Portakal Likörü -I

Portakal Likörü -II

Portakal Likörü – III

Nidai de ben de bugün Rum tarafında kalan kumsalları, meyve bahçeleriyle ünlü bir köyde yaşıyorduk. Fırsat buldukça kimsenin bizi göremeyeceği denizi yukarıdan gören portakal bahçelerinde buluşur, denizden arta kalan tuz kokusuyla dünyayı gezme planlarımız birbirine karışırdı. İzmir, Atina, Roma, özellikle de portakalı ile ünlü Valencia… Eve döndüğümüzde bedenlerimiz, elbiselerimiz portakal çiçeği kokardı. Koku gitmesin diye inanır mısın günlerce su değmezdi tenimize. Seni böyle sarhoş eden likörle de o bahçelerden birinde tanıştım. Nidai’nin annesinin gizli tarifiydi, bizi bir öğle sonrası çocukluktan çıkarıp, sarhoş bir gölgede adına sevişme denilen yeni keşiflere götürdü. Büyüdük… Kocama ne bu hikâyeden bahsettim ne de likör yaptım.

Nidai, evin tek çocuğuydu. Çatışmalar başlamadan önce ailesi adadan ayrılamayınca en azından onu savaştan uzak tutmak, gerekirse adadan kaçırmak için yol yöntem aradı. Bir süre görüşemedik. Savaş gemileri ufuk çizgisine yerleşmiş çıplak gözle görülebiliyordu. Çatışma sesleri portakal bahçelerine ulaşmaya başladığında yıllarca Karpaz’da bütün yaz kamp yaptığımız Rum arkadaşlarımızla savaşma fikri ürkütmeye başlamıştı. Barut kokusu portakal kokusunu bastırıyordu..   

Korktuğum başıma geldi. En son bir dere kenarında buluştuğumuzda Nidai, amcasının oğluyla birlikte askere alındığı söyledi. Oracıkta ölmek istedim. Savaşmak istemediğini, bir yolunu bulup askerlikten kurtulacağını geri döneceğini yineleyip durdu. Ağlamaktan dinleyemiyordum. O gün orada son kez likör içip seviştikten sonra eve giden yol hiç bitmedi, eve varamadım, yıllar sürdü sanki.

Gidiş o gidiş, bir daha göremedim Nidai’yi. Savaş başladı bekledim, bitti, seviştiğimiz gölgeleri, denizi bırakıp kuzeye taşındık yine bekledim, dönmedi. Amcasının oğlu da kayıptı, ölen askerler arasında isimleri yoktu. Aileler kayıp ilanı verdi. Öldürülüp bir yere gömülmüş olabilir diye düşündüler. Bir süre başka bir ülkede olabileceğini, geri dönebileceğini bile düşündüm o sıralar. Bir ses bekledim ama o ses hiç gelmedi. Ama hiç inanmadım Nidai’nin savaşta öldüğüne…”   

Sarhoşluğa yenilmek üzereydim ama Nidai’nin akıbeti zihnimin açık kalmasını sağlıyordu. Ölmemiş olabileceğini ben bile düşündüm. Bir ihtimal bir ülkede kendisine yeni bir yaşam kurmuş olabilirdi. Ama aradan 45 yıl geçtikten sonra anne babası için bile olsa mutlaka bir haber çıkardı… Esas mesele, Arjantin’i Şili’yi konuşurken Kıbrıs’ı ıskalamış olmamız. Ada, Akdeniz’in ortasında kocaman bir mezara dönüşmüş aslında. Fail de meçhul, kurban da. Kafam düşüyordu, sağlıklı düşünemiyordum. Babam geldi oturdu yanıma. Dudu hanım boşalan viski bardağını boş bırakmazken anlatmaya devam ediyordu. Babam viski sevmezdi. 

“2000’li yılların başında adanın her iki tarafında da çalışmak üzere BM bünyesinde bir kayıp arama merkezi kuruldu. Bu merkez, savaşa bir şekilde katılan, ya da tanıklık eden insanların anılarından yola çıkarak adanın muhtelif yerlerine öldürüldükten sonra gömülen sivil ya da asker, Rum ve Türk’leri bulup kimliklendirme çalışması yapıyordu. Sınırların çoğu kişiye kapalı olduğu adada yaşayanların değil de öldürülenlerin, bu projeyle, sınırları ortadan kaldırmış olması kötü bir şakaydı… Ölülerin ada barışına katkısı yaşayanlardan fazlaydı anlayacağın. Nidai ile amcasının oğlu için de bu merkeze DNA örnekleri verildi. 

İllüstrasyon betimlemesi: Portakal ağaçlarının altında atletli ve pantolonlu bir adam mezar kazıyor yanında kanlar içinde öldürdüğü başka bir adam yerde yatıyor.

Kocam öldükten birkaç yıl sonra cesaretimi toplayıp Nidai’nin bedenimde, ruhumda yarım bıraktığı hikayeyi tamamlamak için adaya gittim. Zor oldu. Savaştan sonra kocamın çabasıyla birkaç girişimim olsa da gidememiş, anılarımın altında kalıp çıkamamaktan, ölen, öldürülen Türk, Rum arkadaşlarımın acılarına tanık olmaktan korkmuştum… 

Sıcak soluksuz bir ağustos ortasıydı. Bambaşka bir adaya düşmüştüm. Deniz, kumsal, portakal ağaçları savaşta öldürülmüştü. Yerlerine betondan enkazlar inşa edilmişti. Gölgesiz bir cehennemdi. Yetmiyormuş gibi adanın iki yanı yeni savaşa savaşlara hazırlık yapan mangalar gibi bekliyordu. 

Rum tarafındaki köyümüz dursa da portakal bahçelerinin eski kokusu yoktu. Birkaç gün anılarımın peşinde iz sürdükten sonra gözümü adadaki bütün kötülüklere kapatıp Kayıp Arama Merkezi’nin hem Türk hem de Rum tarafındaki yetkilileriyle görüştüm. Kazı alanlarını gezdim. Nidai ile amcasının oğlu adada hiç yaşamamış gibiydiler. Tek bir iz yoktu onlardan kalan. Bedenimde yarısı kanamaya devam eden eski yaraya merhem bulamamıştım. Dönüş gününe yakın bir sabah otel odamda dinlenirken telefonum çaldı. Adada kaldığım süre boyunca Rum tarafında sık sık ziyaret ettiğim kazı alanlarında çalışan bir kadındı telefondaki. Kazılardan birinde kime ait olduğu belli olmayan bir parka bulduklarını içinden de Türkçe bir pusula çıktığını belirtti. Kazı alanına vardığımda Türkçe bilmediklerinden pusulayı merkeze ilettiklerini söyledi. Üzüldüğümü görünce telefondan bulduğu pusulanın fotoğrafını gösterdi. Çok sıcak bir öğle sonrasıydı, okur okumaz bayılmışım.”

Durdu Dudu Hanım. Durunca anladım ağladığını. Kalktı yüzünü yıkayıp geldi. Bardaklarımıza viski doldurdu. Kendisininkinden bir yudum aldı. Gömüldüğüm koltuktan doğrulup masadaki viskiye uzanacak halim yoktu.

