderini değiştirdiğimi düşünen, beni kirli bir bez parçası gibi kenara atan yaşı çok ufak anamı mı anlamam lazımdı, yoksa erkek evlat isterken ikisinin arasında bir yerde hem oğlan hem kız doğan bir bebeğe ne yapacağı bilemeyen, erkekliği yekpare çükle eşleştiren babamı mı?
Okulda hangi tuvalete gideceğimi bilemediğim için altıma işediğimde herkesin önünde beni çırılçıplak soyan öfkeli öğretmenimin yüzündeki şaşkınlığı ve sınıfın korkuyla karışık kahkahasını mı anlamalıydım? Aynada kendime bakarken bacak aramdaki ikili oluşumun beni diğerlerinden fersah fersah ayıran, evden kaçmama sebep olan, bununla ya yaşarsın ya ölürsün noktasına getiren doğadan bana vuran piyangonun yalnızlığını ölümü kabul eder gibi kabul ettim. Ben o yalnızlıkta serpildim, güçlendim, akıllandım.
Büyük kente kaçtığım günden bu yana bazen kadın, bazen erkek oldum. Kenar mahallelerin, köprü altlarının, sokakların, batakhanelerin kimsesiz çocuğu gibi ışığa, sıcağa ve yabancıların merhametine sığındım. Bir yerde bulaşıkçı, diğer yerde getir götürcü, sık sık yankesici, pis şiltelerde fahişe oldum. Bir pavyonda sahnede dansa çıktığım ilk gece erkeklerin bakışındaki şehveti, kadınların gözlerindeki hasedi gördüm.
Ben o şehvetle büyüdüm. Uzun boyum, biçimli bedenim, güçlü kaslarım, gece kadar siyah saçlarım ve gözlerim beni karanlık sokakların yıldızı yaptı. Güzellik bir güçmüş. O gücü sonuna kadar kullandım. Bana yaşatılan soğuk nefreti ısıtmak, yüreğimdeki kara deliği doldurmak ve belki, kim bilir belki denk gelir ya…Sevilmek için…
İlk leşim aşık olduğum adamdı. Bütünüyle meşru müdafaa. O ölmese ben ölecektim. Yataktayken “bir kadın bir erkek olmamı” isteyen, evli ve çocuklu, bıçkınların bıçkını, erkeklerin şahı sevgilim bir kıskançlık krizinde bana bıçağını sallayınca gözüm döndü. O bıçağı elinden kapıp boğazına saplayıverdim. Kanı üstüme fışkırırken gözlerinde sönen feri seyrettim. Ölürken bile sevgi yoktu gözlerinde. Nefret ve intikam vardı. Yerde yatarken onun cansız bedenini izledim.
Ben sevmiş miydim onu? Yoksa onun beni sevme ihtimalini mi özlüyordum? Ölü sevgilimin dolaptaki temiz giysilerini üstüme geçirip, bana tuttuğu evden çıkarken tuhaf bir hafiflik vardı adımlarımda. Sanki biri olmuştum. Bir şahıs, bir kişi, bir insan… Sokakta yürürken vitrinlere yansıyan görüntüm gözüme çarpınca gördüm o şahsı. Bir erkek. Güzel bir erkek. Uzun saçlı, uzun boylu, ince ama güçlü…Genç ve aç bir erkek. Halil!
Ben öldürmemiştim ki sevgilimi. Halil öldürmüştü. İçimdeki erkek şiddete şiddetle yanıt vermişti o kadar. Ben ise hayatıma kaldığım yerden devam edebilirdim. Ettim de… Cinayet hiç başımı ağrıtmadı. Komşular ne bir şey görmüş ne de duymuştu. Sessiz sedasız bir kadın kalıyordu orada ama kimse tarif verememişti. Gece vakti bir komşu genç bir adamın apartmandan çıktığını görmüştü o kadar. Bir kadın girmişti daireye, bir erkek çıkmıştı.
Ortalık biraz yatışınca çalıştığım pavyonun patronuna gidip rest çektim. Ya beni assolist yapacaktı ya da pılımı pırtımı alıp gidecektim. Pavyonda müdavimlerim olmaya başlamıştı. Beni soran erkekler, çiçek yollayan erkekler, şampanya patlatan erkekler, masamda ağlayan erkekler… Sahne adımı da Hilal olarak değiştiriyorum dedim. Bir de yeni ev isterim. Patron bendeki güvene şaşarak isteklerimi kabul etti. Sinik, silik, korkak o kız gitmiş, yerine kükreyerek konuşan biri gelmişti.
İlk iş olarak belime ulaşan saçlarımı kestirdim. Kuaför neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktı. Kesilen saçları peruk için istedi verdim. Kulak mememin hemen altında dümdüz saçlarımla çakı gibi keskin görünüyordum. Gözlerim daha parlak, dudaklarım daha kırmızı, daha aç görünüyordu. Sahne için aldığım renkli perukların faturasını patrona gönderdim. Ödesin pezevenk.
İkinci işim şık mahallelerin birinde bir erkek mağazasına gidip nefis kesim giysiler almak oldu. Kumaş pantolonlar, gömlekler, spor ceketler…Halil’in Hilal’in hayatıyla ilgisi olmamalıydı. Hilal ne kadar kenar mahalle şarkıcısıysa, Halil o kadar klas olmalıydı.
Mağazadakiler kuşkuyla ve çekinceyle yaklaştılar bana. Para her şeyi çözdü elbette. Tomar tomar aylık maaşlarını önlerine koyunca hepsi sus pus oldu köpeklerin. Taşındığım yeni evimdeki iki odayı apayrı döşedim. Biri bir kadının odası diğeri bir erkeğin. Bir odadan diğerine geçerken kimliğim de değişiyordu. Rüya gibi değil, sihir gibi değil, bedensel bir geçiş.
Hem Hilal’dim, hem de Halil. Bana boca edilen nefretin çocuğu, iki cinsiyetin yahut cinsiyetsizliğin abidesi, güzeller güzeli bir ucube, şehvetin ve cinayetin şövalyesi…
II
Halil önce amaçsızca yaşadı. Canı sıkılıyordu. Kanın tadını almış kurt gibi huysuz, saldırgan ve yalnızdı. Hilal işe gidiyor ikisine de bakıyordu. Gündüzleri zengin mahallelerindeki kafelerde öğle yemeklerinde kafası dalgın bir çalışan gibi oturuyor çevresini inceliyordu.
Elinde olduğunu daha önce bilmediği bu beceriyi geliştirmek istiyordu, daha fazlasını görmek, kan kokusunu duymak. Halil ona öğretilen nefretten besleniyor, bedeni gergin bir tel gibi titreşiyor, sakinleşmek için bir kurban arıyordu. Hilal’i pasif olmak, sünepe olmak, orospulukla suçluyordu. Kendini satmak dışında yok muydu yapacağı başka bir iş.
Bir izin verseydi ona, bak nasıl yaşacaktı Halil ikisini de! Hilal, Halil’in öfkesini parlak giysilerin, maske gibi makyajın, abartılı hareketlerin ve şehvet örtüsünün altına saklıyordu. Ta ki sabah Halil o örtünün altından çıkana dek.
Bir gün Halil yine şık giysilerini giyip evden çıktı. Gökyüzünden gülle gibi yere inen güneşin alnında tek bir ter damlası dökmeden yürüdü. Artık simasının tanınmaya başlandığı bistroya girdi ve bir masaya oturdu. Elindeki iş çantasını yanındaki sandalyeye koyarken gördü onları. İki masa ötede, kuytuda bir adamla genç bir kız. Öyle genç ki ya reşit ya değil… Alçak sesle ama hararetle konuşuyorlardı. Kızın gözlerinden fışkıran alev parçaları Halil’in yüzünü yaktı sanki. ‘Sana ne lan, sana mı soracağım kart zampara’ diyordu kızın dudakları. Adam kızın çıplak kolunu sıkınca kız masanın altından adamın apış arasını avuçladı. Adam acıyla kıvrandı öne eğildi, gözünden yaş geldi. Siktir git, dedi kız yerinden kalkarken. Kızın kısa eteğinin altından sağ baldırının arkasındaki yılan dövmesi de hareketlendi.
Halil uzunca baktı kızın ardından. Adamın garsona seslendiğini görünce bakışlarını ona çevirdi. Adamın kızaran yüzünde nefreti okudu. Aynı Hilal’in eski sevgilisinin yüzündeki duygu. Çirkin bir adama yakışan çirkin duygu. Hafifçe içi çekildi. Bir şey boğazını sıktı sanki. Nefes alamadı sonra çok hızlı alıp vermeye başladı. Adam apar topar oradan çıkınca Halil de peşinden seğirtti.
Semtin yokuşlu sokaklarında bir süre yürüdüler. Kız görünürde yoktu ama adam gittiği yolu iyi bilen birinin edasıyla ritmik yürüyordu. Ensesinde oluşan ikinci et katmanı, kel kafasından aşağı inen ter damlaları, tıknaz vücudunu taşımadaki sıkıntısını izledi Halil. O ise bir kedi gibi bazen seri bazen yavaş avını izliyordu. Adam bir apartmanın kapısında bir süre oyalandı. Telefonunu çıkarıp tuşa bastı kulağına götürdü. Yanıt alamayınca bu sefer zile asıldı. Bir daha bir kez daha. Açma kız, dedi Halil içinden. Evde olma, evdeysen de açma… Ne kız ne de kapı dinledi Halil’i. Bir otomat adamı içeri buyur etti, adam kapıdan içeriye doğru kaydı.
O dakikaları Halil hiç saymadı. Saatlere dönüşmüştü belki de sonsuzluğa. Kavgadan sonra barışıyorlar mıydı yoksa işler bitiyor muydu? Pencerelerde göz gezdirdi. Evin karşısındaki mağazaların vitrinlerine baktı uzun uzun. Yansımasında tehlikeli birini gördü. Elleri yumruk, çene demir kilit, gözleri kapkara. Hilal’e asla söyleme, dedi kendi kendine. O uyusun, bilmesin bunları. Neden sonra kapıdan adamın çıktığını gördü. Yüzündeki telaş, korku, delilik her şeyi ele veriyordu. Ellerine baktı. Ceketinin sağ koluna bulaşmış koyu lekenin ne olduğunu anladı hemen. Elinin arkasındaki kızıllığı da. Apartmana girmekle adamı takip etmek arasında bocaladı. Av avdır, avını bırakma dedi içinden bir ses.
Adam bu sefer nereye gittiğini bilmiyormuş gibi tereddütle çevresine bakındı. Bir taksi…Taksi istiyordu. Önünde aniden duran bir sarı taksiye atladı. Halil de hemen onun arkasındakine. İlerle gardaş dedi geldiği köyün aksanıyla, ben yolu tarif ederim…Şoför soru sormadan bastı gaza. Dar sokaklarda, eski binaların arasında, parkların ve ağaçların yanından süzüldüler.
Trafik vardı, sıcak vardı, kent bir cinayete daha hazırdı. Kısa bir süre sonra öndeki taksi büyük beton ve cam bir plazanın önünde durdu, adam telaşla indi, indikten sonra taksinin içine doğru bir banknot attı. Plazanın camlı kapılarından koşar adım geçti. Halil yine bekledi. Avının hatasını, şaşkınlığını yakalamak isteyen bir yırtıcı gibi sabırla, dikkatle bekledi. Plazanın önündeki banklardan birinde önünden akan kenti ve onu çirkinliğini izledi.
Hava kararmaya başladığında içindeki kıpırdanmadan huzursuzlandı. Hilal uyanmak üzereydi. Hilal, biraz daha uyu Hilal. İşim var Hilal. Çok yaklaştım Hilal. Tam o sırada adam çıktı kapıdan, yanında gençten biri vardı, büyük bir sırrı konuşuyorlarmış gibi kafa kafaya vermişlerdi. Adam pahalı kol saatini ortaya çıkaran elini belirsiz bir yere doğru salladı, genç herif de kafasını. Anlaşma sağlanmıştı. İzler ortadan kaldırılacak, ölen ölecek, kalan sağlar onların olacaktı.
Adam kaldırımın kıyısında bekleyen siyah bir otomobile doğru yürürken Halil ayağa fırladı. Adama doğru hızla yürüdü, kuvvetli bir manevrayla adama çarptı. Adam bir küfür savurdu dudaklarından. Çok özür dilerim, dedi Halil en kibar haliyle. “Affedersiniz gerçekten görmedim, bu sıcaklar…” Adam nefretini azaltmadan baktı ona. “Dikkat etsene kardeşim. Orman mı burası?” Evet, orman, demedi Halil. Hem de seni gömmek için hazırlanmış bir orman. Boğazını parçalamak, iç organları yemek, kanını emmek için tutuşan bir orman. Adam küfürlerini yuta yuta arabasına giderken Halil, elindeki cüzdana gülümseyerek bakıyordu.
III
Halil o gece beni bırakmadı. Sabahın ikisinde gözlerimi açtığımda her yerim ağrıyordu. Divandan kalkarken sol ayağım cız etti. N’aptın Halil? Aynaya topallayarak yaklaştığımda üstüme bulaşmış kanı görünce geriledim. Ellerim, göğsüm, bacaklarım kan içindeydi. Her yerimi yokladım, yara yok, kesik yok. Başkasının kanı. Çıplak kanlı vücudumu izlerken hafif bir şehvet duygusu yokladı beni. Dik ufak memelerim, düz göbeğim, uzun güçlü bacaklarım, ince kaslı kollarım…Başka bir ülkede doğsaydım beni atlet yapacak bir beden. Gözlerimi apış arama kaydırmadım bilerek. Oradakiler benim hayatımı mahvetti onlara şefkat ve sevgi yok!
Halil’in odasına girdim, yatağı sakız gibi yapılı, giysileri eşit aralıklarla dolabında asılı, masasının üstünde klasik romanlar, içi boş deri iş çantası, telefonu, anahtarları, cüzdanı…Şu dünyadaki tüm varlığı oradaydı. Ne kan, ne kaos ne de düzensizlik…O istikrarlı ben dengesiz olandım, o ne istediğini bilen ben karışık olandım, o katil ben masum olandım.
Banyoya seğirtirken mutfakta büyük siyah bir çöp torbası görünce duraksadım. Halil’den kalan bir şeyler. Korkarak yaklaştım torbaya. Gündüzün prensi bana ne bırakmış olabilirdi. Açarsam geriye dönüşün olmadığını seziyordum ama merakımı yenemedim. Ayrıca üstümdeki bu kadar kanın bir açıklaması olmalıydı. Bana Halil’in bir açıklama borcu vardı.
Torbanın düğümüne eğildim, ellerim titreyerek açmaya giriştim. Kuvvetle sıkılmıştı, bana mısın demedi. Tezgahta duran bıçağı kaptığım gibi torbanın boynunu yardım. Mutfak fayanslarına dökülenleri görünce bir çığlık çıktı ağzımdan. Ağzımı elimle kapadım. İnlemelerim elimin ardında devam etti. Dibinden kesilmiş bir parmak, top gibi yuvarlak yapış yapış tek göz, buruşuk yamuk bir deri parçası…Aman allahım yoksa?
Halil bir adamın parmağı, gözü ve çükünü hatırat gibi koparmış, eve getirmişti. Torbanın içinde pahalı marka takım elbisesi kanlar içinde uzuvlara yatak görevi yapıyordu.
Halil! Ah Halil!
Korku bedenimi ele geçirdi, zangır zangır titremeye başladım. Halil bunları bana bırakmıştı. Beni de ortaklığa davet ediyordu. Anlaşmamız böyle değildi. O dışarıda ben içeride kalacaktım. O keskin bıçaksa ben kın olacaktım. O canavarsa ben güzeldim.
O anda kapıyı kırarcasına çalan yumruklarla yerimden sıçradım. Abla Hilal abla, Hilal abla kapıyı aç. Odamdan üstüme bir şeyler geçirip kapıya yaklaştım. Mutfak kapısını aceleyle kapadım kapıya koşarken. Pavyondaki fedai Celal karşımda heyula gibi dikiliyordu. Gözlerindeki aşkı ve hayranlığı saklamak için önüne bakıyordu.
Ne oluyor lan, diye çıkıştım. Bir erkeğe korktuğunu asla göstermeyeceksin. Hayvanlar korkunun kokusunu alır. Hep hücumda ol. Abla, patron seni bekliyor, müşteriler soruyor…Biz hasta oldun sandık, telefonun da kapalı. Patron beni gönderdi. Patrona de ki Hilal abla muayyen gün izni aldı. Bu gece sahne, cayırtı, hayvan herifleri falan çekemem. Patronu da çekemem. Eğer zorla götürürsen ortalığı kan gölüne çeviririm haberin olsun. Şimdi çek git, uyumam lazım. Fedai Celal ayağıma bulaşmış kan lekesine dikmişti gözlerini hemen kapının ardına çektim ayağımı. Duyduğu şeylerin somut kanıtını görünce daha da huzursuz olmuştu, elini bir şeyler anlatır gibi salladı sonra çekinerek bana baktı. Sözünü beklemeden vurdum kapıyı yüzüne.
Oracığa çöktüm. Celal hâlâ kapıdaydı, hissediyordum. Bir daha kapıyı çalıp çalmamak, patrona ne söyleyeceğini kestirmek için oyalanıyordu. Ağır ayak seslerini duydum sonra. O giderken mutfağımda bir cesetten kalan parçaların yok olmasını değil, attığım yalanın gerçek olmasını diledim. Ben de kanasam, bir kadın gibi her ay kanasam ne kolay olurdu işler.
Ah Halil! Vah Halil!
Benim öteki yüzüm, güzel karam, karanlığım ne yaptın sen!?
IV
Halil, Hilal’i daha çok saklar, daha çok uyutur olmuştu. Gündüzleri av takibindeydi ve gecelere de ihtiyaç duyuyordu. Üstlendiği misyon büyüktü, avlanacak çok canavar vardı.
Plazadaki herifi cüzdanınızı buldum bahanesiyle kuytu bir yere çağırdığında her şeyin bu kadar kolay olacağını tahmin bile etmezdi. Adam lüks arabasıyla gelmiş, Halil arabaya binmiş, işini kolaycacık bitirmiş sonra ormanlık bir yerde adamdan hatıraları alıvermişti. Ertesi gün bacağında yılan dövmeli kızın evinde bıçaklanarak öldüğü haberlerini okuyunca yaptığı şeyin doğruluğuna tüm kalbiyle inanmıştı.
Büyük şehir cinayetin bereketli bahçesiydi, sokaklar katillerle, sapıklarla doluydu, herkes et ve kan istiyordu. O da onlara istediklerini verecekti.
Haberleri sıkı sıkıya takip ediyor, çaresizleri öldüren katillerin peşine düşüyordu. Kimi zaman günlerce uğraşıyordu. Kenar mahallerin birinde evinde ölü bulunmuş engelli bir kız çocuğu için, sokakta dayak yiyen göçmen bir kağıt toplayıcı için, bir işhanından kuşkulu biçimde düşüp ölen genç bir kadın işçi için, batakhanelerde pazarlanan oğlan çocukları için, tecavüz edilip kafası kesilen bir köpek için intikam yeminini adım adım yerine getiriyordu. Nefrete nefretle, vahşete vahşetle yanıt veriyordu.
Haftalarca izini sürdüğü avları oluyordu. Bazen yakayı ele vermemek için inine giriyor, yavaşlıyor, enerji topluyordu. Hilal’in devreye girmesine izin veriyordu. Hilal sahnelerde aç erkeklerin önünde ‘etini satarken’, o kanatlanmış bir hınçla geri dönüyor, ikisinin ruhunu aklamak için davasını yürütüyordu. Geceler gündüzlere karşıyor, Hilal bazen apansız çıkıyor, ona kızıyor ancak engel olamıyordu. Hilal’in patronu huylanmaya başlamıştı. İmam nikahlı karısının üstüne iki genç kuması, bir de sevgilisi olan heriften oldum olası hoşlanmamıştı zaten Halil. Hele o Celal ayısı yok mu? Patronunu bir anlığa bıraksa o yaşlı gıdısını tek bir hamleyle açıverirdi. Fakat Hilal’in paraya ihtiyacı vardı, onun da misyonunu sürdürmesine. Şimdilik yaşamasına izin veriyordu. Uzun süredir takip ettiği leş bir gruba odaklanıyordu şu sıralar.
Karanlık ağ denilen çukurda kız çocuklarını yoksul ülkelerden kaçıran ve seks kölesi olarak satan iblislere. Pek anlamazdı bilgisayar işlerinden ama paradan anlardı. Paranın sokak halini öğrenmişti, ona göre en keskin, en vahşi silahtı para. Ödemeyi yapmış bekleme aşamasındaydı. Malınız iki güne size ulaştırılacak deniyordu ona gelen mesajda. Yenilecek, parçalanacak, yok edilecek ya da raf ömrü bitince çöpe atılacak bir mal. Ufacık bir kız. 12 yaş denmişti ona. Fotoğrafında daha da küçük görünüyordu. Öfkeden çıldırıyor, yerinde duramıyor ama beklemek dışında bir şey de yapamıyordu. O karşılaşma anını defalarca kafasında çeviriyor, nasıl ilerleyeceğini, hangi hamlede bulunacağını en ince ayrıntısıyla düşünüyor, düşünüyordu.
Kızı teslim ettiklerinde adamın boğazına yapışmayı, ya da polisle işbirliği yapmayı (ama kesin paçayı kurtarırdı bu pezevenkler) ya da kızı alıp uzaklara kaçmayı tasarlıyordu. En iyisi hayvani tarafına bırakmaktı işi. Karnındaki dürtü her zaman doğru kararı verirdi. İki günün sonunda Hilal uykudayken geçici tuttuğu eve gitti. Yine en şık giysilerini giymiş, sanki işe giden bir beyaz yakalı gibi ne hızlı ne yavaş, kararlı adımlarla yürümüştü.
Boş evde, soğuk kimliksiz salonda otururken duvarlara baktı. Eli oturduğu koltuğu okşar gibi dairesel hareketlerle oynuyordu. Zil çaldığında başka biri kapıya gidiyor, otomata basıyor ve ayakta dikiliyor gibi geldi ona. Bedeninden süzülmüştü sanki, tepeden izliyordu onu. Apartmanda ayak seslerini dinledi. Birisi anlaşılmayan bir dilde bir şeyler mırıldandı. Kapıda aniden beliren tabloya kendisini dahil etmekte zorlandı. Boğazındaki yumru, keskin bir kaya gibi içini parçalıyordu. Orta yaşın üstü bir adam yanında elleri önden bağlı küçük bir çocuğu ensesinden tek elle tutuyor, kara gözlüklerinin ardından içerideki şık adamı izliyordu. Adamın dudakları çizgi gibiydi, o çizgiyi adamın boğazında hayal etti Halil. Hazırladığı repliği söylemek için yutkundu önce. ‘Bu değildi istediğim. Yanlış çoc..yani mal getirmişsiniz. Benim ısmarladığım bu değil.’ Adamın afallaması çakılmış çakmak gibi öfkeye dönüştü. ‘Nasıl yanlış mal lan? Bu seçildi, beğenmiyorsan kes boğazını çöpe at beni ırgalamaz.’
‘Hayır’ diye diretti Halil tüm sakinliğiyle. ‘Benim seçtiğim bu değildi. Ya paramı iade edin ya da doğru ürünü getirin.’ Adam başını sinirle sallarken dudaklarının arasından küfürler savurdu. Halil’in duyup duymaması umrunda değildi.
‘Ulan lavuk, çocuk bu, senin seçtiğin bu, anlıyor musun, belanı arama. Al kızı siktir git.’ Halil uykulu gözlerle boşluğa bakan kıza baktı. Uyuşturucu verilmişti çocuğa. Direnmesin, kurbanlık koyun gibi efendisine itaat etsin diye. ‘Lan dalyarak’ diye kükredi Halil gırtlağını yırtan bir sesle. ‘Bu değil diyorum. Ne yapacaksan yap, bu değil istediğim.’
Adam yumruğunu sıktı, bir kıza bir Halil’e baktı. Küfürlerini sıralarken kel kafasını eliyle sıvazladı. ‘İade veya değişim yok. Sen bilirsin. Ne bok yersen ye’ dedikten sonra çocuğu itekleyerek merdivenlere yöneldi. Halil kapıyı kapatmadan seslerin inmesini bekledi. Çocuktan hafif bir inleme duyar gibi oldu. Bir kaç saniye içinde kedi gibi sessizce aşağıya inmişti.
Apartman kapısından çocukla adamın bir arabaya bindiklerini gördü. Kiraladığı araca süratla ilerledi, önünde zıpkın gibi fırlayan arabayı takibe başladı. Kent, trafiği, denizi ve sıcak tozlu rüzgarıyla yanlarından akıp geçti. Binalar daha çirkin daha renksiz ve daha tekinsizleşti yol boyunca. Öndeki araç istikrarlı bir hızda siyah camlarının ardında ufak bir kız çocuğu ve en az iki herifle birlikte ilerliyordu. Halil buz gibi bir yürek, sarsılmaz bir dikkatle peşlerindeydi. Bir süre sonra otobandan çıktılar. Araç sağa sinyal vermeden zart diye dönünce birkaç araba ani fren yaptı. Orman kanunu. Halil’in en sevdiği kanun. Halil de aynı hamleyle sağdaki çıkışa girdi. Önlerindeki araçtakilerin onu fark edip etmediği umrunda değildi artık. Davasının zirvesinde olduğunu hissediyordu. Her şeyini ortaya koyduğu güçlü bir final.
Öndeki siyah araba kenar mahalleri bile aratacak dar ve delik deşik sokaklarda ilerliyordu şimdi. Onu fark etmemiş olmaları imkansızdı. Bir kaç kez sağa sola döndükten sonra yarım kalmış bir inşaatın önünde durdu. Arabadan iki herif indi. Biri çocuğu getiren kel yaşlı, diğeri genç, sakallı. Yaşlı herif başıyla Halil’in az ötedeki arabasını işaret etti. Elini beline attı, diğeri de dövüşmeye hazırlanan bir horoz gibi şişindi. Halil gülümsedi onlara. Onun silahı paraydı. Pencereyi indirdi, dışarıya pırıl pırıl iki dolar destesi uzattı. İki adam bakıştılar. Parayla silah arasında kararsız kalmışlardı. Bu pezevengi haklayıp parasını alma planı yapıyorlardı kuşkusuz. Halil yine gülümsedi. Dikkatle kapıyı açtı, indi.
Adamların henüz tetiğe basmaması iyiye işaretti. ‘Dedim ya, seçtiğim ürünü almaya geldim. Kimsenin başı ağrımasın. Verin bana malımı siktir olup gideyim.’ Genç herif diğerine başıyla bir işaret yaptı. Bu kerizin hesabını içeride kesmek lazımdı. Bir taşla iki kuş.
Yaşlı adam Halil’e gel işareti yaptı. Bu hanımevladından korkacak değillerdi ne de olsa. Bu ince adam onlarla baş edemezdi. Genç herif kızı arka koltuktan bir çuval gibi çekip omuzuna attıktan sonra inşaatın ahşap derme çatma kapısından girdi. Yaşlısı Halil’in yaklaşmasını bekledi ve ardından hafifçe itti. Üçü betondan bir mağaraya girer gibi karanlığa daldı. Bina rutubeti sünger gibi çekmiş, küf kokusunu zehir gibi ortalığa yayıyordu. Halil avcı gözleriyle çevresini taradı. Nerede saklıyorlardı çocukları? Dövüşmesi gereken kaç kişi daha vardı? Kimisi geniş kimisi dar kesilmiş düzensiz basamaklardan indiler, bodrum katı daha yoğun küf kokuyordu. Arkadaki herif yine iteledi Halil’i. Halil ona özel bir muamele hazırladı kafasında. Bir ağlama sesi duyar gibi oldu sonra ses kesildi. Bodrum katını aydınlatan florasan ışık titriyor arada cızırtıyla sönüyordu. Öndeki genç adamın omuzundaki çocuğun kafası oyuncak bebek gibi sallandı. Uzun siyah saçları vardı. Anasının belki çok kısa süre önce taradığı saçlar… Bir kat daha indiler. Artık kokulara toprak ve ölüm kokusu karışmış gibiydi. Yarı aydınlıkta basamaklarda kaygan gölgeler oynuyordu. Sonunda bir kapıya ulaştılar. Arkadaki herif öne atıldı, anahtarla birkaç kilidi çevirerek açtı. Halil kapıdan içeriye baktığında çocukluğundaki kendi karanlık hücresini hatırladı. Ortada cılız bir soba, uzatma kablosu başka bir uzatma kablosuna bağlanmış. Kilim kadar ince bir şilte, dört beş ufacık beden üst üste… Sidik, bok ve korkunun karışımı bir koku. Çocuklar hareketsizdi, neredeyse komada gibiydiler. Bak hangisini beğendiysen al, siktir git dedi yaşlı herif, genç adam çocuğu yığının üstüne yerleştirirken. Ufak bir kol şiltenin dışına taştı. Birisi inledi. ‘Mallarınızı iyi koşullarda saklamıyorsunuz. Bakın küf ve rutubetten hasar görmüşler. Nasıl anlayacağım benim seçtiğimi?’
‘Siktirme belanı lan’ dedi önündeki genç herif. Halil’in elindeki tomarları henüz almadığını fark edip koparıp hepsini avuçladı. Halil bu iki adam dışında binada kimsenin olmadığını anlamak istiyordu. ‘Yok mu sizin şefiniz? Hani müşteri tatminini sağlayacak üst düzey bir müdür?’
‘Ulan sen bizi ne sandın ha? Ne sandın? Holding miyiz lan biz? Malsa mal seç, sikecek misin öldürecek misin sana kalmış. Biz getirdik işte. Götve…!’ Halil yaşlı adam henüz lafını bitirmeden cebinden çıkardığı avcı bıçağını havada sallayarak boğazını boydan boya çizdi. Dudaksız bir gülümseme… Adamın yüzündeki hayret ifadesini boğazına giden elleri yakaladı.
Canavarların ölümün sıcak dokunuşunu hissettikleri ilk an. Boğazından gargara sesleri çıkarken Halil’e yandan saldırmak için hamle yapan genç adamın önünde yere çömeldi Halil. Sokakta Biber İsmet’ten öğrendiği bir hareket… Çömeldiği yerde süratle dönüp diğer adamın karnına soktu bıçağı ve hiç bırakmadan boydan boya yardı. Kan çıkınca gülümsedi. Bağırsakları dışarı fırlardı az sonra. Hep öyle olmuştu. Yer çekimi denilen muhteşem kanun. Diğeri yere yan yıkılmış kurbanlık koyun gibi titriyordu. Cılız lambanın altında, boktan sobanın önündeki katliamı görmedi çocuklar. Gördülerse de ses etmediler. Kuzular intikamlarının alınmasını rüyalarında izlediler belki de… Halil birkaç dakika içinde can veren iki herifi otopark olarak düzenlendiğini sandığı bodrum katının bölmelerinden birine yığdı.
Üstlerine tükürdükten sonra yakasını düzeltti. Üstüne kan sıçramış mı diye baktı. Karanlıkta anlayamadı. Karanlıkta bir şeyi daha göremedi. Ufacık bir şeyi…Gölgelere karışan bir şeyi. Bir kız çocuğunu… Ona getirilen çocuk sırtına saplamıştı sıcak mermiyi. Hem de tam akciğerlerine. Kan onu boğarak öldürecekti. Arkasına döndüğünde çocuğun gözlerinde korkuyu okudu, eli titriyordu. Çocuk onu satın alan adamı öldürmüştü işte…Hem de onu kaçıran adamın silahıyla… Kaç buradan, dedi Halil hırıltıyla dizlerinin üstüne çökerken. Çıkın gidin hemen. Öksürünce kanlı kusmuğu temiz gömleğine indi. Şık takım elbisesinin koluyla ağzını sildi. Kız ifadesiz, donuk bakışlarıyla ölümünü izliyordu.
Halil gülümsedi. Cebindeki telefonu, kalan parayı, saatini uzattı kıza. Başının arkasındaki ince ay şeklindeki yara sızlamıyordu artık. Benim adım Hilal. Hilal! Sakın unutma. Halil öldü ama Hilal yaşayacak. Anladın mı Hilal yaşayacak…






Bir Cevap Yazın