Öykünün ilk tefrikasını okumak için burayı tıklayın.
Anneme taşındım. Ekstre borcunun altında ekstra debelendiğim kredi kartlarına ödeme yapmak için mobilyaları yok pahasına elden çıkardım. Borcu bitmemiş beyaz eşyaları satsam kısa sürede tekrar alamayacağı bildiğimden kapıcıyla kavga dövüş apartmandaki kömürlüğe yığdım.
Kavga dövüş diyorum, çünkü kapıcı, bodrumdaki bir odalı evi dar geldiğinden annemin kömürlüğünü temizleyip boyamış, çocuklarına çalışma odası yapmış. Beni eşyalarla kapıda görünce kıyameti kopardı. Üzüldüm, çaresizdim. Günün sonunda çocuklarına, okul derslerinde yardımcı olma sözü vererek mevzuyu az da tatlıya bağladık.
“Yenilip” eve dönme fikri önce üzse de bir kaç günlük bocalamadan sonra annemin yanında kendimi iyi hissetmeye başladım. Anne evi ruhumu sağalttı. Akşama doğru mutfaktan gelen yağda kavrulmuş soğan kokusu, püfür püfür esen balkon rüzgarında kurumuş temiz çarşaflar, ikindi çaylarına yoldaş meyveli kekler… Belki kapitalizmin hala üstesinden gelemediği, insanı hayata yeniden güçlü bir şekilde hazırlayan anne şefkatiydi. Ya da farklı bir okumayla duyguların suç ortaklığında annenin görünmeyen emeğinin sürekli istismar edilmesiydi.

Yemek masasına konulan ikinci servis tabağı onu mutlu etmişti. Aynı çatının altında, tıpkı eski günlerdeki gibi yan yana odalarda uyumaktan memnundu. İlk günlerin aksine geceleyin dış kapıdaki kilit sesi iyice azalmıştı. Güvende hissediyordu. Seslense, çağırsa duyup gelebileceğimi biliyordu, keyfi yerindeydi. Belli etmese de tek başına bu evde yalnızlık çekiyordu. Biliyordum. Babamı kaybettikten sonra bu bir başına bırakılmışlık hali onu üzüyordu.
Gazetede işe girip ayrı eve çıktıktan üç ay sonra ablam da planlamış gibi apar topar evlenmiş, asker kocası ile şehir şehir geziyordu. Ben sık olmasa da özellikle babam öldükten sonra anneme uğramaya çalışıyordum. Ablam denk gelirse yılda bir-iki gün, dini bayramlardan birini annesiyle geçirmeye çalışıyordu. Aram yoktu ablamla. Aslında eniştemi sevmiyordum. Ablam bu gerilimin enişte lehine tarafı olduğu için nefretimden payına düşeni alıyordu. Annem çok belli etmese de damadına olan öfkesini mutfakta saatlerce ovduğu fırın tepsisinden çıkarıyordu. Babamsa ölmeden önce damadına bakıp kızını iyi yetiştiremediğini düşündüğünden en çok kendine kızıyordu.
Yılda bir ya da iki kez görmeye katlanabildiğim ablamla eniştem, evden her ayrıldığında annemle günlerce evi havalandırmak zorundaydık. Terle karışık asla gitmeyen kötü bir koku kalıyordu adamdan geriye. Çarşafları, yorganları çekmesi pahasına yüksek derecede yıkıyorduk. Ablam asla rahatsız olmuyordu, koynunda yattığı adama da kötü kokusuna da alışmıştı anlaşılan… Ortalıkta durmaması konusunda uyardığım halde her seferinde silahını getirip yemek masasının üzerine koyuyordu. Eli silaha değmeden güvende hissetmiyormuş beyefendi, yemek bile yiyemiyormuş… Memleket harbe girmese darbe vs olmasa askeriyede silah kullanmadan emekli olabilecek bir birimde çalışıyordu. Yalan söylüyordu, kabalığı banaydı. Kendince silahlanma artışına dikkat çektiğim yazılarımla alay ettiğini düşünüyordu.
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.







Bir Cevap Yazın