“Pusula, Nidai’nin amcaoğlunun yazdığı bir kâğıt parçasıydı. İtiraf gibi bir şeydi. Nidai, çatışmanın arttığı bir gece yarısı cepheden kaçmak isterken aynı birlikte yer alan amcaoğluyla tartışmış. Çocuk birlikten biraz uzakta, bir portakal bahçesinde onu ikna etmeye, savaşmaya, cephede kalmaya zorlarken tartışma bir süre sonra kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında öfkeyle silahını çıkarıp tehdit etmeye çalışırken Nidai’yi yanlışlıkla kalbinden vurmuş. Öyle yazıyordu. Oracıkta ölmüş. Panik olmuş, korkmuş, öldürülen Rumlara yaptıkları gibi ağlaya ağlaya bahçede bir portakal ağacının altına gömmüş kuzenini. Aylar sonra bir çatışmada ölümden kurtulamayacağını anlayınca bu notu yazmak zorunda hissetmiş. Nidai’yi gömdüğü yeri de belirtmiş notta.

Günlerce otel odasından çıkamadım. Kilolarca portakal yedim. Bir ara intihar bile geçti aklımdan hemen vazgeçtim. Adanın her iki yanındaki yetkilileri, BM’yi ayağa kaldırdım. Rum, Türk ekipler seferber oldular, pusulada yazılan yeri, bütün bahçeleri aradılar. Ağaçların kesilmiş olabileceğini düşünüp koca bir bölgeyi günlerce taradılar ama Nidai’nin kemiklerini bulamadılar.

*

Sevdiğim adamın ölüsünü de olsa bulamadım. Öldüğüne inansam adada iyice açılan yaram belki kapanırdı. Olmadı. Ben de yarama ilaç olsun diye yanımda getirdiğim portakallardan likör yapmaya karar verdim. Her yıl hasat zamanı denize yakın bahçelerden bir kadına, özel olarak toplatıyorum bu portakalları. Onu diğer likörlerden ayıran da bu özelliği… Geçtiğimiz yıl Avrupa gezisi sırasında Valencia’da öğrenmiştim. Tarif zor olsa da likörü likör yapan esas şey ne biliyor musunu? Denizi, tuzu bol bir rüzgar.” 

Sonra içeriden bir dosya getirdi Dudu Hanım… Bir süre aradıktan sonra dosyadan bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerinde Rumca yazılar vardı. Tapu koçanıymış. Kadın, Rum tarafında Nidai’nin öldürüldüğünü düşündüğü bölgeden bir portakal ağacının gölgesini satın almış. Gölge satın alınır mı? Almış. Öldüğünde oraya gömülmek istiyormuş. Vasiyetini yazmış. 

Sabaha yakın bir saatti. Eve döndüm. Bir şişe likörü kapıdan çıkarken zorla elime tutuşturmuştu. Vedalaşırken sadece yaz dedi. Sarhoştum. Annem çoktan uyumuştu. Odama geçip bilgisayarı açtım. Arama motorundan Kıbrıs Kayıp Şahısları Arama Komitesi’nin web sayfasına ulaştım. Sayfada adanın her iki tarafında bulunan kemiklerin hikayelerini okumaya çalıştım. Başım dönüyordu. Nidai’nin fotoğrafı gözümün önünden gitmiyordu. Likörü açıp şişeyi kafama diktim. Komite şu an adanın her iki tarafında yaklaşık 1214 kişinin kemiklerine ulaşmış bunun 912 tanesi kimliklendirmiş. Kemiklerin, toprağın kimliği… Savaşlara, savaşmak zorunda bırakılanlara, kayıplara katili meçhul çocuklara üzüldüm. Arjantin, Şili, Türkiye, Kıbrıs… Dudu hanım, Nidai’nin mezarını bulamasa da özgüvenimi gömüldüğü yerden çıkarmıştı.  Sabahın ilk ışıkları odaya dolarken boş bir sayfa açıp kitap için Portakal Likörü başlığını attım. Likör deniz kokuyordu… Babam likörü severdi. 

*

Annem uyumadığımı anladığından yataktan kalkmadan seslendi. “Akşam kapıcının çocukları ders çalışmaya geldi, seni bulamayınca gittiler, ayıp oldu söz vermişsin, istersen bu akşam çağır ben de kek yapayım, çalıştır biraz çocukları…” 

Muzır Tefrika hakkında:

“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin