27 Kasım 2025, Perşembe

Birinci tefrikayı okumak için burayı ziyaret edin.
İkinci tefrikayı okumak için burayı ziyaret edin.
Üçüncü tefrikayı okumak için burayı ziyaret edin.
Ponpon’la aynı çatı katında birkaç hafta geçirdik. Günler sessizdi, geceler daha da sessiz. Ben ona çöplerden yiyecek toplamayı ve tuvalet kağıtlarını küçük parçalara bölüp yatak yapmayı öğrettim, o da bana… O bana hiçbir şey öğretmedi açıkçası. Hani o öyle benim ön ayağım oldu ben onun arka… Öyle bir şey de olmadı. İkimizin işi de zordu. Ama yan yana kemirmenin de bir güzelliği var. Günler geçtikçe ayağını yalaya yalaya iyileştirdi. Artık merdivenlerden inerken yuvarlanmıyor, minik baldırını baston gibi kullanıp kendini dengede tutmayı beceriyordu. Sabahları birbirimizin ensesini temizliyorduk. Sonra asansör dairesinin küçük ve tozlu penceresinden içeri giren güneşi kovalıyor, göbeklerimizi ısıtıyorduk. Zaman geçtikçe Ponpon’a bir enerji geldi. Oradan oraya koşuyor, çerçöple top gibi oynuyordu. Çenesi düştü, tüyleri parlamaya başladı. Sabah uyanıyor, başlıyor anlatmaya. Hayır sen ne yaşadın da ne anlatıyorsun? Geceleri tuvalet kağıtlarının üzerine kıvrılıyoruz, tam gözlerimi kapatacağım. Susmuyor. Yemek zamanı geldiğinde aşağı inmeye korkuyordu. Ne zaman bir insan sesi duysa arkama saklanıyor yine kendi dilinde bir şeyler anlatıp duruyordu.
Bir gün Ponpon’la yine yiyecek bakmaya indik. Kapının önündeki çöp torbasının yanındaküçük bir insan yavrusu vardı. İki ayağının üstüne kalkmış yaşlarda. Kapının köşesindeki örümcek ağına çakmak tutuyor, ağlar ve örümcekler büzüşüp yere düşünce de kıkır kıkır gülüyordu. Ponpon çocuğu görünce bir an telaşla elindeki yoğurt kapağını düşürdü. Çocuk irkildi.
“Ponpooon!”
Ponpon durdu, burnu titredi. Tam o sırada annesi belirdi. Çocuğu kolundan çekti, sonra gözleriyle Ponpon’a kilitlendi. Bağırmaya başladı:
“Ponpon! Ponpon burada! Gel Ponpon.”
Ben öne atıldım. Tek pençemi kaldırdım ve suratına suratına sallamaya başladım.
“Bak insan kadın,” dedim, “ben sıçanım. Kuyruğumun girdiği her yerden girer senin ağzına sıçarım. Sütümü içen kısır kalır, bebeklerin nefesini çalarım. Uyurken burnunu yerim…”
Başka bir şey dememe gerek kalmadı. Çığlığı apartmanı çınlattı.
“Sıçaaaaaaaaan!”
Ben farklı bir şey mi dedim?
Çocuğu kaptığı gibi kapıyı çarpıp içeri kaçtı. Ponpon’a baktım. Donup kalmış. Bir de top olmuş.
“Hadi Ponpon, yukarı çıkalım, bu manyak insan kadın şimdi Ahmet Efendi’ye haber verir, o da süpürgesiyle gelir.”
Ponpon’dan hareket yok. Burnumla dürttüm, kaktım, yok, hareket etmiyor. Böyle korkudan donuyor bunlar. Ensesinden ağzımla tuttum, seke seke merdivenleri çıktım, asansör dairesine getirdim.
Yatağa koyunca top olduğu gibi hızlı bir şekilde kendini bıraktı, hamstera dönüştü. Gözlerime baktı. Yine viyklemeye başlayacak, ne kadar korktuğunu, ona neler yaptıklarını anlatacak sandım. Ama anlatmadı. Bir süre bana baktıktan sonra burnunu göğsüme soktu, uyuyakaldı.
Sabah erken bir saatte demir gıcırtısı duydum. Asansör boşluğundan yankılanan ayak sesleri, ardından ağır bir kapı gürültüsü. Tanıdık bir ses:
“Hadi bakalım, bu sefer yakalayacağız.”
Ahmet Efendi. Elinde yine süpürge. Ama bu kez yanında bir kapan da vardı. Paslı demir dişleri sabah ışığında parlıyordu.
Gülesim geldi açıkçası. Aynı hatayı iki kere yapan tek bir tür var bu dünyada, o da sıçrayanlar değil. Bir kazanın arkasına saklanıp onun kapanı yerleştirmesini izledik. Kapana yakalanacak kadar salak değildim ama artık bizi burada yaşatmayacaklarını da anlamıştım. Bugün kapan, yarın zehir, sonra imha servisi. Garajdaki katliamın sesleri hâlâ kulaklarımda.
Ponpon’a döndüm: “Burada artık bir gün bile kalamayız. Hazırlan.”
Hazırlan dediysem, öyle valiz, bavul yok tabii. Yanıma aldığım: bir parça karton (yatağım), yarım diş fırçası (koleksiyonumdan), bir de Ponpon. Başka ne gerek? İnsanlar tonla eşya taşır, sonra da neden hayat bu kadar ağır? Bizim yükümüz eksikliktir, kolay taşınır.
Merdiven kapısını omzumla ittirdim, karanlık taş basamaklardan aşağı inmeye başladık. Ponpon minik bacağını baston gibi kullanarak zıplaya zıplaya geliyor. Her katta duruyor, viykleyip arkama saklanıyor.
Beş kat inmiştik ki gölgede bir çift göz parladı. İnce uzun bir kuyruk, sessiz patiler… Bir kedi. Ponpon dondu, top oldu. Ben öne atıldım. Tek pençemi kaldırıp kedinin suratına salladım:
“Ne bakıyorsun? İndir o patiyi! İndir, terbiyesiz hayvan!”
Kedi tısladı, geri çekildi. “Heh şöyle, hadi aslan parçası, bas git!”
Ponpon viyk diye gülmeye benzer bir ses çıkardı. Kedi, gururu kırılmış gibi, başını yere eğdisonra merdivenlerden aşağı fırladı.
“Bunlar da böyle tıs mıs, anca üfürük Ponpon, bakma büyük olduklarına, insana göbek falan açar bunlar, öyle saçma hayvanlar”.
Birlikte sıçraya yuvarlana inmeye devam ettik. On beş kat, uzun yolculuk.
Sonunda garajın pas kokulu karanlığına vardık. Çöplerin, mazotun ve rutubetin kokusu burnuma doldu. Buradaydı bizim evimiz. Ama aynı zamanda, belirsizlik de buradaydı.
“İşte Ponpon,” dedim. “Yukarıda süpürge vardı, kapan vardı. Aşağıda kediler, arabalar vekanalizasyon var. Yani… özgürlük.”
Birkaç gün dinlendik. Eski sistem. Sabah erken çöp turu, öğlen şekerleme, Ponpon’un kendiyle uzun sohbetleri, temizlik ve uyku. Benim kek kutusu, poşet çay, diş fırçası vefotoğraf koleksiyonuma Ponpon’un pamuk, alüminyum folyo, düğme ve ceviz kabuğu koleksiyonu eklendi. Tek eksik eskiden burada yaşayan onlarca sıçrayan. Belki burada da uzun süre tutunamayız, kim bilir. İnsanlarla aynı gezegeni paylaşmak böyle bir şey. Koca bir belirsizlik. Biz de dünyaya insanla sınanmaya gelmişiz.
Bazen duyar gibi oluyorum onlarca sıçanın tezahüratını: “Sıçra!” diyorlar, “Sıçra! Sıçramayan insan!”
Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız.






Bir Cevap Yazın