Sinem Sal’ın kaleminden “Sonra Bir Gün” son tefrikasıyla yayımda. Öyküye Bartu’nun illüstrasyonu eşlik ediyor:

Annemle zeytinyağı şişelerini almak için dükkânın önüne çıktık. Yaz geldiğinden Güneş de bizimle. Haftanın en az beş günü annem, ben ve Güneş dükkânı açıp kapatıyoruz. Komşumuzun torunu da cumartesi günleri Cunda’dan buraya geliyor. Böylece Güneş en azından bir yaşıtıyla konuşuyor. Çocuklarla senelerce çalışmama rağmen kendi kızımın konuşmasının yavaş ilerlediğini kabul etmem biraz zamanımı aldı. Ben daha çok onu yaşatmaya ve kendimi de hayatta tutmaya odaklanmıştım. 

Öğlene doğru Güneş’i uyuttum. Tezgâhın hemen arkasında iki sandalyeyi birleştirip orada yatırıyorum. Sokaktan gelen insanların sesiyle aylar sonra yeniden duymaya başladığımız kuşların sesi birbirine karışıyor. Öyle uykuya dalıyor. Ben de aynı sokaklarda uykuya daldım. 

Zaman zaman çocukluğuma öfke duyuyorum zaman zaman da özlüyorum. Sanırım bu mesele çocuklukla ilgili değil şimdiki benle ilgili. Aylarca önce karar vermiştim bu oyuna. “Ayvalık’ta kalsaydım ben kim olurdum?” Bu sorunun cevabına göre yeni biri de olabilirim, başka bir meslekte dirsek de çürütebilirim. Bir şehre taşınmaktan korkmam, belki başka bir dil öğrenmekten. Sadece aşka kapalıyım. Hani şarkıda diyor ya “Sevmekten kim usanır?” O benim işte. 

Tezgâhın altına koymayı zorla kabul ettirdiğim filtre kahve makinesinde kahve demledim ve dükkânın önüne, annemin yanına geçip oturdum.  

“Güneş’i okula yazdıralım mı?” Birdenbire sormuştu.

“Neden?” 

“Ne demek neden kızım? Çocuk yaşıtlarına ihtiyaç duyuyor.”

“O anlamda demedim. Yordu mu seni diye sordum aslında. Yoksa farkındayım tabii.”

“Oyun günleri varmış. Yarım gün.”

“Olur ama sanki okula başlarsa hep burada kalacakmışım gibi hissediyorum.”

“Biliyorum. Ama sen bir kez gittin.”

“Yani?”

“Yani istersen tekrar gidersin. İstemezsen kalırsın. Ne istiyorsun?” Annem belki de ilk kez bu soruyu sordu bana. Babam baskıcı biri değil. Hiçbir zaman da olmadı. Ama sessizliği beton gibiydi. O bile yetiyordu. Hep az konuşuyordu. Fakat ne kadar çok şeyin içine sızdığını şimdi şimdi anlıyorum. Demiştim. Yağ gibi sızmıştı. Hem de annemin babasından kalan zeytinlikleri alıp zeytinyağı yapma kararı aldığında kendi soyadını verecek kadar sızmıştı. 

“Neden babamın soyadını verdin dükkana?”

“Öteki türlü de benim babamın soyadını verecektik.”

“Soyad vermek zorunda değilsiniz anne. Herhangi bir şey olabilirdi.”

“Ailemizin burası.”

Soyadların bir günde alınıp bir günde bırakılabildiğini bilmiyor annem. Kızı olmama rağmen bilmiyor. Zamanla anneler ve kızları kocaları ve babalarından daha az korkuyor. Kocaları ve babaları daha az korkutucu olduğundan değil, cesaretlendiklerinden. 

“Güneş’e kalacak burası. Biz zaten en fazla beş sene daha götürürüz. Baban zaman dolduruyor işte.”

Önümdeki fincanı alıp içeri gitti. Tabelaya baktım. Geçen kış dolabın altına tıkıştırdığım yeşil boyayı alıp yirmi seneyi aşkın zamandır çakılı duran tabelamıza güneş çizdim. Beni geçelim. Annemi de peki. Ama Güneş’e bırakacağım yerde, kendini hatırlayacağı bir şey olsun istedim. Annesinden. Bekar olan.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin