Tek tekerli paslı inşaat arabasında başı kesik koyunu yokuş yukarı, kampın ardındaki derme çatma ağıla doğru taşırken bir yanım buz kesmişti, öbür yanımsa alev alev yanıyordu.
Yavaş ol, yavaş, hop, diye bağırdı arkamdan İbrahmet. Nefes nefeseydi, koşturuyordu besbelli. O vakit anladım ne kadar hızlı sürdüğümü. Dönüp bakmadım. Bakarsam gözümün önünde giderek sefilleşen ruhunun her hareketiyle nasıl tel tel döküldüğünü bir daha görmekten korktum.
Günün batmasına daha vardı, köşeyi dönünce güneş oklarını öyle keskin bir açıyla göndermeye başladı ki kısılan göz kapaklarım o saniye kırmızıya boyandı. Zaten şu son iki saatim güneşin açık sarı ışığıyla kan rengi arasında bir sarkaç gibi salınıp durmuştu. İşte şimdi, yakan güneşin ve akan kanın bir olup gözlerime indirdiği perde uçsuz bucaksız ama sus olmuş öfkemi mahmuzlayıp duruyordu.
Veli Usta bir koyunun kırk elli kilo geldiğini söylemişti, inşaat arabası da hafif sayılmazdı, ben bunca yükle adanın bu eşek bağırtan yokuşunu nasıl bu kadar hızlı çıkabiliyordum? Yediğim vurgun bedenime deli gücü vermiş, küçük bir cennet bulmak için gittiğim ama göz açıp kapayıncaya kadar cehenneme dönmüş o evden çıktığımızdan beri arkama bakmadan gitmiştim. Susku anadilimdi, en iyi bildiğim dildi, ne var ki o bile yetmiyordu hissettiklerimi tarif etmeye, ben de dümdüz gidiyordum işte, kaçabilecekmişim gibi. Değil İbrahmet, çocukların arasında en hızlı koşan o tek bacağı kısa Nişan bile olsa yetişemezdi.
Misak, dursana, dur hele, acelen ne!
Durmam, niye durayım, yetişsin. Kampa ondan önce varmamı istemiyor. İşi hallettim, mesele çıkmadan döndüm diyecek müdüre. Sahiden de koştu, yanıma ulaştı, hatta beni kenara itip arabayı da elimden aldı. Doğru ya, hayvanı bana taşıttığını görmelerini istemez, uyanık. Bunu da anca kampın çatıları, pencereleri görününce yaptı. Yokuşun bitip düzün başladığı yerde. Yetişememek filan hikâye. Hamallığı çocuğa yaptırdı, aferini kendisi alacak. Amma hesapçıymışsın İbrahmet, ben seni doğru dürüst bir adam sanırdım, sokulmazdım yanına ya, uzaktan izlerdim çocuklarına gülümseyerek bakışını, kalabalığın içinde onları koruyup kollayışını, imrenirdim.
Zayıf, bakınca üflesen uçacak sanırsın, biraz da eksik akıllı ya boylu, kemikli, gücü kuvveti yerinde, tevekkeli değil kolayca itivermesi beni. Şu kanlar içindeki koyundan bile küçüğüm, hafifim, yazın başında giriş için kaydımı alırken boyumu bosumu ölçtüler, yüz otuz beş santim ve yirmi üç kilo geldim. O güne kadar ne tartılmıştım ne de boyumun ölçüsü alınmıştı. Hoş belki uzamışımdır, iki ay geçti, yazları hızlı boy atar çocuklar diyorlar. Boş bulundum, itemezdi yoksa, aklım zavallı koyunda. Ona bakamıyorum ama orada olması yetiyor, gördüklerim yetiyor, bakışları gözümün önünde, gözleri yardım ister gibi gözlerimde, çırpınması, derisinin seğirmesi, ayak diremesi, ne olduğunu anlamaması, anlayınca kabul etmemesi, mezbahaya dönmüş o taraçadan kaçmak için ayağa kalkmak istemesi, nihayet lanetli bir kurtuluş gibi gözbebeklerinin zifiri bir karanlığa saplanıp kalması. Bakmıyorum ama onu görüyorum, gitmiyor gözümün önünden, gitmeyecek de, biliyorum.
Yardım istiyordu ama ben ne o kadar güçlü ne de becerikliyim. Doğru kişi değilim, çünkü İbrahmet’ten farkım yok, değil mi ki onun yardımcısı, yamağıydım bugün. Tamam, bıçağı vuracak olan ben değildim, kan akıtacak olan, koyunu öldürecek olan da değildim ama kasap çıraklığı yapan benim, orada olmak isteyen, istemek ne kelime, bunun için can atan da benim, belki yiyecek bir şeyler ikram ederler bize, limonata verirler, belki pasta bile verirler diye heveslenen benim, bütün bunları bir macera, beni kamptaki çocuklardan, öğleyin yatakhanede zorla uyutulan çocuklardan ayıracak, onlardan farklı kılacak bir kahramanlık hikâyesi olarak yaşamak isteyen de benim. Şimdi uğradığım hayal kırıklığı, ne yaptığımızı anlayıp donup kalmam, pişmanlığım neye yarar. Annem sen çocuksun, tövbe edersen Tanrı mutlaka affeder der hep. İnsan kendini affedemezse tövbe ne yarar. Bin kere tövbe etsem ne fayda, ben kendimi affedemedikten sonra.
İbrahmet’e kızgınım, çok kızgınım. Bizi o koyunu keselim diye evlerine çağıran, hayvanı kan ter içinde dört kat yukarı taşıtan, dünyayı kendi etraflarında döndüren o arsızlara kızgın olduğum gibi. İbrahmet’in yerine bu işi yapması gereken ama bugün kim bilir ne için şehre inen, ortalıkta görünmeyen Veli Usta’ya kızgın olduğum gibi. O burada olsaydı bütün bunlar yaşanmayacaktı. O koyun gene ölecekti, gene boğazlanacaktı ama hiçbir şey aynı olmayacaktı. Ölmek var, ölmek var ve biliyorum ki hiçbir koyunun canı İbrahmet gibilerine emanet edilmemeli.
İçim yanıyor, sadece koyun için değil kendim için de, çünkü yanıldığımı, aslında her şeyin aynı olacağını, hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorum şimdi. Ölmek ölmektir, öldürmek öldürmektir, nasıl fark edemedim bunu? Mazeretlerim var ama adı üstünde, hepsi mazeret bunların, bahane. Aklım ermezdi, kelimelerim yetmezdi, içimde sızlayıp durduğunu bile bilmediğim kesiklerden kaçmaktan başka muradım yoktu, dedim ya, yüz otuz beş santim ve yirmi üç kiloyum ben, belki birkaç kilo ağır, belki birkaç santim uzun, belki o kadar bile değil. Ama o gün hem bedenen hem ruhen bütün kampın, bütün adanın, tanıdığım bütün insanların en küçüğü bendim. Koca koca ağırlıkların altında ezilmiş, eleklerden elenmiş, unufak olmuştum ama bir cebe girip saklanarak her şeyden kaçabilecek bir parmak çocuk da değildim.

Halbuki her şey ne güzeldi. O küçük sürü, sayıları kimi zaman artan kimi zaman azalan o on beş koyun benim özgürlüğümdü. Sabah erkenden ağılın önünde bitiyor, onları adanın tepesine, her daim kilitli döküm kapıların, yüksek duvarların ardında kendini beceriksizce gizlemeye çalışan bin yıllık manastırın önünde serili düzlüğe çıkarıyor, yol kenarında bitmiş otlardan, tepedeki çayırın kelleşmeye direnen yeşilinden yesinler diye yayılmalarına izin veriyor, sonra Veli Usta’nın öğrettiği gibi toplayıp gerisingeri ağıla götürüyor, gıcırdayan tahta kapıdan içeri gururla sokuyordum. Akşamüstleri güneş adanın arka tarafına çekildiğinde aynı yolu bir daha yapıyorduk. Bunlar o kadar huzurlu, o kadar ferah zamanlardı ki, kimi zaman bir ağaca tırmanıp üzerinde uyukluyor, kimi zaman gözlerimin önünde kaygısızca uzanan denizin gökle birleştiği ufku, bazen alçaktaki bulutların arkasında titreşip duran, buradan bakınca neresinden, hangi tarafından geldiğimi bir türlü kestiremediğim şehri, bazen orada olup olmadığını bile bilmediğim hayali balıkçı köylerini, kimi açık havalarda yüzünü gösteren uzaktaki eflatun tepeleri seyredip manzarayı içime çekiyor, hatta kimi zaman, sıcak bastırıp koyunlar iyice uyuşuklaştı mı, bir koşu yokuş aşağı iniyor, üstümü başımı çıkardığım gibi kuytu bir köşede donla denize bile giriyordum. Kamptan bilseler cezalandırırlardı ama ıslak donum ve onun ıslattığı kısa pantolonum sıcak havada hemen kuruduktan, beni ele vermedikten sonra kim bilecekti, kim görecekti beni o ıssızlıkta.
Sen sağ taraflarından yürürsen onlar sola, soldan yürürsen onlar sağa gider, arkalarından gidersen ilerler, önlerine geçersen dururlar, sürünün başı nah şu boynuzu kara benekli koçtur, o ne tarafa giderse peşine dizilirler, eğer bir yana gitmelerini istiyorsan onu o yana dehledin mi fazladan zahmete girmene, koşturmana gerek kalmaz demişti Veli Usta. Bu kadardı, hepi topu birkaç cümle. Onu dinlemiş, dediğini anlamış, denemiş, doğru olduğunu sevinçle fark etmiştim, oluyordu, kolaydı. Biraz Veli Usta’yı, biraz da televizyondaki filmlerde gördüklerimi taklit ederek brüüüssst, tzık tzık tzık çekmeyi, dudaklarımın arasından neşeyle savurduğum o havalı nidalarla koyunlara seslenmeyi hemen öğrenmiş, elbette elime bir ağaç dalı da geçirmiştim. Küçük sürünün küçük çobanı oldum böylece. Köy nedir bilmezdim, hiç görmemiştim, şu avuç içi kadar adaya gelene kadar doğayı tanımazdım, bütün hayatım koca şehrin kışın is ve kurum, yazın mayhoş mayhoş karpuz kavun kokan eski bir sokağında oyun oynamak olmuştu ama pırıl pırıl doğaya ve hayvanların sükûnetine hemen uydum, çoban postuna büründüm. Kepeneğim de, kavalım da yoktu ama adanın kınalı toprağıyla kahveli yeşilli örtüsünün ve koca koca kayalarının tanıklığındaki bu çobanlık kampın duvarları arasındaki esaretime göre neredeyse bir krallıktı. Daha ne isterdim.
Ama bu kadar değildi. Görevim koyunları Veli Usta’nın çıkma ahşaplardan çatarak yaptığı ağıldan çıkarıp dolaştırmaktan, otlatmaktan, sonra yine ağıla sokmaktan fazlasıydı, aynı zamanda kasap çırağıydım. Gezdirdiğim, beslediğim, sevdiğim koyunların kesilmesine yardım ediyordum. Veli Usta kampın bekçisi, tesisatçısı, elektrikçisi, duvarcısı, her şeyiydi ve işte, koyunların sorumluluğu da aslen onda olduğundan, günü geldiğinde içlerinden birini ya da ikisini ayırıp kesmek onun göreviydi. Ve neden bilmem, kendisine çırak olarak beni seçmişti. Gerçi ben de seçilmek için az can atmamıştım.
Koyunlar ben ve akranlarım içindi, adanın hali vakti yerinde yazlıkçılarının temiz hava ve denizi ancak kamp sayesinde görebilecek biz yoksul aile çocuklarına hediyesiydi. Hayvanlar kesilecek, etleri koca koca tencerelerde pişen tayınımıza katılacak, etli pilav olacak, tas kebabı olacak, türlünün içinde yüzecek, çekilip kıyma olacak, makarnaya karışacak, çocuklar afiyetle yiyecek, ölmüşlerinin canı için koyunları bağışlayanların adakları yerine gelecek, öte dünyaya göçmüş birilerinin ruhu şad olacak, bu dünyadaki birilerinin gönülleri, kalpleri, vicdanları arınıp temizlenecekti. Böylece etimiz etlenecek, kemiğimiz iliklenecek, canımız canlanacaktı. Büyüyecek, okuyup büyük adam, hem milletimize hem memleketimize yararlı insanlar olacak, gittiğimiz her yerde parmakla gösterilecektik. Bunlar hep koyunların canıyla olacaktı ve onların canını alacak olan da elinden her iş gelir Veli Usta’ydı.
Ondan daha sessizini bilmedim. Konuştuğunu görmek, kimi geceler yatakhanede, uykuyla uyanıklık arasında sesini alır gibi olduğumuz komşu mezarlıktaki puhu kuşunun şarkı söylediğini duymak kadar nadirdi. Başında kasketi, dudağındaki sigaranın sararttığı bıyığı, yılların çökerttiği omuzları, ağır hareketleri, daha da ağır duruşuyla hiç görmediğim türden bir acayip adamdı. Kampın günlük hayhuyu içinde onu göremezdiniz ama ne zaman bir sorun olsa Veli Usta aranır, bir vakit sonra sessizliğinin içinden çıkagelir, ifadesiz suratıyla dinler, dert neyse onu çözüp yine sessizce çıktığı yere dönerdi.
Hakkında hepsini çok sonradan öğrendiğim tevatür çoktu. A’dan gelmiş, orada rahat vermemişler. Patriğin köylüsü olduğu için İstanbul’a, ondan yardım istemeye gelmiş, tam o sırada sen anarşistlere yardım ediyorsun diye suçlamışlar. Patrik, korkusundan sahip çıkamamış, zor zamanlarmış, sanki kolayı hiç olmuş gibi. Hışırını çıkarıp hapse atmışlar, birkaç yıl kaldıktan sonra ortalık durulunca salmışlar, gelip önce patriğe şoförlük, biraz da fedailik etmiş, bütün bunlar olurken adı da Vartan’dan Veli’ye dönmüş. Nihayet onu buraya, kampa bekçi etmişler, o gün bugün de yaz kış buradaymış.
Ondan korkardık ama korkulacak bir şey yaptığını görüp bildiğimizden değil, işte hep o kör kuyuyu andıran sessizliğinden. O sessizliğin, zembereğinden boşalmaya hazır türlü hiddetleri zapt etmekte olduğu çocuklar için dahi sezilmeyecek gibi değildi. Kötü bir şey yaparsak kızar, kızarsa da başımıza geleceğin sınırını bilemeyiz diye çekinir, yanında ayak ucumuzda yürürdük. Bir Kokor Usta’yla tavla oynarken görürdük güldüğünü. Tavla oynayan adamlar nasıl olursa öyle, bambaşka bir hale bürünür, sonra, parti bitti mi, yine eski suskun adama dönüşürdü. Kokor Usta’nın bazen ona bilerek yenildiğini hissederdik, bu da ondan çekinmekteki haklılığımıza kanıt olurdu.
Koyunları kesişi de öyleydi işte, sessiz, ağır, dünyanın en önemli şeyiyle uğraşıyormuş gibi ciddi. İşe giriştiğinde birkaç çocuk muhakkak etrafında toplanırdık. Kampın arka kapısına açılan basamaklara yakın hayvanı yere yatırır, ayaklarını bağlar, malzemelerini hazırlar, az önce törpüleyip keskinleştirdiği bıçağı boynuna dayar, derisine sanki bıçağı ısıtıyormuş ya da temizliyormuş gibi bir iki sürter, ağzının içinden mırıl mırıl hangi dilde olduğunu bilmediğimiz bir dua okur, haç çıkarmadan, bıçağı öylece hayvanın derisine, şah damarına, nefes borusuna sürerdi. Kan fışkırır, hayvan bir an, en fazla birkaç saniye can çekişir, ayaklarını oynatmaya çalışır, ne olduğunu onca çabasına rağmen anlamayan, bütün yaşam arzusunun toplandığı şaşkın gözlerinin ışığı hızla sönerdi.
Nefes almadan izlerdik. Ürkmez, irkilmezdik, korku değildi duyduğumuz, merak ve heyecan ağır basardı. Keskin bir bıçakta ve onu tutan elde cisimleşen kıyıcılık bizi büyüler, bu amansızlığı mümkün kılan güç kendine çekerdi. Biz de öyle olacaktık, sertliğe aşina olmalıydık, onun yakınında durmalıydık ki büyüyelim, erkek olalım. Aramızda fısır fısır konuşur, birbirimize gözlerimizle olan biteni işaret ederdik. Kalabalıklaştık mı sıkılır, elleriyle sinek kovar gibi kovalardı bizi Veli Usta. Gözümüz arkada, istemeye istemeye dağılırdık.
Kanın ve bıçağın çağrısına karşı alıcılarım hep açıktı. Av kokusu almış bir yaban hayvanı gibi, koyun kesilecek zamanı sanki havadaki titreşimlerden hisseder, belletmen abileri atlatıp Veli Usta’nın başında toplaşan çocuklardan biri olmanın yolunu muhakkak bulurdum. Her seferinde aynı tören tekrarlanır, bir başka koyunun toprakla temas eder etmez koyulmaya başlayan kanı paslı demir kapının altından geçip yokuş aşağı cılız bir dere gibi yol alırdı.
Veli Usta’nın her hareketini pürdikkat izlerdim. Hayvanın başını ayırdıktan sonra gövdesini bir çengele asıp derisini yüzer, iç organlarını dışarı alıp onları bir zaman çimento karıştırmak için kullandığı koca bir leğene doldurur, işin sonunda gövdeyi bütün halde kampın ya içinde kilitli kalıp donarsak diye korkup uzak durduğumuz oda büyüklüğündeki buzhanesine taşırdı.
Bir seferinde, Veli Usta diğer çocukları kovalarken yerimden kıpırdamadım, orada öylece, çıt çıkarmadan dikilmeye devam ettim. Ertesi gün yine, daha ertesi gün bir daha. Biz gittikten sonra neler yaptığını öğrenmekti inadım, çocuk sürüsünden ayrılmak da hep iyi geliyordu. Sebat edip bir yosunun kayaya tutunması gibi olduğum yerde kaldım. Yokmuşum gibi davrandığı, kovmadığı her dakika cesaretlendim, gitmemi istemiyor demekti. Dördüncü gün, eli kanlıyken, bana baktı, baktı, köşedeki su kovasını işaret etti. Yıkaması için kovanın içinden plastik maşrapayla ellerine su döktüm. Beşinci gün alet torbasını istedi, uzattım. Altıncı gün çocukları kovmamı söyledi. Neredeyse elle tutulacak kadar yoğunlaşmış bir kıskançlık bulutu altında gururla, haydi haydi, uzaklaşın, yürüyün gidin buradan diye diye aralarında benden büyükleri dahi olan çocukları gönderdim. Veli Usta yedinci gün bana iş vermedi, çünkü günlerden pazardı ve pazar günleri koyun kesmiyordu.
Sonraki hafta da aynı işleri yapmaya devam ettim. Ellerini yıkarken ona su tutuyor, istediği bir aleti, bıçağı ya da ayak bağını uzatıyor, bir kasap dükkânım varmış da başımızda toplanan çocuklar tezgâhtan et aşırmak için kapı önünde dolanan kedilermiş gibi onun söylemesine gerek bırakmadan def ediyordum. Görevim yavaş yavaş büyüdü, Veli Usta’nın yüzdüğü deriyi tıpkı onun yaptığı gibi tuzlayıp katlamayı öğrendim, yerde biriken tortulaşmış kanın gitmesi için hortumla su sıkıyor, büyük bir kovaya doldurduğu sakatatı tembihlediği gibi yakındaki tek göz kulübede bir başına yaşayan ihtiyar kadının kapısının önüne kadar sürükleyip orada bırakıyor, ertesi gün gidip sudan geçirilmiş boş kovayı aynı yerden alıyordum.
İşte çobanlık bütün bu hizmetlerimin karşılığıydı. Veli Usta bir gün beni demir kapının dışına, yokuşun tepesine çağırdı. Koştum. Bir şey demeden döndü, ellerini arkasında kavuşturup ağıla doğru yürüdü. Öyle dikilip durmak olmazdı, peşinden gittim. Ağılın kapısını açıp koyunların bir bir dışarı, adanın arka taraflarına uzanan patikaya çıkmasını seyretti. Sonra kapıyı kapadı, benden yana şöyle bir baktı, onunla gelmemi söyledi. İlk kez kamptan uzaklaşacaktım, çekindim, kızarlardı. Bir anlık tereddütten sonra, gel dediyse bir bildiği vardır diye düşünüp ardına düştüm. Sürüyü gütmeyi bana o gün öğretti.
Çobanlık etmem için kampın müdüründen izin almış, böylece beni çocuk kalabalığından çekip çıkarmış, bana yaz boyu sürecek özgür hayatımı armağan etmişti. Gökten zembille inen bu armağanın sebebi hikmetini bilmiyordum, bilmem gerektiğini de düşünmedim. Olan olmuştu, güzeldi, fazlasını merak etmeye ne hacetti. Kısa ömrümün en güzel yazı öylece önümde duruyordu. Ama işte, karşıma İbrahmet çıktı. Daha doğrusu onun aç gözlülüğü. Herhalde benim de.

Yatakhanedeydim. Belletmen abiler öğle yemeğinden sonra, güneşin tepede olduğu saatlerde, bahçe dediğimiz dört duvarla çevrili kızgın beton zemin üstünde koşturup kavrulmayalım, başımıza güneş geçmesin diye burada kalmamızı şart koşuyorlardı. Odalarında rahat rahat müzik dinleyebilmek, dergi gazete okuyup muhabbet edebilmek için uyumamızı istiyorlardı, bunun yolunu da yatakta gözlerimizi zorla kapattırmakta bulmuşlardı. Gözlerimizi kaparsak uyurduk, uyursak büyürdük, hem yaramazlık yapamayacağımızdan dayak da yemezdik, her şey bizim iyiliğimiz içindi. Ana kuzusu kimi küçük çocukların ağızlarından salyalar akarak, yatakta kollarıyla bacakları saatin akreple yelkovanı gibi dönüp durarak uyuduğu oluyordu ama uykusu gelmeyen sıkıntıdan patlayarak zamanın geçmesini beklemek zorundaydı. O üç saat başka her zamankinden daha çok dakika ediyordu. Abilerden biri koğuşun kapısından başını uzattığında gözü açık olan, yanındakiyle fısıltıyla bir şeyler konuşmaya yeltenen ya da yatakta şöyle bir doğrulmuş olan tokadı ya da sopayı yerdi ve kapıdan ne zaman bir abi başının uzanacağını bilemezdiniz.
Gözlerim kapalıydı, üstelik hazır oldaydım. Abilerin en cin fikirlisi eziyeti bir adım ileri taşımaya karar vermişti. Uzanırken hazır olu bozan ayağına sopayı yiyordu. Sadece uyurken istediğimiz gibi yatabilirdik, o yüzden bir an önce uyumalıydık. Uykum yoktu, hareketsizlikten her yerim karıncalanıp tutuluyor, gözlerim dayak yememi ister gibi sürekli açılmaya çalışıyordu. Saat bir an önce beş olsun da koyunların yanına gideyim diye sabırsızlanıyordum ama daha kilisenin çanı çalmamıştı, demek ki dört bile değildi. Uzaktan İbrahmet’in sesini aldım, abilerden biriyle konuşuyordu. Adımın geçtiğini duydum, hemen kulak kabarttım. Misak bir şey, bir şey, Misak fısır fısır… Sonra ses birden yakından, tam ayak ucumdan geldi.
Kalk Misak hadi, gidiyoruz.
Hemen toparlanıp ranzadan atladım, nereye diye soracak değildim, canıma minnetti. Koridorda ayakkabılarımı giyerken İbrahmet ne olduğunu anlattı. Yazlıkçı bir aile kampa koyun bağışlamıştı ama hayvanın kendi evlerinde kesilmesini istiyorlardı, adakları vardı. Oğulları trafik kazası mı geçirmiş, ayağı mı kırılmış, şimdi de alçısını mı çıkarmışlar, iyileşmiş mi, ne, alınlarına kurban kanının sürülmesini arzu ediyorlarmış.
Veli Usta o gün İstanbul’da olduğundan işi İbrahmet üstlenmişti. Sanki yapabileceğinden şüphelenmişim de sen koyun kesmeyi biliyor musun ki diye sormuşum gibi kendini savunmaya, açıklamaya başladı.
Keseriz be Misak, ne olacak. Keseriz tabii, bıçağı dayadın mı, gerisi kolay. Veli Usta’yı az izlemedik. Hem ucunda iyi bahşiş de var, bir şeyler de ikram ederler, fena mı.
Fena değildi, hiç fena değildi. Veli Usta o yokken koyun kesilmesine kızar mı diye şüphe etmedim değil ama ikram lafı çok ikna ediciydi. Başımın etrafında çizgi filmlerdeki gibi limonatadan, gazozdan, pastadan, çikolatadan bir hale dönmeye başladı. Ne de kolay oluyordu.
Beraber gideceğiz, müdürden senin için izin aldım, bana yardım et de arkadan koyunu alalım, dedi.
Ağıla gidip birbirine sokulmuş uyuklayan hayvanlardan birini seçtik, diğerlerinden ayırdık. İbrahmet beni aşağı tarafa, bahçeye gönderip inşaat arabasını getirtti. Hayvanı ona yükleyecektik. Koyunu kaldırdığı gibi arabaya koydu, hayvan can havliyle ayağa kalkmaya çalışırken arabayla birlikte devrildi.
Aptalın tekiydi, koyunun arabada öylece gideceğini sanmıştı.
Bağlamamız lazım dedi.
Gidip Veli Usta’nın merdiven altındaki deposundan koyun keserken kullandığı ipi getirdim.
Nasıl bağlanıyor diye sordu.
Veli Usta’nın nasıl yaptığını biliyordum. İbrahmet’e koyunu yan yatırmasını işaret ettim, hayvanın ayaklarını yakaladım, Veli Usta koyunun sol arka ayağını iki ön ayağının arasına sokuyor, ipi üstten, alttan, yanlardan, kendi bildiği bir sırayı takip ederek birkaç tur geçirip hem açılmayacak hem de fazla sıkmayacak bir düğüm atıyordu. Neden bilmiyorum, sağ arka ayağı hep serbest bırakıyordu. Becerebildiğim kadar yaptım, fena görünmüyordu.
Aferin ulan Misak dedi, sevinmişti. Hayvanı kucakladı, oflaya puflaya yerleştirdi, sonra da arabanın kollarına asıldı, hadi dedi, yola koyulduk. Pantolonunun arka tarafında bir torba sallanıp duruyordu, içinde gazete kâğıdına sarılı bir bıçak vardı, ahşap kabzasını görebiliyordum.
Adanın sokaklarında dolaşmak keyifliydi. Yol kenarındaki ağaçların yapraklarını hışırdatan rüzgârın az aşağıda bugün kopkoyu bir mavi olan denizde dalgaları nasıl köpüklendirdiğini görebiliyordum. Üç sokak aşağı indik. Sola saptık, meyilli yolda yukarı doğru yürümeye başladık. İbrahmet bir evin önünde durdu. Dört katlı bir apartmandı ama girişi aşağıya doğru uzun bir merdivenin sonundaydı. İnşaat arabasıyla inmek imkânsızdı. Arabayı kaldırıma bıraktık, İbrahmet koyunu kucakladı. Hayvan depreşti, rahat durmadı. Aklıma Veli Usta’nın hasta bir koyunu nasıl taşıdığı geldi. Sırtına almasını söyledim, böylece ben de arkadan tutup ona destek olabilecektim. Hayvan küçük bir çocuk gibi sırta alınınca rahatladı, merdivenlerden kazasız belasız indik. Şimdi sıra dört kat yukarı çıkmaktaydı. Dinlene dinlene ama kan ter içinde tırmandık. Kapıyı çaldığımızda evden bir gürültü yükseldi. Kapı açıldı, süslenip püslenip güzelce giyinmiş kadınlar ve birkaç da çocuk vardı. Bizi içeri buyur ettiler. İbrahmet yorulmuştu, hayvanı sırtından indirmek istedi. Ev sahibi karşı çıktı.
Dur dur, indirme, içeri pisler şimdi, doğruca taraçaya, çabuk!
Gösterdiği taraftan ilerledik. Taraçaya daracık bir merdivenle çıkılıyordu. İbrahmet sendeleye sendeleye basamak basamak tırmanırken ben de arkadan koyunu ittirip ona destek olmaya çalışıyordum. Hayvan başına geleceklerden habersiz, biraz şaşkındı ama halinden memnun görünüyordu. Yukarı çıktığımızda bizi yine güneş ve rüzgâr karşıladı, koyunu yere bıraktık. Terli alnım rüzgârla serinleyince bir ferahlık hissettim ama hemen söndü, başkasının evinde olmak, sürekli kaçmak istediğim kamptan uzakta olmak beni huzursuz ediyordu.
Alt katta kim var kim yoksa birkaç dakika içinde taraçaya doluştu. Ben yaşlarda iki oğlan, bir de küçük kız çocuğu vardı. Birörnek kıyafetlerimiz ve bitlenmesin diye üç numaraya vurulmuş kafalarımız adada bizi diğer çocuklardan ayırıyordu, böylece herkes tarafından tanınıyor, diğerlerine karışmıyorduk. Şu an bundan utanmıyordum, ne de olsa aynı kılıktaki bir çocuk denizinin ortasında meçhul bir yüz değildim, burada tektim ama çocukların ayaklarındaki o güzel ayakkabıların temizliğini görünce mideme bir ağırlık gelip oturdu. Kendi ayakkabılarımı onların gözlerinden kaçırmak isterdim ama bunun yolu yoktu. İkili sıra yapıp, el ele tutuşturup bizi adanın içinde gezdirmelerinden neden hazzetmediğimi o an bir daha hatırladım. Özgür insanları, kendi evi barkında yaşayanları, özellikle neşe içinde dondurmasını yalayan ya da oyun peşinde koşuşan ama bizi görünce bir anda donup kalan, hipnotize olmuş gibi başını bir türlü başka tarafa çeviremeyen akranlarımı görmek içimi hep karanlık duygularla dolduruyordu.
Kız koyunu sevmek için izin istedi, parmağımla gel işareti yaptım, yaklaşınca elinden tutup koyunun bembeyaz sırt tüylerine doğru götürdüm. Avucunu şöyle bir sürtüp çekti.
Korkma, sev, bir şey yapmaz dedim.
Güldü. Emin olmak için gözlerimin içine baktı, gözlerimi kapatıp başımı sallayarak ona güven vermeye çalıştım. Çömelip eliyle bir daha okşadı, sonra tekrar çekti.
Kadınlardan biri İbrahmet’e, Usta dedi, hadi başla, daha sofraya oturacağız.
İbrahmet kendisinden üstün gördükleri karşısında yüzünde hep hazır olan gülümsemesiyle hayhay dedi, belinden çözdüğü torbadan gazete kâğıdına sarılı bıçağı çıkardı, çömeldi. Koyunla İbrahmet’in yanı başında öylece dikiliyordum. İbrahmet ağzını kıpırdatarak dua etmeye başladı. Onu gören kadınlar kampta her yemekten önce bir ağızdan söylediğimiz Göklerdeki Babamız duasını okuyup haç çıkardılar. İçlerinden biri ellerini göğe açıp, Allah bir daha kaza bela göstermesin, bütün belalar şu hayvanın kanıyla beraber aksın gitsin dedi. Hep bir ağızdan Amen dediklerinde İbrahmet bıçağı hayvanın boynuna sürdü.
Bıçak koyunun etine girdiği an bir terslik olduğunu anladım. Bıçak mı kördü, İbrahmet mi ne yapacağını bilmiyordu, bilmiyorum. Bıçak hayvanın boynunu kesti ama koca bir yara açmasına rağmen fazla ilerleyemedi. Hayvan acıyla meledi ama meleme değil daha önce hiç duymadığım bir sesti bu. İbrahmet bastırdı, hayvan gene aynı sesi çıkardı, bu defa daha derinden, ayaklarını savurmaya başladı, kalkmak istiyordu. İbrahmet’i ter bastı, alnını silip yüzünde asılı kalmış gülümsemeyle Allah Allah dedi, bıçağı biraz daha bastırdı, ileri geri sürte sürte hayvanın etini kanırtıyordu. Kadınlar meğa meğa diye diye geri çekildiler. Çocuklar büyüklerin arkasına saklandı, annesi küçük kızı kucağına alıp gözlerini eliyle kapattı. Kan geliyordu ama gürül gürül akması gerekirken akmıyordu. Kesilmiş bir gırtlak vardı, kocaman bir yara açılmıştı ama bütün bunlar Veli Usta’nın yaptığı gibi değildi. Kan hayvanın boynunun yanından, şimdi çok daha beyaz görünen yünü üzerine akmaya başladı. Dehşet içindeki gözlerle bakıp derin derin nefes alırken boynunu kaldırmaya çalıştı, kaldırdı da. Öylece durdu, kaç saniye geçti bilmiyorum. Gücü tükenip başını yere indirdiğinde yan tarafı tümden kana bulandı. Son gücünü sonuna kadar, tükenene kadar kullanıyordu. Saniyeler uzadı, İbrahmet kan ter içinde kesiyor, kesiyor, bıçağı ona inat milim milim ya yol alıyor ya almıyordu. Sonunda başı gövdeden ayırmayı başardı. Hayvanın, daha doğrusu ondan geriye kalan bedenin hareketleri küçüldü, gözleri açıktı, derisinin üzerindeki ürpertiler kaldı sadece, onlar da giderek seyreldi.
Kadınlar hareketsiz izlemişlerdi, güneşin altında herkes donup kalmıştı. Başımı kaldırdığımda içlerinden birinin çocukları aşağı götürmekte olduğunu gördüm. Annesinin kucağındaki küçük kız yere indirilmiş, elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Böyle olacağını bilseydik hiç ister miydik burada kesilmesini, ne yaptın sen Usta?
Ev sahibiydi, İbrahmet’e söylüyordu. Diğerleri sitemle başlarını iki yana sallayarak onayladılar. Hiç olmuş muydu bu şimdi. Kadın onlara döndü, kendini savundu.
Ka bilsem çağırır mıydım, keserlerdi uzakta misler gibi, nereden bilecektim. Adaktır, ahttır, şöyle güzelce bir kan akıtalım da alnımıza sürelim, belayı def edelim dedim, hayvan telef oldu, biz de onunla beraber sersefil olduk, görüyor musun, nereden bilecektim…
Beceriksizin, aceminin birine çatacağımı diyecekti herhalde, demedi, yuttu ama herkes anladı.
Müdire hanım git dedi, adakları var dedi, sevaptır dedim, yardımcı olayım dedim. İbrahmet’ti, ağzının içinden geveliyordu ama onu dinleyen yoktu.
Diğer koyunlar gibi bu hayvanın da pekâlâ kampta kesilebileceğini, Veli Usta’nın beklenebileceğini, böyle olmak zorunda olmadığını o zaman anladım. Adak adaklığından, aht ahtlığından bir şey kaybetmeyecekti. Kanı görmek ve alınlarına sürmek istemişlerdi, üstüne önceden planladıkları ziyafeti çekecek, akşam işten gelen kocalarını iskelede karşıladıklarında olup biteni anlatacaklardı. Eğer her şey yolunda gitseydi günlük bir hadiseydi onlar için, ertesi gün unutulacaktı. Ertesi gün unutmak için kaderi çoktan çizilmiş bir hayvanı, iş bilmez bir adamı ve bir çocuğu ayaklarına getirtmişler, akan kanı alınlarına sürdükten sonra neşe içinde yemeklerini yiyeceklerini düşünmüşlerdi. Ama öyle olmamıştı, bir şeyler ters gitmişti, olabilecek en kötü şekilde hem de. Unutamayacaklardı, ben de unutamayacaktım, herhalde İbrahmet de.
Haftalardır doğal ölüm sandığım şeyin, bir tür sevinçle yaptığım bütün o işlerin nasıl bir felaketin parçası olduğunu o an kavradım. İçim nefretle doldu. Bütün o kadınlara, kocalarına, kazadan beladan sakınılacak çocuklarına. Vapura binip İstanbul’a inmek için tam gününü bulan Veli Usta’ya, bahşiş için, ikram için masum bir hayvana acı çektiren İbrahmet’e, onu buraya yollayan müdüre. Kendime de. Pastayla limonatanın hayali yetmişti gözümün boyanmasına. Kimsenin aklına bize bir şey ikram etmek de gelmemişti üstelik, onlar için biz neydik ki. Akılları yiyecekleri yemekte, aşağıda onları bekleyen, kapıdan içeri girdiğim an leziz kokularını aldığım sofradaydı, hiçbir şey o sofraya oturmalarına engel olamazdı.
Çocukları çağırdılar. Büyük küçük kim varsa hepsinin rengi atmıştı. İbrahmet alelacele yerde biriken kandan alıp çocukların alnına haç çizdi, o kadarını biliyordu. Eline bir pamuk verdiler. Pamuğu hayvanın parelenmiş boynundaki hâlâ taze kana bastırdı ve kadınlara uzattı. Onlar da işaret parmaklarını pamuğa batırarak aldıkları kanla birbirlerinin alnına birer haç işareti yaptılar. Pamuktaki kan azalıp kurudukça haçlar solgunlaştı. Teras bir anda alınlarına farklı kırmızı tonlarında haçlar çizilmiş insanlarla doldu. Yalnız benim ve İbrahmet’in alnımız boştu.

Bana hayatımın en güzel yazını yaşatmıştı koyunlar. Günlerce, haftalarca onlar sayesinde adanın en güzel yerlerinde, tepelerinde, insandan uzak kuytularında, denize yakın çalılıklarında, sanki biraz cesaret etse ormanlaşacak fundalıklarında dolaşmış, yüz, belki yüzlerce yıllık ağaçların dallarına tırmanıp orada yuva yapmış bir kuş gibi doğallıkla etrafı seyretmiş, gölgelerde uyuklarken anne babam ve kardeşlerimle bir arada olduğum rüyalar bile görmüş, kendimi ilk kez bu kadar hür, zincirsiz, dünyanın içinde, dünyaya ait hissetmiştim. Onlar sayesinde evden uzak olmanın, bir mevsimi daha çıkarıp çıkarmayacağını bilmediğim babamı orada, geride, nasıl olduğundan, ne yaptığından bihaber bırakmışlığın sızısını unutabilmiş, daha doğrusu dışarıya göstermeyi kendime yasakladığım, göstermediğimi sandığım kederimle bir başıma kalabilmiş, koğuşun, yemekhanenin, bahçenin çocuk seli içinde sürüklenen yalnızlığımın yüreğimi bir oraya, bir buraya savuran dalgalanmalarından sıyrılabilmiştim.
Koyunları seviyordum. Her birini tek tek tanıyıp her birine kalbimde ayrı bir duygu haznesi açtığımdan değil, birini diğerinden ayırt etmek o kadar kolay değildi ya da ben dikkatimi o kadar veremiyordum ama nihayetinde güzel hayvanlardı. Hoş, güzel olmaları da şart değildi, işte öyle, doğmuşlardı, vardılar, sessiz, masumdular. Çekik gözlerini, sevimli, ıslak, kimi zaman akan burunlarını, tebessüm eder gibi kavislenen ağızlarını, önlerine serdiğimiz samanı yemek için sabırsızlıkla itişmelerini, kıçlarından aşağı zeytin tanelerini umursamazca bırakmalarını, kampa komşu yazlıkçıların durmadan şikâyet ettiği o yoğun kokularını seviyordum. İnsanlara uzaktım, onlardan daima uzak olmak istiyordum, onlarsa insan değildi ve insanlara yakın olmak için çaba sarf ediyor gibi de görünmüyorlardı, sırf bu kadarı bile onları sevmem için yeterliydi. Sokaklarda dolaşan köpekleri, kedileri, adada sıkça karşıma çıkan tavşanları, tepemizdeki martıları, babam beni adaya getirirken bindiğimiz vapurla yarıştıklarını gördüğüm yunusları de bu yüzden sevmiyor muydum? İlk sokulan, ilk adımı atan asla onlar olmuyor, insanlara daima önce şüphe ve kaygıyla, onlardan kötü bir şey geleceği öngörüsüyle bakıyorlardı. Birbirimize benziyorduk, onları anlamak benim için kolaydı.
Veli Usta’ya yardım etmekteki hevesimin, neredeyse başka hiçbir konuda sahip olmadığım cevvalliği kasap çıraklığı ve çobanlıkta göstermemin ne anlama geldiğini ise bilmiyordum. Koyunlar kesilirken duyduğum heyecan onlara karşı hissettiklerimle nasıl bu kadar taban tabana zıt olabiliyordu? Bunları düşünmemiştim. Nasıl düşünebilirdim, sonuçta ben küçük bir çocuk değil miydim? Eğer o Tanrı’nın kuzusuysa, ben de en azından otuz üç yaşında koca bir adam olan İsa kadar Tanrı’nın kuzusu değil miydim? Bunlar boyumdan büyük sorulardı, hem de etrafımda kimsenin, boyu benden çok büyük olanların dahi sormadığı sorulardı. Koyunların kesilmesine yardım ederken kendimi önemli, cesur, bir işe yarar hissediyordum. Kasap çırağı değilken hiçtim, kapkara, üzerine hiç ışık düşmemiş yanık bir fotoğraf filmiydim. Koyunların bile onları birbirinden ayırany, kim bilir hangi celebin işareti olan türlü türlü renkte boyaları vardı. Ben çocuk sürüsünün içinde kayboluyor, yok oluyor, görünmezleşiyor ve dünya yüzünden silinip gitmekten, sesimi kimseye duyuramamaktan korkuyordum. Hoş, bir sesim var mıydı, ondan bile emin değildim. Küçük sürünün küçük çobanı olduğum zamanlarsa ben bendim, biriydim, bir şeydim. Tuhaftı ama neticede insanlardan uzaklaşıp koyunlara yaklaştıkça kendimi biraz daha insan hissediyordum.
Onlara bakmayı, onları otlatmayı, onlarla olmayı sevip onların ölmesinden, öldürülmesinden, onların parçalara ayrılmasından zevk alabildiğime göre içimde saf bir kötülük olmalıydı. Ama kendimi bir katil, bir hain, kötü ve acımasız biri gibi de hissetmiyordum. Yolunu kaybetmiş bir çocuktum sadece, bütün çocuklar kadar yolunu kaybetmiş bir çocuk. Hem koyunları hem onların öldürülmesini sevmiştim ve beni ancak İbrahmet’in beceriksiz açgözlülüğü, para hırsı irkiltmişti. Koyunlar yaşamak istiyorlardı, bir canları vardı, sahip oldukları tek can oydu ve ona sıkı sıkıya bağlıydılar. Bunu görmezden gelmeye o kadar alışmıştık ki o can sadece bize sunacakları bir armağandı gözümüzde. Belgesellerde vahşi hayvanlar ceylanları sadece aç karınlarını doyurmak için öldürüyordu, bizse karnımız tok olsa da öldürüyorduk. Gözüme masum görünen Veli Usta’nın marifeti, işi İbrahmet’ten çok daha hızlı, çok daha ustaca yapmasıydı, becerisi elinin çabukluğu, sırrı ise sessizliği, ciddiyeti, can alıcılığının üzerini duayla, sözde hayvana duyduğu saygıyla örtebilmesiydi. Bir sihirbaz gibi gözümüzü bağlıyor, cinayetin cinayet gibi değil, aksine, mübarek bir şey gibi görünmesini sağlıyordu.
Ertesi sabah Veli Usta’ya artık çobanlık da, kasap çıraklığı da yapmak istemediğimi söyledim. İbrahmet’in dün koyunlardan birini alıp götürdüğünü biliyordu, belli ki kızmıştı ama orada olup bitenden habersizdi. Kampa geldiğim ilk günden beri birini gammazlamanın en büyük suç ve günah olduğunu öğrenmiştim, bütün büyük çocuklar bunu söylüyor, birini gammazlarsak bizi nasıl döveceklerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. İbrahmet’i gammazlayamazdım, gammazlarsam o beni dövemezdi, izin vermezlerdi ama yine de bunu yapamazdım, ondan daha masum değildim.
Veli Usta bana baktı, gözlerini gözlerime dikti, orada ne gördüğünü, ona nasıl baktığımı bilmiyorum. Sadece dikildim ve korksam da, benliğimin her zerresiyle kaçıp gitmek istesem de gözlerimi gözlerine ondan fazlasını bildiğimi ve bunu onunla asla paylaşmayacağımı söylemeye çalışarak diktim. Baktı, baktı, elinin tersiyle git işareti yaptı. Suratı allak bullak olmuştu, bir anlığına orada bir tiksinti ifadesi gördüm. Onu hayal kırıklığına uğrattığımı biliyordum ama özgürlüğümden vazgeçmekten şikâyetçi değildim. Birkaç saniye daha durduktan sonra arkamı dönüp gittim.
Öğle yemeğine doğru ortalığı bir anda bağırış çağırış kapladı. Çocuklar heyecanla arka kapıya doğru koşturmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan ben de onların arasına katıldım. İtişip kakışarak merdivenleri çıktığımda nefes nefese kalmış onlarca çocuğun arka avluda dikildiğini gördüm. Herkes oraya doluşunca birden çıt çıkmaz oldu, her şey, herkes dondu. Ağılı çepeçevre saran bodur ağaçların sık dallarından yükselen ağustos böceği cırıltısından başka ses duyulmuyordu. Arkalara geçip yüksek bir yere çıkınca herkesin baktığı tarafta ne olduğunu görmeye başladım.
Veli Usta koyunların hepsini kapının önündeki boşluğa getirmişti. Bütün sürüyü. Sırayla her birini tutuyor, deviriyor, demir kapıya astığı upuzun bir sicimi çekip ayaklarını bağlıyor, sonra diğerine geçiyordu. En önde sürünün başı olan koç vardı. Duvarın içinde bir göze zulaladığı bıçak takımını çıkardı, koyunları birkaç saniye arayla ve sırayla boğazladı. Duasız, sadece arada yükselen zayıf, şaşkın melemeler eşliğinde. Bıçağı ağır çekimdeki bir makineli tüfek gibi işledi. Koyunların boynundan akan kan, kapının önünde toplandı, toplandı, sonra taşıp yokuş ayağı, deniz yönüne akmaya başladı. Toprakla ve taşla tıkanıp duracağı, katılaşıp daha fazla akamayacağı yere kadar gidecek, kimse bu kanın nereden geldiğini anlamayacaktı.
Veli Usta doğruldu, gözleri ona hayranlık ve korkuyla bakan çocuk kalabalığını taradı. Beni bulduğunda gözbebeklerinde bu kez tiksinti değil aşina olmadığım bir ifade vardı, gözleri buz mavisiydi. Başını çevirdi, öldürdüğü koyunlara baktı, her birinin nefesinin kesildiğine emin olduğu anda boynuzu benekli koçun başını gövdesinden ayırmaya girişti. Sonra sıra diğerlerine gelecekti. Başımı göğe çevirdim, bembeyaz bulutlar bir yere yetişmek ister gibi hızlı hareket ediyordu.
Çocuklar abilerden biri gelip onları bağıra çağıra yemekhaneye götürene kadar hiç konuşmadan öylece dikildiler. Akıntıya karşı aralarından bir hayalet gibi seğirtip yatakhaneye gittim, ranzama çıktım, gözlerimi kapadım. Hazır ola geçip uykunun beni almasını, bulutların gittiği yere götürmesini diledim.






Bir Cevap Yazın