Muzır Tefrika’nın dördüncü öyküsü Alaaddin Kara’nın kaleminden Şimal Lağımı. Öyküye Mete Arif Tokmak’ın illüstrasyonları eşlik ediyor.

Gece vardiyasından çıkan lağımcı ekibinin tuhaf hali, kömür harmanındaki bütün işçilerin dikkatini çekmişti. Kendileri hakkında konuşulanları duymazdan gelip, sorulan sorulara kısa kısa cevaplar veriyorlardı.  Vardiya aralarında birbirleriyle yaptıkları eşek şakaları gitmiş,  yerini, bilinmez bir sessizlik almıştı.  İlk akla gelen kaza olasılığıydı. Hayır; kaza değildi. Gaz boşalması, su basması da olmamıştı…  İzinsiz yer değiştiren çalıntı malzemeler yüzünden kavga, döğüş de yapmamışlardı.   Suratlarından akan kömür karasının altında saklamaya çalıştıkları önemli bir sırlarının olduğu anlaşılıyordu.  

Yeraltında ya da kapalı bir maden tünelinde geçen dramatik bir an betimlenmiş. İki işçi (madenci ya da inşaat işçisi gibi) kask takmış durumda. Soldaki figür yere düşmüş veya çökmüş; yüzü acı ve şaşkınlık ifadesi taşıyor. Elinde bir kürek var ama kontrolünü kaybetmiş gibi. Sağdaki figür ise ayakta ya da yarı çömelmiş, elinde bir kazma veya levye benzeri ağır bir alet tutuyor; hareketi sert ve saldırgan izlenimi veriyor. Kompozisyon çok dinamik: kırık kaya parçaları, çatlaklar ve savrulan çizgiler ortamın çöktüğünü ya da şiddetli bir çatışma anını çağrıştırıyor. Arka plan neredeyse tamamen siyah; beyaz alanlar patlama, çökme veya yoğun ışık etkisi yaratıyor. Bu da sahneye kaotik, karanlık ve gergin bir atmosfer katıyor. Genel olarak görsel; emek, tehlike, şiddet ve çaresizlik temalarını çağrıştıran, oldukça sert ve dramatik bir anlatı sunuyor.

Yüz yıl öncesinde girişinde eski yazıyla “Şimal lağımı”  yazan galeriyi açmak için gönderilen gece vardiyası ekiplerinden biriydi. O gece, gaz boşalmalarında bile terk etmedikleri galeriyi arkalarına bakmadan terk edip kaçmışlardı. Vardiya nezaretçisinin ısrarları sonucunda; “ölürüz de biz buraya bir daha girmeyiz çavuşum!” diye itiraz edip göçük galeriye girmemişler. Vardiya çavuşu, ocak şefini aramış;  ocak şefi de mühendisini uykusundan uyandırıp olayı tüm ayrıntısına kadar anlatmıştı. Ölümlü iş kazalarında bile üretimin devam ettiği bir ortamda bu sorunun çözümsüz bırakılması, bundan sonra o galeriye kimsenin girmemesi anlamına geliyordu.  Can sıkıcı bir durumla karşı karşıyaydılar şimdi…    

Sabah vardiyasının işçileri ocağa girmeden, huzura çıkıp hesap vermeyi göze aldıkları belliydi. Çalıştıkları göçüğün gerisinde yeryüzüne yeni delinmiş, havalandırma yolu olarak kullanılan dik bir kömür bacası vardı. Rutubetli kömürün oluklara yapışıp kaymadığı için bu soğuk bacada kimse çalışmak istemezdi. Vardiya çavuşu o zaman, verdiği tertibe itiraz eden ekipleri bozar, bacaya kömür kaydırmaya gönderirdi. Bu kez de öyle oldu. Onca ısrarına rağmen, kendi yerinde çalışmak istemeyen ekibi oradan alıp kömür kaydırmaya gönderdi. Ekip, yeni delinen bacada sabaha kadar dinlenmeksizin kömür kaydırdı. Sabah vardiyasındaki ekip başı Keseneci, gececi ekibin kendi yerinde değil de baca içinde çalıştırılmış olmasına öfkelenip çavuşuna diklendi.  İlerlemenin düşmesi alacağı primin azalması anlamına geliyordu. Galerinin ilerlemesini düşürmemek için akşama değin durmaksızın çalışıp açığı kapatması gerekecekti şimdi. Gececi ekibine kızdı.

“Hay sizin şeytanınıza!” diye, yüksek sesle söylendi Keseneci. “Töbe, töbe !” dedi yanındakiler. “Yemin, billah edip, Mushaf’a el basarım ki anlattıklarımız doğru!” diyordu gececi usta. “Parıldayan iki pörtlek göz, aramızdaki mesafeyi koruyup sürekli bizi takip ediyordu. Yanına gittikçe bizden uzaklaşıyor, lambayı tuttukça gözleri ışıl ışıl parlıyordu.” 

Vardiya çavuşunun da karanlıkta parıldayan iki pörtlek gözü gördüğüne dair iddiasında direniyordu gececi usta. Malzeme çektikleri boz katırın, parıldayan iki gözü görünce ayak diretip göçüğün olduğu yere gitmediğine, Seyis ve Bombacı da görmüştü. Katırların tehlikeyi sezdiklerini madende çalışan herkes bilirdi. Seyis de; “katırımın gitmediği yere ben de gitmem!” diye çavuşun ısrarlarına karşı sesini yükseltmişti. Orada bulunan herkes bu olayın şahidiymiş. 

Zaten eski galerinin sahipli olduğunu emekli madenciler bilinirmiş. “Yani şimdi, bir dudağı yerde, diğeri gökte Alaaddin’in Cini bizim galeride mi” dedi Keseneci hiddetle. “Hayır” dedi gececi usta; “ocakların tek sahipleri yok ki!  Kimisi sadece ses olarak duyulur, kimisi de parlayan bir göz olarak kendisini gösterir. Kimi uyuyanların kafasına şaplak vurup uyandırır, kimisi de davul zurna çalar.  Beyaz giysileriyle düğün alayı bile izleyen eski madenciler olduğunu herkes bilir.  Bizimkisi de, lambayı tuttukça yaldır yaldır parlayan pörtlek bir göz olarak kendisini gösterdi” diye iddialarını desteklemeye devam etti. Arkadaşlarına yapılan bir eşek şakasıyla karşı karşıya olduğunu düşündü Keseneci;  “ya sabır!” dedi yüksek sesle.  Her zamanki gibi kabak yine onun kafasında patlayacaktı. Biliyordu…

Gecenin hesabını vermek için huzura çıkmış,  eski göçükten neden kaçtıklarını anlatmaya çalışıyorlardı şimdi. Karanlığın içinden kendilerine bakan iki çift gözü gördüklerine dair yemin billah söyleyip ifadelerini yazılı olarak kayda geçirdiler. Şahit olarak Çavuş’u, Seyis’i ve Bombacıyı gösterdiler. Çavuş da kem küm ederek,  gövdesi olmayan iki çift parlayan gözü gördüğünü, yanına yaklaştıkça kendilerinden uzaklaşarak kaçtığını anlattı. “Tamam” dedi ocak şefi öfkelenerek. “Yanınıza Hoca’yı veriyorum, okuyup üflesin o zaman!” dedi. 

Görsel, karanlık bir maden galerisi içinde geçen gerilimli ve simgesel bir sahneyi betimliyor. Siyah–beyaz ağırlıklı, sert çizgilerle yapılmış olması atmosferi daha da kasvetli ve tekinsiz kılıyor. Genel Kompozisyon Sahne, ahşap tahkimatlarla desteklenmiş eski bir maden ocağında geçiyor. Üstte eğilmiş, çatlamış kirişler göçük tehlikesini hissettiriyor. Arka plan neredeyse tamamen karanlık; bu karanlığın içinden yalnızca iki parlak göz belirgin şekilde seçiliyor. Figürler Ortada bir madenci, elinde kazma ile ilerlerken betimlenmiş. Gövdesi öne eğik, adımı kararsız; hem çalışıyor hem de sezgisel bir korku taşıyor. Solda, başında lambası olan başka bir figür (ya da tehditkâr bir siluet) izleyiciye doğru uzanan bir el hareketiyle resmedilmiş. Yüz ifadesi abartılı, neredeyse grotesk; korku ve uyarı hissi veriyor. Sağda bir katır, yük taşıyor gibi görünüyor; gözleri büyümüş, kulakları geride. Hayvanın paniği, ortamın tehlikesini pekiştiriyor. Gizem Unsuru Arka plandaki iki parlayan göz, gövdesiz ve şekilsiz. Ne insan ne hayvan olduğu belli değil. Gözlerin sabit ve izleyici konumda olması, sahnenin merkezindeki korku unsurunu oluşturuyor. Bu gözler, bilinmeyeni, hurafeyi ve karanlığın insan zihninde yarattığı korkuyu temsil ediyor. Duygu ve Anlam Çizim, fiziksel bir tehlikeden çok psikolojik bir gerilimi yansıtıyor. İnsan, hayvan ve bilinmeyen varlık aynı mekânda sıkışmış durumda. Emek, korku, batıl inanç ve doğa karşısındaki çaresizlik temaları güçlü biçimde hissediliyor. Özetle Bu görsel: Yeraltında çalışan insanın karanlıkla mücadelesini Gerçek ile hayalin iç içe geçmesini “İki parlak göz” motifinin yarattığı tekinsizliği çok güçlü ve çarpıcı bir dille anlatıyor.

Hoca dedikleri de babasının zoru ile yıllarca hafızlık kursuna gidip, bir hatim indirmesini öğrenemeden madene inmiş üfürükçünün tekiydi. Yeni evlilere muska yazıp büyü bozmalar, köylerindeki hasta inekleri para karşılığında okuyup üflemeler onun işiydi.  

Hocayı kısa zamanda bulup huzura getirdiler.  Ne yapıp edecek, herkesin gözü önünde ocak cinini oradan uzaklaştırıp yok edecekti. Hoca’nın şaşkın gözleri Şef’in kararlı gözleriyle buluşunca, ağzından çıkacak sövgüleri yuttu Keseneci.   Kızmalı mıydı, adamlara hak mı vermeliydi, bilemedi.  

“Bir üfürükçümüz eksikti!” diyerek, aklıselim bildiği şefinin ağzından duyduklarına anlam veremedi. Çaresizce “la havle!” çekip; “ Bunu verip, ekibimden adam alma Şefim!” diye sızlandı Keseneci. Tertip bitmiş, ekibe itikadı sağlam bir âdem daha eklenmişti. Hoca ile birlikte göçük galeriye gidilecek,  gece vardiyasının yapmadığı işleri de yapıp arına demir bağı yetiştireceklerdi.  “Bugün güneşi tez batırıp, akşamı çabuk ederiz!” diye düşündü Keseneci.   

Puantaj memuru, taş binadaki küçük pencerenin önünde dizilen ekibe bakıp yevmiye defterindeki isimlerin karşısına kalemle birer çentik attı.  Çıkışta bir çentik daha atılıp yevmiyeler tamamlanacaktı.  Lambaneye gidip lambalar alındı. Su bidonu ve malzemeler yedeklerin, gaz lambasını taşımak ustanın işiydi. Herkesin azık torbası kendisineydi.

Şimdi ocağa nereden gidecekleri konusunda Keseneci’nin kararı bekleniyordu.  Basınçlı hava ile gürültüyle açılıp kapanan demir kapıdan içeri girerlerse kestirmeden gideceklerdi ama bu kez de uzun bir bacadan yukarı emekleyerek tırmanmaları gerekecekti. İşe başlamadan önce terlemek olmazdı. “Kuvvetimizi işe saklayalım, dışarıdan gidersek temiz havada yürümüş oluruz”, dedi Keseneci. 

Karar verilmişti. Diğer ekiplerle birlikte dereleri, tepeleri aşıp araziden yürüyerek gideceklerdi. Bacaağzına gidiş yolu engebeli olmasına rağmen, yol üzerindeki kahvehanelerde içilen demli çaylar ve üst üste yakılan sigaralar bu zorluğa değerdi. 

Öğle yemeği için yol üzerindeki bakkaldan kumanya alıp kapısında üç burgulu koçbaşı bulunan kahveden içeri girdiler. Selamlar alınıp verildikten sonra demli çaylar eşliğinde sigaralar birbiri ardına eklendi. Yan masalardan kendilerine bakıp fısıltı halinde konuşulan konuyu tahmin edebiliyorlardı. Bugün her zamanki gibi sıradan bir gün değildi. Zaman kaybetmeksizin yola koyuldular.  

Ellerinde su bidonları, demirbağ pabuçları ve ucu biley taşında yontulmuş sivriçleriyle bir saate yakın tırmanıp derin bir vadinin orta yerindeki kömür harmanına vardılar. Harman bekçisi yarı şaka yarı ciddi ilerdeki bacaağzını gösterip; “dört gözle içeriden bekleniyorsunuz mirim” dedi. Harman bekçisinin bile bu işten haberli olmasına şaşırdı Keseneci. Birer sigara daha yakıp sigara paketlerini bekçi kulübesinin içindeki raflara bıraktılar.  

Arkalarından yetişen seyis ve katırlarını görünce sevindiler. Seyisin gelmesi,  çavuşun gelmesini beklemeden göçük lağıma gidebilecekleri anlamına geliyordu.  Katırların koşulduğu vagonları, ağaç malzemeleriyle doldurup Seyis’in katırları “deh” lemesini beklediler. Ama Seyis’in aklında başka bir şey vardı.  Cebinden çıkardığı kullanılmış at nalını eski yazı bulunan taş galerinin en üst kısmına çiviledi. Şimdi Şimal Lağımı, kötü ruhlara ve kem gözlere karşı daha korunaklıydı.

Gacırdayarak açılan ahşap hava kapısının ardından hep birlikte besmele çekerek içeri daldılar. Hoca’ya göre bir şeyler eksik olmuştu; beğenmedi. Tekrar dışarı çıkıp sağ ayakla içeri girmelerini tembihledi. Bütün emekleri boşa gidermiş yoksa! Boynuna astığı üç köşeli deri muskayı görünür hale getirip tekrar kapıdan içeri girdiler. “Camiye mi giriyoruz yahu” diye Hoca’ya çıkışarak, “la havle” çekti Keseneci. Hava kapısının arkasında bekleyen birkaç yarasa, baretlerinin üzerinden geçip dışarıdaki gürgen ormanının içinde kayboldu.  

Seyisin “deh, çüş” bağırtılarından, önlerinden giden katırların işerken çıkardıkları sidik şarıltısından,  bir de, sorunu nasıl çözeceğini düşünen Hoca’nın tavandaki hava borusuna çarpan baret patırtılarından başka ses duyulmuyordu. Hoca, okuyup üfleyerek ekibi göçük lağımın ağzına kadar getirmesine rağmen hala ne yapacağını, bu işin altından nasıl kalkacağını bilmiyordu. Eski göçüğe geldiklerinde ortalıkta katır dışkılarının ağır bastığı küflü ağaç kokusunu barındıran sisli bir havanın içine girdiler. Bacanın içinden aşağıya inen soğuk hava, galerinin sıcak havası ile buluşunca yoğun bir sis dumanına dönüşüyordu.   Başlarındaki madenci lambalarıyla ortalığı şöyle bir kolaçan ettiler ama gececilerin korkuyla anlattıkları gibi aykırı bir şey görmediler. Katırın, dumanı tüten dışkısından yayılan ekşi saman kokusundan, hava borularının ek yerlerinden tıslayan hava sesinden, bir de tavanda biriken su damlaların yerdeki küçük göletlere düşerken çıkardıkları sesten başka bir şey duyulmuyordu. Gececilerin anlattıkları gibi ortada pörtlek iki göz onları beklememişti. 

Görüntüde bir maden ocağının derinliklerinde geçen yoğun ve dramatik bir an tasvir ediliyor. Çizimin siyah-beyaz, fırça darbeleriyle yapılmış sert ve enerjik tarzı, ortamın karanlık ve tehlikeli doğasını daha da belirginleştiriyor. Ön planda, yüzü kömür karasıyla kaplı bir madenci, elindeki büyük metal bir çemberi ya da bir vinç kolunu kavrayarak ileri doğru hamle yapıyor. Yüzündeki ifade endişeli veya telaşlı; sanki tünelin içinden gelen bir ses ya da tehlikeye doğru koşmak üzere. Tünelin girişinde ve içinde birkaç madenci daha var. Ortadaki madenci arkasını dönmüş, karanlığa doğru ilerliyor. Diğer işçiler de miğfer, çizmeler ve kalın iş kıyafetleri içinde, bazıları kazmalar taşıyor. Her biri hızlı adımlarla karanlığa yönelmiş, sanki acil bir durum için koşuyorlar: çökmekte olan bir tünel, mahsur kalan bir arkadaş ya da ani bir gaz sızıntısı gibi. Arka plandaki tünel zemini raylarla döşenmiş, muhtemelen maden vagonları için. Duvarlar kaba, dar ve karanlık; üst kısımda destek kemerleri görünüyor. Çizimin genel atmosferi tedirgin, stresli ve yoğun—işçilerin aceleci hareketleri ve koyu gölgeler bir felaket ihtimalini hissettiriyor.

Ama yine de kendilerini rahatsız eden bir duyguyu içlerinde saklı tutuyorlardı.  Her an karanlığın derinliklerinden bir ses duyulur, enselerinde kuvvetli bir nefes hissedebilirlerdi. Azık torbalarını ve malzemeleri hava borusuna telle bağlayıp malzeme ambarından kazmayı, küreği ve basınçlı hava ile çalışan kazı aletini çıkardılar. Malzeme vagonlarını çeken katır, gece vardiyasının katırı gibi direnip ilerlemeyince dizginleri zorladı Seyis. Keseneci ve ekibi de katırın ileriye gitmeyip direnmesini hayretle izledi. Vagonları, katırın koşumlarından kesip, ağaç malzemeleri hep birlikte malzeme makasına değin dayandılar.   

En önde Keseneci, onun arkasında Hoca ve en arkada yedekler vardı. Seyis ve yedekler olanı biteni merakla izliyorlardı. Hoca içinden dualar mırıldanıp; “Hazreti Süleyman aşkına Ya Sahip! Ya Habib! Ya Seydi!” diye saygı, sevgi ve yücelik ifade eden Arapça kelimeleri yüksek sesle bağırıyor, sesi, eski galerinin duvarlarından bir ayin havasında yankılanıyordu. Galerinin duvarları cami duvarları gibi büyülü yakarışlarla buluşunca Seyis ve yedekler de Hoca’ya eşlik etmeye başladılar. Şimdi, karanlık bir galeride kendi seslerinin yankılarından etkilenen kendilerinden başka kimsenin bilemeyeceği büyülü bir ayinin içindeydiler.

Malzeme direklerinin arasında hafif bir kıpırdanma olunca, lambasını sallayıp Hoca’nın ayinini durdurdu Keseneci. Lambasını karanlıktaki cisme doğru yönlendirince malzeme ambarına yansıyan kocaman bir köpek silueti ile karşılaştılar.  Siluet, yürüyüp yaklaştıkça kapkara bir köpek olarak gelip durdu Kesenecinin yanında. Karanlıktaki köpeğin siyah tüylerini baret lambalarının ışıkları dahi aydınlatamıyordu. Yanlarına yaklaşan köpek, kuyruk sallayıp mızıldanmaya başlayınca hayvanın acıktığını anladı Keseneci. “Hayvan çok acıkmış; ekmek, su verin çocuklar!” diye yedeklerine seslendi. Bu çevrede görmedikleri evcil bir köpekti. Hoca’ya göre ise, köpek kıllığına girmiş bir şeytandı o… Hâlâ okuyup üflemeye devam ediyordu. 

Keseneci köpeği okşayıp, göçüğü yakından görmek için ileriye doğru yöneldi. Ama ileri gidemedi. İrkildi. Gece vardiyasındaki ekibin dediği gibi, gerçekten de ileride iki parlak göz kendisini gözetliyordu. Onların anlattıkları gibi her attığı adımda kendisinden uzaklaşmıyor, bulunduğu yerden fıldır fıldır ona bakıyordu. Tüm cesaretini toplayıp birkaç adım daha atınca miyavlama ile hırıltı arasında bir ses duydu. Ani bir reflekse irkilip geri dönmek isteyince bareti eski maden direklerine çarptı. Çarpmanın etkisiyle yerdeki su birikintisine tavandan düşen kömür posasının çıkardığı ses, tüm galeri boyunca yankılandı. Hava borusuna bağlanan katırın sesten ürkerek yekinmesiyle hava borusunun ek yerleri gevşedi. Şimdi galeri alarm sesini andıran bir sesle çınlıyordu. Seyisin katırı alarm sesinden ürkerek şahlanınca, köpek de bacadan yukarı kaçmaya çalıştı.  Seyis,  şahlanan katırın yularından tutarken, yedeklerin yürekleri ağızlarına gelmişti.  Korkudan buram buram terleyen Hoca da yakarışlarına yüksek sesle devam edip; “Tanrım affet beni!” diye günahları için yalvarmaya devam ediyordu.   

Gerideki kargaşa çoğalıp, Hoca’nın yakarışları yeniden yükselince, onlardan bir fayda gelmeyeceğini anladı Keseneci. “Artık iş başa düştü!” diyerek canlı olduğunu düşündüğü parlak iki gözün yanına doğru sürünerek gitmeye çalıştı. Ama bu şartlarda oraya kadar sürünerek gitmesinin tehlikeli olacağını düşünerek geriye döndü. Cinlerin, perilerin ocağı bastığından emindi Hoca. Keseneci’nin  onlardan korkup geri kaçtığını düşündü.   

Basınçlı hava hortumunu yanına alıp dizlerinin üzerinde sürünerek tekrar göçüğün içine girdi Keseneci. Önce göçüğün içini havalandırmalıydı. Eski direklerin arasına sıkışmış kapkara minik bir kedi yavrusuyla karşılaştı. Kedi yavrusunun hala yaşıyor olmasına sevindi. Yavruyu alıp göçükten dışarı çıkınca Hoca ve bacadan yukarı çıkamayıp geri dönen köpeğin dışındaki tüm ekip sevinmişti. Hoca’ya göre kedi kıllığına girmiş bir yaratıktı o. Onlardan uzak durulmasında her türlü hayır vardı. Yavru kedi, köpeği görünce huysuzlanıp Keseneci’nin elinden kaçmak istedi. O zaman Keseneci,  siyah yavru kedinin ve köpeğin yeni delinen bacanın dışında yaptıkları kovalamacının göçük tabanda son bulduğunu anladı. Yeni delinen dik bacanın tamamı kaydırma oluklarıyla döşendiği için bacanın içine girer girmez olukların içinde kayarak aşağıya inmişlerdi. Hoca’nın şaşkın bakışları altında Keseneci, kedi yavrusuyla köpeği yanına alıp; “ocak sahiplerini dışarı bırakıp gelene kadar, arında posta kalmasın!” diyerek yola koyuldu.  O gün bugündür, planlarda “Şimal Lağımı”  olarak adlandırılan lağımın adı işçiler arasında “Kedi Lağımı” olarak anılmaya başladı.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin