Aslı’dan “Zonguldak” hakkında bir yazı dizisi teklifi alınca çok sevindim. Bildiğim yerden. Yine de “yaşadığım yerden” demek daha doğru galiba…

İyi de neresinden başlamalı? Bir kenti tümüyle anlatmak epeyce zor iş. Yaşadığınız yer olsa da! Parçalara bölseniz çok referanslı akademik bir rapor için uzun süre kaynak taraması yapmak gerekir. Elbette içindeki parçalardan birine odaklanmak en doğrusu olur o zaman. Yani bu türden düşünceler içinde yazmaya başlamıştım bile. Anlaşılan, zaten Zonguldak’ta yaşarken yeniden bir Zonguldak macerasına çıkardı Aslı beni. Bir Zonkişot, Zonki yolunda!

Ben gazetelerden yetiştim desem yeridir. Eve girenler, başka yerlerde gözüme çarpanlar, benim satın aldıklarım; ulusallar, yereller, hatta ara ara internetten de olsa yabancı basın… Hatta hatta seksenlerde ve doksanlarda bazı arkadaşlarımın verdiği ya da çeşitli şekillerde elime geçen Time gibi dergiler, bazı Almanca dergiler veya sahaflardan satın aldığım, kendi alanımla ilgili MAD, Heavy Metal gibi dergilerin bazı sayıları… Takipten en çok hoşlandığım ise o eski çizgi romanlar, gazetelerdeki çizgi bantlardı… Gözüm konardı onlara; çizgileri arasında savrulur giderdim. (Muzır Org. adeta bugün onların internetteki temsilcisi gibi. Vinyetler, tefrikalar, karikatürler ve ileride çizgi romanlar…) Bugünlerde elimde kalan arşivle didişiyorum zaman zaman. Geçmiş canlanıyor, konuşmaya başlıyor! Hayır, sizi nostaljiyle bayacak değilim. Ama yakın geçmiş, bugün ve biraz da gelecek ekseninde Zonguldak’ı konuşacağım.

Zonguldak’ın geçmişten bugüne güçlü bir yerel basın tarihi olduğunu ve kentte yerel basının varlığının her zaman çok etkin olduğunu da özellikle vurgulayayım. Bu konuda benim de Fener Lisesinden müdür hocam Hamit Kalyoncu’nun Kömürde Açan Çiçek adlı çalışmasıyla, görmediğim ama geniş bir arşiv taramasına sahip olduğunu bildiğim araştırmacı yazar Ekrem Murat Zaman’ın henüz yayımlanmamış bir çalışması olduğunu biliyorum.

Çalıştığım yerel gazeteler de çok oldu, çıkardığım dergi ve fanzinler de az sayılmaz. Kronik bir üniversitelinin gözüyle anlatılan bir Zonguldak, tipik bir anlatıdan biraz daha farklı olabilir; baştan uyarayım. 

“Üniversiteliler kenti Zonguldak”… Demek isterdim! Eskişehir gibi falan değil belki ama Zonguldak’ı kuranların zaten bir bakıma üniversiteliler olduğunu söylesem mesela? İlginizi çeker mi? Zonguldak neden bir üniversite şehri olarak düşünülebilir? Size akademik yanıtlar verecek değilim. Ancak üniversite kavramının arkaik planından biraz pekiştirme yapayım.

Zonguldak, sürekli ülkenin çeşitli yerlerinden gelen insanların toplandığı kozmopolit (bu gıcık kelime otuz yıldır dilime dolanmıştır) bir bölge olmuştur. Dolayısıyla acı tatlı insan hikâyelerinin yazıldığı Hayat Üniversitesi (HÜ) burada başından beri etkindir. (Hacettepe Üniversitesi’nin kısaltması da budur! “Hacet” zaten mecburiyet, ihtiyaç demek. Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi de bir dönem, Karaelmas Üniversitesi adıyla ayrılmadan önce HÜ’ye bağlıydı. İhtiyaçtan. Burada her şey ihtiyaçtan…) Yani adam aç gelir; ihtiyaçtan!

İşe girmeden önce birçok Zonguldaklı’nın hikâyesi çulsuzluktur; yani yoksulluktur. İşe girer, karnı doyar ama bu kez de vardiyalarda yaşlanır. Madenci hastalığı olan pnömokonyoza yakalanmazsa şanslı sayılır! Maalesef birçok insanın hikâyesi, bu hastalık nedeniyle mutsuz bitmiştir.

Oysa Zonguldak’ın doğası, başka anlamlarda da insanı besler. Yemişler, sebzeler, balcılık, yoğurtçuluk, balıkçılık, kuşçuluk, hayvancılık; her tepede baş gösteren kestane ve ceviz ağaçları vardır. Yani çok yakın zamana kadar ortalıkta saçılacak, hatta çoğu zaman ağaçlardan yerlere düşüp çürüyecek kadar boldu bunlar. Kentleşme de oldukça hızlı bir şekilde Zonguldak’ın yeşil doğasını tahrip ediyor… Son olarak Sazköy gibi bir cennet yok oldu örneğin.

Balıkçılık demiştik! Batı Karadeniz kıyısında bir kent olduğundan, Zonguldak çevresinde kömürden de eski olduğu bilinen çok sayıda tersane bölgesi vardır. Kömür öncesi sanayisinin bu bölgede; tekne yapımı ve İstanbul için ağaç malzeme teminine yönelik uygun bir ortam sağladığı, tarihî kayıtlardan anlaşılmaktadır. Tersanecilikle ilgili işler, Bartın gibi Zonguldak’a yakın bölgelerde hâlâ devam etmektedir.

Zonguldak, bugünkü merkez yerleşkesinden yaklaşık iki yüz yıl öncesine gidersek, ilk zamanlarda Üzülmez Deresi’nin Karadeniz’le birleştiği küçük bir koydu. Denizle birleştiği yerlerdeki bataklık ve sazlık alanlar, dolayısıyla sıtma hastalığına zemin hazırlayan elverişsiz bir konum oluşturuyordu. Bu durum, eski anlatımlarda sıkça bahsedilen bir olguydu.

“Sandareke” bir sihirbaz ismi olabilirmiş! Ama değil. Antik kaynaklara göre Zonguldak adının bu kökten geldiği düşünülüyor. Yani bölgede birçok kavim yaşadığı için sözcüğün ağızdan ağıza dolaşarak zaman içinde evrimleştiği, kabul gören yaklaşımlardan biridir.

“Antik dönem kaynaklarında, önceleri küçük tekneler için liman yeri olan ‘Sandarake’ sözü, İS 131–137’de İzmitli (Bithynia) Flavius Arrianus’un Karadeniz seyahatini anlatan eserinde geçer.” diye belirtmiş, “Zonguldak Adının Tarihi Gelişimi”ni yazan yerel tarih araştırmacısı Sadi Uyar, “Zonguldak Tarih Araştırmaları Dizisi”nde.

Yine aynı yazıdan şu alıntıyı yaptım:

“Antik kaynaklar, Zonguldak adının kökeni hakkındaki bazı açıklama ve çalışmalarda, ilk coğrafyacı Strabon’un eserinde geçen ‘Sandarakurgion’ sözüne atıfta bulunur.” “Sandarake”, yani “küçük tekneler için liman yeri” imiş. İlgili kaynak: Tempo Gazetesi – Zonguldak’ın Eski Adı Sandareke

Zonguldak’a şöyle bir baktığınızda, gerçekten de küçük tekneler için uygun bir koy görünümü taşıyor. Zaten o zamanlarda ne kadar büyük tekneler vardı ki? Bir de güvenlik açısından düşünürsek, bölgenin sazlık ve yoğun ormanlık yapısı o dönem için avantaj sağlamış olabilir. Tekneyi gizlemek, saldırılardan kolayca kaçmak gibi… Bunları tamamen kendi hayal gücümle düşünüyorum elbette.

Ancak bana sorarsanız, otoriteden kaçanların; örneğin korsanların ya da vergi vermeden yaşamak isteyenlerin, o dönemlerde buraları bir sığınak gibi kullanmış olması mümkündür. Bu bölgede sık ormanlar, yemişler, mağaralar, kaynak suları… Hepsi var! Yalnız sıtma, böcek sokmaları, kurt sürüleri ve ayılar gibi rahatsızlık verebilecek unsurlara da oldukça elverişli bir coğrafya olduğunu düşünmek bence olağan bir ihtimal. O yüzden etrafındaki yerleşimlere göre biraz kendini gizlemiş, saklanmış bir bölge sayılabilir.

Zonguldak adının nereden geldiği hakkında ortaya atılan savlardan biri, belki de en bilineni, “zıngalık” ya da “zıngıldamak” ile ilişkili olduğuna dair olandır. “Zonguldamak” falan da diyebilirsiniz. O zaman zaten isim benzerliğine göre Zonguldak’a ramak kalmış oluyor. Ha Zonguldak, ha Zonguldamak! Bu yaklaşım tarzı ise bizim ilkokul yıllarından beri öğretmenlerimizden en çok duyduğumuz açıklamalardan biridir. Altında, ismin mutlaka Türkçe bir nida ya da seslenişten türetildiği düşüncesi hissedilebilir. Bu da oldukça doğaldır.

“Zoun Goul Dag” (Göl Dağı Bölgesi) yaklaşımı da aynı kaygının yabancı dildeki çeşitlemesi gibidir. Bir de Farsçada kömür anlamına geldiği söylenen “zogal” sözcüğünden türetildiği görüşüne değinilmiştir. “Songuldayık” adına ise Osmanlıca belgelerde, bu yöreyle ilgili kayıtlarda rastlanmıştır. Bu da konuyu yaklaşık altı yüz yıl öncesine kadar götürüyor; özellikle yöre ağzından türemiş olabileceği düşüncesi bakımından önemli görünüyor.

Bu konuda internette bulunabilen Sadi Uyar’ın yazısı bence oldukça başarılı.

Tüm bunlar size çok zorlama mı geliyor? Ama şiveden şiveye kelimeler öyle farklı telaffuzlara dönüşüyor ki… Gerçekten de hâlâ Zonguldak isminin nereden geldiğine dair birden fazla görüş vardır ve insanın, bu seçeneklerden birini kendince kabul etmesi mümkündür.

Bunun en büyük sebeplerinden biri, Zonguldak isminin ya da ona çok yakın bir kullanımın eski kaynaklarda yeterince geriye götürülememesidir. Yani ne “Zonguldak” adında bir koydan ne de bir köyden yola çıkıp bugünkü Zonguldak’a ulaşabiliyoruz.

Lafın gelişi, yakın zamana kadar Zonguldak’ın yolları o kadar dolambaçlıydı ki aracınız olsa bile dışarıdan Zonguldak’a fiziksel olarak ulaşmak kolay değildi. Bu yüzden dağlar delinmiş, yol uğruna doğayla adeta kavga edilmiştir.

Örneğin 1940’larda Zonguldak’a en kolay erişim deniz yoluyla sağlanıyordu. Alman denizaltılarını, İngiliz savaş uçaklarını atlatabilirseniz açıkta demirliyordunuz; ardından sizi almaya bir Karadeniz teknesi geliyor, siz de dalgalı denizde ona inmeye çalışıyordunuz.

Zonguldak’ın hâlâ doğa harikası sayılabilecek bölgelerinden biri olan Göl Dağı çevresinin, yabancılar tarafından “zone” yani “bölge” sözcüğüyle ilişkilendirilerek türemiş bir isim olduğu görüşü de oldukça yaygındır. Yabancılar deyince, kömür nedeniyle özellikle cumhuriyet öncesi neredeyse bir yüzyıl boyunca Zonguldak’ta İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar şirketleri dolayısı ile yaşadılar. 

Bölgeye birçok yerden göç oldu. Balkanlardan, doğudan… Ermeniler de vardı, Yunanlılar da… Kürtler, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar, Bulgarlar, Türkler burada madende amele olarak çalıştılar.

Bir yerde Ermeniceden, başka bir yerde ise bir bitki adından türetilmiş olabileceğini okumuş biri olarak, benim için etimolojik isim dosyası burada kapanıyor.

Zonguldak diye soyadları da var. Hoş bir konu değil mi? Gençler, tepelerdeki evlerinden Zonguldak çarşısında bir yerde buluşmak için indiklerinde, “Neredesin?” sorusuna “Zongi’de.” der.

Çok uzak bir tarihe gitmeye de gerek yok aslında. Yaşı elliyi geçmiş bazı Zonguldaklıların, aile büyüklerinden dinlediklerini aktarma biçimlerini hatırlayınca, yakın geçmişte çok fazla konfor aramamak gerektiğini anlıyoruz. Yani yatak diye eğrelti otlarının üzerinde yatılan, kulübe diye ağaç çatmalarının kullanıldığı, tezekle ısınılan bir geçmiş… Uzak gibi görünse de aslında bu his, teknolojinin son yüz–yüz elli yılda çok hızlı ilerlemesinden kaynaklanıyor.

Üzülmez Deresi’nin döküldüğü koy çevresi, insanların sivrisineklerle baş edemediği ve hastalıklar yüzünden sanrılar gördüğü bir yere benziyor. Buraya bir şekilde gelmiş insanların tutulduğu hastalıklardan birinin de belirtileri ses çıkararak sarsılmak, titremek ya da zangırdamak olduğu düşünülebilir.

“Zıngırdeyom, ölüvecem gari…”

“Zıngalık zongalık buralaa…”

“Zongalıkdan geleyom da başım zonguldayı zonguldayı dönüveyoe…” gibi konuşmalardan türemiş olması da ihtimallerden biridir belki.

Yöresel ağızlardan bahsetmeyeyim ama Bartın, Devrek ve Çaycuma şiveleri gerçekten çok hoştur. Bunlara hâkim olanlara konuyu devretmek en iyisi. Ben tuluatını yazıyorum.

Yine de bana sorarsanız, Zonguldak adı, Zonguldak’ta yaşamak biraz Don Kişotluk olduğu için “Zonkişot”tan geliyor olabilir. Bu isimde bir çizgili edebiyat dergisi de çıkarmıştık bir zamanlar.

Peki doğru soru şu: “Zonkişot” adı nereden geliyor olabilir?

Eski belediye binasının arkasında, artık Zonguldak BKM (Zonguldak Belediyesi Kültür Merkezi) olan yerde küçük bir kitabevinde birileri hem sahaflık, hem kırtasiyecilik, hem kitapçılık hem de muhabbetlik yapıyordu. Sahibinin adı Recep Adıgüzel’dir. Şehrin müzmin solcusu, yorgun demokratı, doğal stand-upçılarındandır.

Kimi zaman öğrencilere kiralık ev konusunda yardımcı olurdu; kimi zaman onları, daha sonra Tevfik Fikret Sokak’ta eski kâgir Zonguldak evlerinden birinin ikinci katına, daha geniş bir ortama taşındıklarında soba başında sohbet ortamlarına davet ederdi.

Burada aradığınız kitaptan çok dost ortamı bulurdunuz. Özellikle sanat ve siyaset konuşmaları birbirine karışır, şehirle hemhâl olanlar burayı uğrak noktası olarak kullanırlardı.

Gençler kısa film çekmek isterlerdi; Merdiven Kitabevi hem bir platoya hem de kostüm odasına dönüşürdü. Şehrin sanatçıları edebiyat dergisi çıkarmak ister, burada buluşur, “kurtlar dökülürdü” dediğimiz o yoğun yaratıcı kalabalık oluşurdu.

Ben de bir yaz sezonu açıp kapatmıştım Merdiven Kitabevini. Kitap satılmadı neredeyse hiç. O zamanlar anlamıştım elbette. Recep Adıgüzel’in nefesiyle dönen bir baykuş sembollü Zonkişot noktasıydı orası. Bu isimdeki dergi de burada doğdu. Onun bir şiirinden aklımda kaldığı için ben önermiştim. Elinde kalemi mızrak gibi tutan madenci giysili bir Zonkişot esprisiyle de süslemiştik. Daha önce bu imgeseli bir eylem için de kullanmıştık zaten. Zonguldak Kent İnsiyatifi’nin sembolü olmuştu. Bu sefer omzunda kazması, atının boynunda ise üzerinde “ASLA” yazan bir sucuk kolyesi vardı.

Kısacası “Zonguldak emek kentidir” diye bilinir. Madenciler, madencilerin hak mücadelesi ve buna eklenen tüm Hayat Üniversitesi (HÜ) Zonkişotlarının düşüncesi bu zeminde büyür.

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nin kökleri de aslında 1924’te kurulan Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi’ne dayanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk maden mühendislerini yetiştiren, Cumhuriyet döneminin ilk yükseköğretim kurumlarından biri olma özelliğini taşır. Adını deniz fenerinden alan Fener Mahallesi’nde açılan bu okul, bugünkü üniversitenin temelini oluşturur. Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi ihtiyaç fazlası mühendis yetişmesin diye (!) 1931’de kapatılmıştır.

1960’lı yıllardan beri teknik ağırlıklı devam eden bölümler 1982’de Hacettepe Üniversitesine bağlı bir yerleşke olarak şehrin bugün en gelişmiş yerlerinden biri olan İncivez’de toplanmıştır. 1992’de ise 2012 yılına kadar “Zonguldak Karaelmas Üniversitesi” adıyla anılmıştır. Eğitim tıp fakültesinden, güzel sanatlara kadar çeşitlenmiş ardından Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi adını almıştır.  

(Devam edecek)

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin