Seni Altında Bulduğum Şarkılar-I
Seni Altında Bulduğum Şarkılar-II
Seni altında bulduğum şarkılar-III
Sana bir yanıt yazamıyorum. Uyuyorum, uyanıyorum. Evin içinde voltalar, odadan odaya adımlar, kalbim ilgi bekleyen kedi gibi peşimde dolanıyor, ‘pist!’ diyorum ona, ‘pist! Bir dur, ne olursun!’
Mailin ekranda açık, benden bir cevap bekliyorsun. İstanbul’a mı geliyorsun? Kızıyorum sana. İçimde beliren ilk duygu bu. Başlayan her şeyin kendi sonunu içinde taşıdığını bilmiyor musun? Zamanın her şeyi yavaş yavaş eskitip, eksiltip, yok etmesini beklemeden kendi ellerimle daha başından sonlandırmak istiyorum bu şeyi. Bunu bize nasıl yaparsın gibi saçma çıkışlar yapmak geliyor içimden. Bu ani ziyareti nedense bir tehdit gibi algılıyorum. Kusursuz imgenin dağılışı. Bir bitiş. Beri yandan içimden sana doğru uzanan hayali kollar… uzanıp hiç görmediğim saçlarına dokunuyorum. Seni görürsem ne olur? Sana sarılmak mesela, nasıl olur, içimde volkanlar patlıyor bunu düşündükçe. Harika bir haber bu! Böyle bir şey mi yazmalı sana cevaben. Yoksa ‘müsait değilim, hay allah, bak sen şu işe, şehir dışındayım’ gibi bir bahane mi bulmalı, çünkü sahiden müsait değilim. Kendimi aylardır mektuplaştığı biriyle sonunda karşılaşmaya müsait biri gibi hissetmiyorum hiç.
Yazamıyorum sana. Bir türlü yazamıyorum. Çok hazırlıksızım, Deniz. Çünkü bunu hiç konuşmadık biz seninle. Yani bir gün aynı odada durup, aynı havayı soluyup, sayfalarda öylece duran ama nihayet sesimizle canlanmış kelimelerle konuşup, birbirimize temas etme ihtimalini hiç konuşmadık.
Biz dünyayı konuştuk seninle, dünyaları konuştuk. Ama o dünyanın bir yerinde yan yana durmayı, mektuplar vasıtasıyla kurduğumuz bu narin ve nadir evreni gerçeğe, gerçek dünyanın alelade lisanına, iki insanın günlük iletişimine tercüme etmenin nasıl bir şey olabileceğini hiç konuşmadık. Dünyanın ağırlığından uzakta, yerçekiminden azade, uzay boşluğunda hizalanmış iki kalp ayakları yere değince ne yapacak? Onları yeryüzüne indirmek haksızlık olmayacak mı? Dünyanın gürültüsü onların sesini yutmayacak mı? Gerçekliğe, temasa, bedene, sıradanlığa var mı ihtiyacımız? Kızıyorum sana. Yine de içimdeki meraklı kediyi duymazdan gelemiyorum. Masaya oturuyorum. Ellerimi klavyenin üzerine koyuyorum. Derin bir nefes alıyorum. Ve şöyle yazıyorum:
“Seni nerede bulayım?”
Tam üç dakika sonra cevabın geliyor.
“Perşembe günü, saat 18.00 gibi, Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi’nde olurum.”
“Seni nasıl bulacağım?”
“Ben seni bulurum.”
Nasılını sormuyorum. Kendini sekizinci kattan boşluğa bırakmış biriyim artık. Sorularımın bittiği, aklımın iplerini saldığım yerdeyim.
Perşembe günü saat 17.30 gibi evden çıkıyorum. Kadıköy’ün iskele yönünde önümde uzanan sokaklarını sana doğru arşınlarken, yürüye yürüye inmiyor da o yokuşları, sanki bir nehirmişim gibi denize doğru akıyorum. Oraya vardığımda umarım hâlâ bir bütün olarak karşında duracağım.
İnsanlar sağımdan solumdan geçiyor, hiçbiri benim şu anda kiminle buluşmak üzere olduğumu bilmiyor. Hiçbiri benim başıma açtığım bu işten haberli değil. İçlerinden biri mesela beni durdurup “emin misin?” diye sorsa arkama bakmadan koşa koşa eve döneceğim. Birbirimize yazdığımız bütün mailleri silip ortadan kaybolacağım. Kimse beni durdurmuyor, bilakis kalabalık ben ilerledikçe önümde açılıyor ve iskele nihayet ufukta görünüyor. Ben yolcu çıkışına doğru yaklaşırken bir vapur da yolcularını indirmek üzere kıyıya yanaşıyor. Deniz bu vapurun içinde. Deniz bu vapurun içinde. Deniz bu vapurun içinde. Sürekli içimden bu cümleyi tekrar ediyorum. Aylardır hayatıma akıp duran, bütün boşlukları dolduran cümlelerin sahibi Deniz, yani sen, birazdan bu vapurdan ineceksin ve biz artık haritanın üzerinde aynı yerde olacağız. Aynı metrekarenin içinde. Elimizi uzatsak dokunacağımız kadar yakın duracağız birbirimize. Tam burada. Az sonra.
Vapurun iniş rampası yavaş yavaş alçalıp sonunda iskeleyle buluşuyor ve yolcular birbirine yapışık şekilde, sanki tek bir mahlukat gibi vapuru terk ediyor. Vapurdan inen insanlar canavarı, diyorum içimden, beni ikiye bölmek üzere olan gerginliğime rağmen bu dahiyane fikrime gülme hakkı tanıyorum kendime. Canavar onlarca gözüyle önümden geçerken ben çıkıştaki demir kapının hemen yanında kıpırtısız duruyorum. Önümden insanlar, hayatlar akıyor. Mutlu insanlar, asık suratlı insanlar, düşünceliler, çocuklular, yaşlılar. İçlerinden hangisinin gelip beni bulacağından bihaber öylece bekliyorum. Umarım Deniz şu değildir, diyorum, o kişi yanımdan geçip gidince rahatlıyorum. Senin beni nasıl bulacağını asla bilmiyorum ama nedense sana bu konuda güveniyorum. Derken vapur bütün insan yükünü boşaltıyor, canavar bin parçaya bölünüp Kadıköy sokaklarına dağılıyor. Demir kapı yüzüme kapanıyor. Orada tek başıma kalakalıyorum. Vapurdan inenlerin arasında yoksun. Önce ne yapacağımı bilmiyorum. Maillerimi kontrol ediyorum. Belki de bir şey oldu. Hem korku, hem de sevinç hissediyorum aynı anda. Ya gelmezsen ile umarım gelmezsin arasında bir yerde donup kalıyorum. Saat 18.10. Senden gelen bir mail yok. Telefon numaralarımızı almamış olmamız o an çok saçma geliyor.
On dakika daha dayanıyorum. Annesinin çarşıda kaybettiği çocuk gibiyim. Ağlamak üzereyim. Gelmeyişine değil sadece, onun bahanesiyle daha bir sürü şeye, dev bir gözyaşı selini sımsıkı içimde tutuyorum, ağlamıyorum. Biraz daha beklesem mi diye düşünürken bir anda üzüntüm öfkeme yenik düşüyor, eve dönmeye karar veriyorum. Tamam, anladım. Bu da böyle bir maceraydı. Tuhaf bir oyun. Eğlendik, güldük. Şimdi eve dönme zamanı. Canım sıkılıyor. Aynı yolları bu defa yokuş yukarı, artık bir kaya gibi ağır kalbimi zor bela taşıyarak, sanki bir şeyden kaçar gibi hızlı adımlarla, nefes nefese tırmanıyorum. Her adımda deniz daha da arkamda kalıyor. Daha da geride. Eve gitmem lazım, diyorum. Bir an evvel eve girip, eşiği geçip, sokak kapısını dünyanın üzerine kapatıp sakinleşmem lazım. Ben bu saçmalığa nasıl razı oldum?
Tam o anda iki kol hissediyorum omuzlarımın etrafımda. Bana arkadan yaklaşıp sarılan iki kol. Aynı anda burnuma hücum eden yasemin kokusu, peşine kulağımın hemen yanında kadifeden bir ses, “Özgür! Dur, nereye koşuyorsun böyle!” Önce çok korkuyorum, sonra buldu beni, diyorum, buldu. Biliyordum, biliyordum. Dönüyorum, gözlerim kapalı, bir süre gözlerimi açamıyorum, her şey birkaç saniye içinde oluyor, gözlerimi nihayet açtığımda karşımda bir kadın duruyor. Sen. Bir insanın gözlerinde ilk kez çiçekler açtığını görüyorum. Sekizinci kattan senin yumuşacık kucağına düşüyorum.
“Kimden kaçıyorsun?” diyorsun gülüp. Gülünce yüzündeki çiçeklere yenileri ekleniyor.
“Senden galiba.”
“Benden bu kadar kolay kurtulabileceğini düşünmüş olamazsın.”
“Düşünmedim aslında biliyor musun ama sen vapurdan inmeyince düşüncelerime bir şey oldu.”
“Vapurla geleceğimi kim söyledi!”
Bir cevabım yok. Halime gülüyorum.
“İskeleden beri arkandan koşuyorum. Kalabalığın içinde bir an kaybeder gibi oldum ama sonra buldum seni.”
“Beni nasıl tanıdın,”
“Adını soyadını google’a yazdım ve bir resmini buldum.”
“Google’da fotoğrafım mı varmış benim?”
“Evet.” Açıp gösteriyorsun, gerçekten benim fotoğraftaki. İnternetteki görünmezlik kararımın elinde kurtulmuş sinsi bir fotoğraf. Bir beş yılı var. Yerel gazetede, katıldığım gereksiz bir projeyle ilgili çıkmış bir haber. Fotoğraftakilerin soldan sağa isimleri yazılmış. Üçüncü benim.
“Bunca zaman benim neye benzediğimi biliyor muydun?” diye soruyorum bu defa.
Gülüyorsun.
“Ama bu haksızlık!”
Daha çok gülüyorsun.
Az kalsın ıskalıyordum seni, az kalsın, diyorum içimden. Dışımdan demeye cesaretim yetmiyor.
Seninle ilgili o akşam bir sürü şey ama önce şu üç şeyi öğreniyorum: Kadıköy’e vapurla gelmediğini, iş çıkışı trafiğine takılıp dolmuştan Boğa’da inip aşağıya, bana doğru koştuğunu ve bir kadın olduğunu. Bu yeni bilgiyi olağanüstü bulmuyorum. Bunu sadece o ana kadar nasıl düşünemediğime, zihnimin bazı ihtimalleri otomatik olarak dışarıda bırakmış olmasına şaşırıyorum. Bu bilgi hayatımın geri kalanını nasıl etkileyecek hiç bilmiyorum. Sana doğru usul usul bir yolu yürüyorum sadece. Basmadan yürümem icap eden çizgilerin üzerine basa basa yürüyorum bu yolu. Mektuplarımız kuşlar gibi uçup uçup bir yerlere konuyor o akşam. Kondukları yeni yerleri seviyorlar. Kelimeler dünyayla buluşuyor. Kalbim dünyaya iniyor. İndiği yerde kendine bir yer buluyor. Resim tamamlanıyor.
Dört tefrika halinde yayımlanan öykü boyunca çalan şarkıları şuradan sırayla ya da karışık şekilde dinleyebilirsin:
Muzır Tefrika hakkında:
“Muzır Tefrika: Çeşitliliğin Dijital Öyküleri” projemiz, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle muzir.org’da hayata geçiyor. Sekiz yazar ve çizerden; toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çoğulculuk ve ifade özgürlüğü temalarında dijital öyküler, illüstrasyonlar ve sesli içerikler paylaşacağız. Muzır Tefrika, Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanmıştır. Bu yayının içeriği tamamen yazarların ve çizerlerin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmayabilir.







Bir Cevap Yazın