11 Aralık 2025, Perşembe
O akşam çocukluğumun geçtiği evin salonuna yerleştik. Bu bir Amerikan filmi sahnesi olsaydı, çocukluk odam aynen korunmuş olurdu. Duvarda posterler bıraktığım gibi dururdu; karyolanın yanında karışık kasetler, mutlaka bir kutu içinde fotoğraflar ve odanın gizli bir yerinde de günlük bulurdum. Bunun yerine babamın hayalini ve işyerini buldum. Kapıyı açar açmaz yüzüme çarpan o tanıdık koku… Zeytinin ham acılığı, aile yadigarı ahşabın gölgesiyle karışmış. Sol duvardaki rafa baktım—babamın koyu cam şişeleri oraya dizilmiş. Duvarda solmuş deniz kabukları kolajım, hemen altında küçük yağ tezgâhı. Pembe çiçekli nevresimlerimin yerinde terazinin ince kefesi duruyor; eski çalışma masama hidrolik krikoyla sıkıştırdığı küçük presi sabitlemiş, yanına da tülbente sarılı zeytin hamurlarını koymuş. Pencerenin önündeki dantelli tül hâlâ iyotlu Ayvalık ışığını süzüyor ama ışık bu kez, yere damlamasın diye serdiği mukavva üzerinde parmak izi gibi kalan yağ halkalarını parlatıyor. Oyuncak bebeklerimin sandığı, şimdi koyu yeşil cam damacanaların gölgesinde; içlerinde dinlenen yağın üstünde incecik bir sis, dibinde tortu çizgisi. Rafın köşesinde babamın etiketsiz minik tenekelerine baktım. Babam odama da yağ gibi sızmış… Çaktırmadan ve çıkması zaman alacak şekilde.
Babam Ayvalık’tan gitmemi hiç istememişti. Ona ait olan zeytinyağı markasını, hem de benim adımı verdiği, büyütmemi umuyordu. Kendi ihtiyaçlarını çıkardıktan sonra yıllardır sadece ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayabilen bu markayı Türkiye’nin önde gelen şirketlerinden biri gibi görüyordu babam. Liseyi bitirdiğim ve üniversite tercihlerini yaptığım gece benimle öyle bir konuşma yapmıştı ki ben de dünyanın en zengin beş ailesinden biri sanmıştım kendimizi. Bir belediye yurduna yerleşene kadar da öyle sanmaya devam etmiştim.
Annem arkamdan geldi. Odamı böyle gördüğüme üzüldüğümü sanmış olacak ki “Burayı da Güneş’e oda yapacağız annesi,” dedi. Gülümsedim. Nezaketen söylenmiş bu cümlenin gerçek olma ihtimali beni yerle bir etti. O akşam yemeğinde ne sarmalara dokundum ne de fırından yeni çıkmış patatesli böreğe.
Mevsim değişene kadar o gece başlamaya karar verdiğim bir oyunu sürdürdüm. Güzel bir oyundu. “Ayvalık’ta kalsaydım kim olurdum?” Aklımda duracağına içinde olayım. Üstelik para da gerektirmiyor. Çünkü Ayvalık’ta kalsaydım olacak olan belli işte. Sonunu şimdiden söyleyeyim: Zeytinyağında zeytin… Bunu küçümsediğimden değil aksine tüm “ben ihtimalleri” arasında olabileceklerimden en iyisi bir zeytin olmak olurdu. Babam tarafından yutulana kadar.
Kışın sadece buralılar kalmıştı. Üç ay içinde kimin saat kaçta uyandığına ve hangi yolu kullandığına, ne giydiğine ve akşamları kimle buluştuğuna hâkim olmuştum.
Güneş’i anneme bırakıp gündüzleri dükkâna geçmeye başlamıştım. Garip bir şekilde önceleri en azından Güneş olmadan ayaklarımın üstünde, kelimenin gerçek anlamıyla, duruyor olmak bana ilk birkaç gün iyi gelmişti. Babam da evdeydi. Zeytinyağlarını şişeliyor, arada bir İstanbul’dan gelen siparişleri paketleyip Ayvalık Otogarı’na kadar götürüyordu. Her seferinde, siparişleri götürdüğü akşam yemeğinde, otobüs fikrini övüp duruyordu. Kargoya versek kim bilir ne kadar tutardı diyordu. İstanbul’da halasının oğluna küçük bir komisyon karşılığında kargolatıyordu.
Dükkanda çalışmaya başladığımdan beri kitap okuyacak zamanım oldu. Başta iyi geldi. Güneş’in bir babaya benimse eski eşim ihtiyacım yoktu. O kadar unutmuştum. Kimse sormadığı sürece aklıma bile gelmezdi Güneş’in bir babası olduğu. Günlük rutinimdeki küçük şeylerden mutlu olmaya bile başlamıştım. Ama kış iyice bastırınca, burayı gerçekten neden sevmediğimi bir kez daha hatırladım. Sadece iki kitapçı vardı ve alacağım kitaplar o kitapçıların zevkine kalmıştı. Ayvalık benim kitapçıdan istediğim kitabı alma ihtimalimi düşürmüştü. Tam da bu yüzden kaçmamış mıydım? Tam da bu yüzden olmasa da sebeplerden biri buydu. Lisedeyken beni anlayacak herkesin İstanbul’da olduğunu düşünürdüm. Haksız da çıkmadım. Ama anlaşma konusunu en başta anlatmıştım. Yeniden aynı yere dönmeyeyim. Çünkü aynı yerde çok kaldım. Çok. Haddinden çok. Gereğinden fazla.
Dükkânın önünden geçen arabalardan bazı şarkılar yükseliyordu. Bir kez olsun mu denk gelinmez, bir kez olsun denk gelmedim. “Ah, en sevdiğim şarkı…” diye başımı hiç kaldırmadım. “Çüş, az önce dinlemiştim,” demedim hiç. Şuna bile razıydım: “Vay be ne zamandır dinlememiştim.” Bir şeyler hep İstanbul’da olup bitiyordu, hayat benim için kulaktan dolma bir bilgi gibi kalacaktı. On altı yaşındaydım ve bundan başka gerçekliğim yoktu. Kimine göre şımarıklıktı çünkü Ayvalık sayfiye yeriydi, taşra değildi. O zamanlar kendimi sürgünde bir ressam, keşfedilmemiş bir yetenek, sanat tarihinde acı geçmese de 21. yüzyılda yeni bir akımı küçük odasında keşfeden bir üstad gibi hissediyordum.
Yine aynı çukurdaydım işte. Ayvalık’ta kalsaydım ben kim olurdum? Dükkânı boyamaya karar verdim. Kendim boyadım. Bembeyaz… Babamla gece gündüz çalışıp son kargolardan sonra Balıkesir merkezden yeni şişeler satın aldık. “Logo yenilenmez günahtır,” dedi babam. Logoya dokunmadım ama tabelayı yenileyelim, dedim. “Olur. Ahşap mı olacak?” diye sordu. “Nereden bildin?” “İstanbul’dan kim gelse öyle yapıyor.” Tabelayı olduğu gibi bırakmaya karar verdim.
Dükkâna bazen üç gün boyunca kimsenin girmediği oluyordu. Bir gün öğleden sonra babam geldi sadece. Hatırladığım bakışlarıyla içeri girip paltosunu tezgâhın arkasındaki askılığa astı. Gerinerek dükkâna baktı. “Hata ettik,” dedi “beyaza boyadık diye gelmiyor kimse, bak.” Kalsaydım da beni suçlayacaktı. En azından gittim. Önümden geçen arabalarda çalan şarkılara eşlik ettim. Başkası tarafından suçlanana kadar.






Bir Cevap Yazın