Ayrılığa ilelebet son vermiş olan, yan yana kazılmış iki mezardır.
Memleketin tirajı yüksek gazetelerinden birinde gazeteciydim. Haftada iki gün reklamlardan kurtulup ortanın sağındaki sayfaya ulaşabilenlerin ancak okuyabildiği dosya haberler hazırlıyordum. Basında kendisine pek yer bulamamış, yayınlandığında günlerce kendisinden söz ettiren, mağduru güçlendiren haberler dosyalarımın ana konusuydu. Yazı işlerine Ankara’dan telefon gelmediği ve patronun diğer şirketleri için olumsuz bir içerik barındırmadığı sürece yazılarıma pek karışılmıyordu. Yani her şey yolundaydı. Bir sabah ofiste kahve sırasında yazı işleri sorumlusunun haber dili üzerine yersiz uyarılarına maruz kaldığım o güne kadar… Babamın ölüm haberi geldi…
Babamı gömdüğümüz günün akşamında -belli ki kaybıyla başa çıkabilmek için- ölmeden önce yazmam için zorladığı faili meçhul cinayetler, kayıplar, kayıp yakınları hakkındaki kitaba başladım. Bütün arşivini paylaşmıştı. Birkaç dosya hariç kitap neredeyse hazırdı. Arjantin, Şili, Türkiye bağlamında kaybedilenleri, fotoğraf, mektup, gazete küpürleri ve röportajlarla ele alacaktım. Yeri yurdu kayıp mezar taşlarını az da olsa aralayan küçük bir bellek çalışmasıydı. Olmadı. Gazetede yayımlanan genişletilmiş halini kitaba koymayı düşündüğüm Cumartesi Anneleri röportajı işimden kovulmamın sebebi oldu. Babamın ölümü gibi birden bire oldu, işe son e-postası geldiğinde Şili darbesini anlatan bir film izliyordum.
İşsiz bir gazeteci olarak kiradayken, sağda solda üç beş birikmiş de yokken iş aramanın yıkıcı zorluğuyla kısa sürede tanıştım. Yeni bir dosya haberin bu defa konusuydum, işsiz bir gazeteciydim. Çalışabileceğimi düşündüğüm tüm gazetelerden elim boş döndüm. İş bulmama yardımcı olabilecek gazeteci arkadaşlarım telefonlarıma dönmüyordu. Ev sahibinin her hafta pazartesi kira için kapımı çalmasına ve posta kutusunda ödenmeyi bekleyen ama çoktan temerrüde düşmüş faturalara daha fazla dayanamayıp başka işler denedim. Üçüncü sayısı çıkmadan batan tirajı küçük sol bir derginin dizgi mizampaj işinden ayrıldıktan sonra üniversiteden bir arkadaşım aracılığı ile birkaç çeviri işi aldım. Zorlandım. Gazetede işe başladığım ilk aylarda dış haberler servisi için yaptığım birkaç çeviri haberi saymazsak yıllardır çeviri de yapmıyordum. Sabahlanan gecelerin sonunda bitirip teslim ettiğim halde ödemelerini hâlâ alamadığım çok çeviri işi oldu. Yoruldum. Bir süre sonra uykusuzluk hakkında kitap yazacak kadar deneyim biriktirdiğimin farkına vardım. Zayıfladım. Sağlığımın bozulduğunu hissediyordum. Ev sahibinin ziyaretleri sonlandırsın diye geciken iki kirayı ödedikten sonra evden ayrılmaya karar verdim.

Ailemle aynı şehirdeyken kendime ait bir ev fikri kiracı da olsam hep hayalimdi, tamam bir zafer değildi ama özgüvenle, yaratıcılıkla, kendimi ispat etmekle alakalı bir şeydi. Yapabilmiştim.
Geniş balkonundan deniz görünen, mavi perdeli kocaman salonu çalışma odası yaptığım evim, yazdıklarımın, okuduklarımın en önemlisi hayallerimin toplamıydı. Ama şimdilik yolun sonuna gelmiştik. Üzerine çalıştığım kitap, üstü örtülen cinayetler, kaybedilmiş çocuklar, kocalar, sevgililer… Bir de işsizlik, iş bulma kaygısı. Hepsi bir olup özgüvenimi, yerini bilmediğim bir yere gömmüştü. Birinci perde kapanmıştı. Maviydi…





Bir Cevap Yazın