Katliam yasası ile birlikte çocukların güvenliği ile sokak köpeklerinin yaşam hakkı karşı karşıya getirildi. Siyasilerin ve medyanın öne çıkardığı “güvenli sokaklar” söylemi, kentlerdeki güvenlik sorununu bütüncül bir planlamayla ele almak yerine, çözümü sokaktaki canlıların toplatılmasında arayan bir tartışmaya dönüştü. Oysa meseleyi yalnızca sokak hayvanlarına indirgemek, çocukların kamusal alanda karşı karşıya olduğu diğer riskleri görünmez kıldığı gibi, çocukları şiddetsiz bir toplumda nasıl yetiştireceğimize dair daha derin soruları da beraberinde getiriyor.
Şiddetsiz bir toplumun inşasında çocukların ve hayvanların hakları nasıl birlikte korunabilir? Çocuk hakları savunucusu ve eğitimci Efsun Sertoğlu kamu sorumluluğunu çocukların veya hayvanların omuzlarına yıkan yaklaşımlara karşı, hem çocuk güvenliğini hem de yaşam hakkını merkeze alan hak temelli bir çerçeve sunuyor.
“Mesele yalnızca çocukların hayvanlara “doğru” yaklaşmayı öğrenmesiymiş gibi kurulduğunda, güvenli bir kamusal yaşam kurma sorumluluğu farkında olmadan çocukların omuzlarına yükleniyor”
Çocukların ve hayvanların kamusal alanda bir arada ve güven içinde yaşayabilmesi açısından çocukların hayvanlarla güvenli ilişkiler kurmayı öğrenmesinin nasıl bir katkısı olabilir? Bu, birlikte yaşam kültürünü nasıl destekler?
Çocukların hayvanlarla güvenli ilişkiler kurabilmesi elbette önemli. Ancak bunu sorumluluğu yalnızca çocuklara yükleyen bir yerden konuşamayız. Meseleyi sadece “çocuklara hayvanlara nasıl yaklaşmaları gerektiğini öğretelim” diyerek ele aldığımızda, çocukları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi ilk refleksimiz yine çocuğu eğitmek oluyor. Oysa çocukların güvenliğini sağlamak, yalnızca çocuklara yeni beceriler kazandırarak yerine getirilebilecek bir sorumluluk değil. Bu yaklaşım hem sorunun nedenlerini hem de çözümünü eksik bırakıyor.
Çocukların hayvanların beden dilini okuyabilmeleri; uyuyan, yemek yiyen, yavrularını koruyan, korkmuş ya da gerilmiş bir hayvana yaklaşmamaları gerektiğini; bir köpek ya da kediyle karşılaştıklarında nasıl davranabileceklerini bilmeleri önemli. Dünya Sağlık Örgütü de hayvan davranışlarını anlamaya ve ısırılmalardan korunmaya ilişkin bilgilerin okul programlarında yer almasını öneriyor. Araştırmalar, bu tür çalışmaların çocukların hayvan davranışlarını daha iyi anlamalarını ve hayvanların yanında daha güvenli davranma becerilerini geliştirebildiğini gösteriyor. Ancak bu eğitimlerin tek başına hayvan ısırması vakalarını azalttığını kesin olarak söylemek için yeterli bilimsel kanıt bulunmuyor.
Bu ayrımı önemsiyorum. Çünkü mesele yalnızca çocukların hayvanlara “doğru” yaklaşmayı öğrenmesiymiş gibi kurulduğunda, güvenli bir kamusal yaşam kurma sorumluluğu farkında olmadan çocukların omuzlarına yükleniyor. Oysa çocuklardan, kamu idaresinin ve yetişkinlerin çözmekle yükümlü olduğu yapısal sorunları “doğru” davranarak telafi etmelerini bekleyemeyiz.
Sokakta yaşayan hayvanların davranışlarını, içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları koşullardan bağımsız düşünemeyiz. Açlık, susuzluk, hastalık, yaralanmalar ve sistematik olarak insan şiddetine maruz kalmak hayvanların davranışlarını derinden etkiliyor. Bu koşulları yaratan etkenlerin başında kontrolsüz üretim ve terk edilme, düzenli aşılama ve kısırlaştırma hizmetlerinin yürütülmemesi, hayvanların yaşam alanlarının kent politikalarında hesaba katılmaması, hayvanların yaşamını insan ihtiyaçları karşısında sürekli ikincilleştiren türcü ve insan merkezci anlayışın ürettiği sistematik istismar ve şiddet geliyor. Bunların hiçbiri yalnızca “hayvanlarla ilgili” meseleler değil; kamu yönetiminin, halk sağlığının, kent planlamasının, kent hakkının ve birlikte yaşamın nasıl örgütlendiğinin bir parçası.
Dolayısıyla, çocukların hayvanlarla güvenli ilişkiler kurma becerilerini geliştirmeye yönelik çalışmalar, hak ve bilim temelli bir kamu politikasının yerine geçebilecek bir uygulama olarak görülemez. Çocukların ve hayvanların güven içinde bir arada yaşayabilmesi; düzenli aşılama ve kısırlaştırma programlarını, erişilebilir veterinerlik hizmetlerini, kontrolsüz üretimin, hayvan satışının ve hayvanları sokağa terk etmelerin önlenmesini, hayvana yönelik şiddetle mücadeleyi, riskli durumların uzmanlar tarafından değerlendirilmesini ve hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik nitelikli çalışmaları birlikte gerektirir. Bunların her biri aynı kamusal sorumluluğun ayrılmaz parçalarıdır.
Kamu idaresine ve yetişkinlere ait sorumlulukları çocukların omuzlarına yükleyemeyiz. Ama bu, çocuklarla bu konular üzerine konuşmayacağımız anlamına da gelmiyor. Aksine, çocuklarla birlikte yaşam üzerine nasıl konuştuğumuz ve hangi kavramları kullandığımız çok önemli. Ben çocuklarla yürüttüğüm çalışmalarda bu konuyu “Hayvanlara nasıl davranalım ki başımıza bir şey gelmesin?” sorusu üzerinden değil; bütün canlıların sınırları ve güvenlik ihtiyacı üzerinden ele alıyorum.
Çocuklarla kişisel ve bedensel sınırlar üzerine çokça düşünüyor ve konuşuyoruz. Bu konuyu kesinlikle insan merkezci bir yerden ele almıyorum. Önce “Sınırlara neden ihtiyaç duyduğumuzu” düşünüyoruz. Sınır koymanın arkasındaki ihtiyaçları anlamaya çalışıyoruz: Kendimizi, bedenimizi ve alanımızı koruma ihtiyacı; güvende olma ihtiyacı… Sonra şu sorularla derinleşiyoruz: “Bu ihtiyaçlar ve sınır koyma deneyimi yalnızca insanlara mı ait? İnsan harici canlılar da sınır koyuyor olabilir mi? Kelimeler kullanmadan, ‘Hayır, yapma, rahatsız oluyorum’ demeden sınırlarını nasıl ifade ediyor olabilirler?”
Bu sorular çocuklarla birlikte düşünmek için çok güzel alanlar açıyor. Çocuklar da hemen kendi gözlemlerinden ve deneyimlerinden örnekler getiriyorlar. Örneğin, bir kediyi sevmek istediğimizde kedinin bizden uzaklaşmasının, pati atmasının ya da tırmalamasının birer sınır ifadesi olabileceğini söylüyorlar. “Bana dokunma”, “Benden uzak dur” demeye çalışıyor olabilir diyorlar. Bir kirpinin dokunulduğunda dikenlerini çıkarması, bir kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi, bir tespih böceğinin kendini top haline getirmesi, bir köpeğin geri çekilmesi, hırlaması ya da dişlerini göstermesi de “Yaklaşma”, “Burada dur” ya da “Kendimi güvende hissetmiyorum” diyen bedensel işaretler olabilir mi, bunları konuşuyoruz. Bu örneklerin hiçbirini ben vermiyorum, tamamı çocukların kendi gözlemlerinden geliyor.
Böylece sınır koyma biçimlerinin canlıdan canlıya değişebildiğini, ama bu sınırların altında çoğu zaman ortak bir güvenlik, kendini, alanını ya da yavrusunu koruma ihtiyacı bulunduğunu konuşabiliyoruz. Aynı zamanda canlıların kendilerini ifade etme ve koruma biçimlerinin ne kadar zengin ve çeşitli olduğunu da birlikte fark ediyoruz.
Bu çerçeve, çocukların hayvan davranışlarını yalnızca “saldırganlık” olarak okumalarının önüne geçebiliyor. Hırlayan ya da geri çekilen bir köpeği doğrudan kötü, tehlikeli ya da yok edilmesi gereken bir canlı olarak görmek yerine, “Acaba ne anlatmaya çalışıyor?”, “Korkmuş olabilir mi?”, “Yavrusunu mu koruyor?” diye düşünmeye başlıyorlar. Elbette bu, riskli davranışları küçümsemek ya da çocukların güvenliğini ikinci plana atmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, işaretleri daha erken fark etmeyi ve hem çocuğun hem de hayvanın ihtiyaçlarını gözeterek güvenli bir mesafe kurabilmeyi mümkün kılıyor.
Çocukların dünyasında önemli bir dönüşüm de burada ortaya çıkıyor: “Yalnızca ben değil, diğer canlılar da özne. Benim olduğu gibi onların da güvenlik ihtiyacı, sınırları ve kendilerini koruma biçimleri var.” Böylece hayvan, çocuğun istediği zaman dokunabileceği, sevebileceği, merhamet ederek ya da acıyarak ilişki kuracağı veya korktuğunda ortadan kaldırılmasını isteyebileceği bir nesne olmaktan çıkıyor; kendi ihtiyaçları, kudretleri ve sınırları olan bir özne haline geliyor.
“Hak temelli yaklaşım, çocukların güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını birbiriyle çatışan haklar olarak görmez. Bunlardan birini seçmemizi istemez”
“Güvenli sokaklar” söylemi çoğu zaman sokakta yaşayan hayvanların kamusal alandan tamamen uzaklaştırılması üzerinden kuruluyor. Çocukların hem kendilerini güvende hissedebildiği hem de diğer canlılarla bir arada yaşayabildiği bir kent mümkün mü? Çocuk hakları ve hayvan hakları açısından gerçek anlamda güvenli bir sokak nasıl tanımlanmalı?
Çocukların sokakta güvenle yürüyebilmesini, oyun oynayabilmesini ve kamusal alanı özgürce kullanabilmesini istemek son derece haklı ve önemli bir talep. Bu, çocuk hakları alanında düşünen, çalışan ve hak savunuculuğu yürüten bizlerin de uzun yıllardır dile getirdiği temel taleplerden biri. Köpek saldırıları ya da ısırılmaları konusunda kaygı duyan yetişkinlerin ve ailelerin korkusunu küçümsemek ise elbette hak temelli bir yaklaşım olmaz. İnsanlar yaşadıkları ya da tanık oldukları olayların ardından yoğun bir endişe duyabilirler. Bu endişeyi ciddiye almak ve kapsamak, çözüm olarak hayvanların yaşam hakkını ortadan kaldırmayı kabul etmeyi gerektirmez.
Temel sorun, “güvenli sokak” talebinin yalnızca hayvanların kamusal alandan uzaklaştırılması ve yok edilmesiyle özdeşleştirilmesidir. Oysa bir sokak, üzerinde tek bir hayvan bulunmadığında kendiliğinden güvenli olmaz. Yoksulluk, çevre kirliliği, güvenli oyun alanlarının yokluğu, hızlı giden araçlar, erişilemeyen kaldırımlar, çocukların yaya geçitlerinde ve kaldırımlarda dahi güvende olmaması, yetersiz aydınlatma, ihmal, istismar ve şiddet sokakları güvensiz kılar. Üstelik kentler yalnızca çocuklar için değil, sokakta yaşayan hayvanlar için de güvenli değil…
Güvenliği tek bir tehdide indirgediğimizde ve o tehdit ortadan kaldırıldığında çocukların güvende olacağına inandığımızda, çocukların kamusal alanda karşı karşıya olduğu yapısal risklerin büyük bölümünü görünmez hale getirmiş oluruz. Oysa gerçek güvenlik, belirli bir grubu kamusal alandan çıkararak değil; kapsayıcı kamusal politikalarla, erişilebilir hizmetlerle ve hakları birlikte güvence altına alan bir kent anlayışıyla kurulabilir. Çocuk dostu kent yaklaşımı da güvenliği yalnızca belirli bir riskin ortadan kaldırılmasına değil; çocukların kent yaşamına güven içinde katılabilmesini sağlayan kamusal koşulların oluşturulmasına bağlar.
Bu tartışma bizi daha temel bir soruya götürüyor: Kamusal alan gerçekten ne kadar çocuklar düşünülerek tasarlanıyor? Bugün kentlere baktığımızda trafikten kaldırımlara, oyun alanlarından toplu taşımaya, restoranlardan kültür-sanat mekanlarına, hatta çocukların en çok zaman geçirdiği okullara kadar pek çok alanın yetişkinlerin ihtiyaçları merkeze alınarak planlandığını görüyoruz. Bu mekanların büyük bölümü çocukların katılımı, ihtiyaçları ve öznelikleri gözetilerek tasarlanmış değil. Çocukların kamusal yaşama güvenli ve eşit biçimde katılımı pek çok alanda hâlâ ikincil bir mesele olarak ele alınırken, çocuk güvenliği tartışmasının neredeyse yalnızca sokakta yaşayan hayvanlar üzerinden yürütülmesi önemli bir tutarsızlığa işaret ediyor. Böylece çocukların güvenliğini gerçekten güçlendirecek yapısal dönüşümler yerine, güvenlik belirli bir canlı grubunun varlığı ya da yokluğu üzerinden konuşulur hâle geliyor.
Hak temelli yaklaşım, çocukların güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını birbiriyle çatışan haklar olarak görmez. Bunlardan birini seçmemizi istemez. Tam tersine, bu iki hakkı karşı karşıya getiren çerçeveyi sorgular.
Bu nedenle gerçek anlamda güvenli bir sokağı yalnızca “çocuklar için güvenli” ya da yalnızca “hayvanlar için güvenli” diye ikiye ayırarak düşünemeyiz. Güvenli kent; çocukların, kadınların, yaşlıların, sakatların, hayvanlardan korkanların, hayvanlarla birlikte yaşayanların ve sokakta yaşayan hayvanların ihtiyaçlarını birlikte gözetebilen, farklı ihtiyaçlara hak temelli ve kamusal çözümler üretebilen kenttir. Böyle bir kentte çocukların diğer canlılarla hiç karşılaşmaması değil; bu karşılaşmaların korku, ihmal ve şiddet tarafından değil, bilimsel bilgiye dayalı, kamusal sorumluluk gözeten ve hak temelli politikalar tarafından şekillendirilmesi esastır. Çocukların güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını birbirinin alternatifi olarak değil, aynı kamusal sorumluluğun ayrılmaz parçaları olarak düşünebildiğimiz ölçüde hem daha güvenli hem de daha adil kentler kurabiliriz. Asıl ihtiyacımız olan, güvenliği başka canlıların yokluğunda değil; birlikte yaşamı mümkün kılan kamusal koşullarda hayal edebilen bir toplumsal tahayyül. Hak temelli bir toplum, kendini en çok da kriz anlarında; güvenliği yaşamı değersizleştirmeden üretebilme kapasitesiyle gösterir.
“Çocukların güvenliğini, onları başka canlıları öldürmenin kamusal bir çözüm olarak meşrulaştırıldığı bir dünyanın tanığı haline getirerek sağlayabileceğimizi gerçekten düşünebilir miyiz?”
Çocuklara sokakta yaşayan hayvanlarla bir arada yaşamaya ilişkin nasıl bir toplumsal yaklaşım sunuyoruz? Bu yaklaşımın korku ve dışlama yerine karşılıklı sınırlar, güven ve yaşam hakkını temel alması neden önemli?
Çocuklar yalnızca onlara açıkça anlattıklarımızdan değil, biz yetişkinlerin sorunlar karşısında nasıl davrandığından da öğrenirler. Bu nedenle çocuklara ne söylediğimiz kadar, nasıl yaşadığımız ve nasıl bir toplum kurduğumuz da önemlidir. Birlikte yaşamın mümkün olmadığı, korkulan ya da sorun yarattığı düşünülen bir canlının kamusal alandan uzaklaştırılması ya da öldürülmesi gerektiği fikri, yalnızca hayvanlara ilişkin bir tutum üretmez. Aynı zamanda çocuklara, kendimizden farklı olanla karşılaştığımızda ilk çözümün birlikte yaşamın koşullarını güçlendirmek değil, farklı olanı dışlamak ya da ortadan kaldırmak olduğu yönünde güçlü bir toplumsal mesaj verir.
Burada “Bu uygulamaları gören her çocuk şiddete yönelecektir” gibi bir iddiada bulunmuyorum. Asıl vurgulamak istediğim, çocuklara sunduğumuz etik ve politik dünyanın önemidir. Yetişkinler olarak hangi yaşamları korunmaya değer gördüğümüz, korku ve çatışma karşısında nasıl davrandığımız ve kendimizden farklı olanlarla nasıl ilişki kurduğumuz, çocukların dünyayı anlamlandırma süreçlerinin önemli bir parçasıdır.
Bu nedenle çocuklara hayvanlar hakkında yalnızca korku aktarmak da bütün hayvanları zararsız ve her koşulda yaklaşılabilir canlılar olarak romantikleştirmek de doğru değildir. Hak temelli yaklaşım gerçeği inkâr etmez. Bazı hayvanlar korkmuş, hasta, yaralanmış ya da maruz bırakıldıkları şiddet nedeniyle savunmacı davranabilir; bazı karşılaşmalar gerçekten risk taşıyabilir. Çocukların bu riskleri bilmeleri; bir hayvana yaklaşmanın zorunlu olmadığını, istemedikleri bir karşılaşmadan uzaklaşabileceklerini ve ihtiyaç duyduklarında bir yetişkinden destek isteyebileceklerini öğrenmeleri gerekir. Hak temelli yaklaşımın amacı çocukları korkuyla değil, bilgiyle; dışlamayla değil, karşılıklı sınırları ve yaşam hakkını gözeten bir birlikte yaşam anlayışıyla güçlendirmektir.
Çocuklarla sınırlar ve riskler üzerine konuşmak, korkuyu büyütmek değil; belirsizliği azaltarak güvenli karşılaşmaları mümkün kılacak bilgileri paylaşmaktır. Bir hayvana dokunmadan önce onun yaklaşmaya açık olup olmadığını gözlemlemek; yemek yerken, uyurken ya da yavrularının yanındayken mesafeyi korumak; sabit bakış, gerilmiş beden, hırlama veya geri çekilme gibi işaretleri fark etmek; tanımadığı bir hayvana tek başına yaklaşmamak güvenliği artıran somut bilgilerdir.
Karşılıklı sınırlardan söz etmek, çocuklara ya da hayvanlara kamusal sorumluluk yüklemek anlamına gelmez. Çocuğun güvenliğini sağlamak da hayvanların güvenli ve sağlıklı yaşam koşullarını oluşturmak da kamunun, kurumların ve yetişkinlerin sorumluluğudur. Çocuk güvenliği sağlamakla yükümlü değildir; hayvan da yıllardır çözülemeyen kent politikalarının ya da nüfus yönetiminin sorumlusu olamaz. Karşılıklı sınırlar, sorumluluğun eşit paylaşılması anlamına değil; birbirinin varlığını, ihtiyaçlarını ve sınırlarını tanıyabilen bir birlikte yaşam anlayışına işaret eder.
Bu nedenle çocuklara sunmamız gereken yaklaşım şu olabilir: “Korkabilirsin, korkun küçümsenmeyecek. Bir hayvana yaklaşmak zorunda değilsin. Kendini koruyabilir, mesafe koyabilir ve yardım isteyebilirsin. Karşındaki hayvan da senden korkuyor ya da kendini korumaya çalışıyor olabilir. Onun da yaşam hakkı var ve senin güvenliğin onun yok edilmesini gerektirmez.” Çocuklarla kurmak istediğimiz ilişki korkusuzluk üretmek değil; korkuyla karşılaştıklarında hem kendilerini hem de başka canlıların yaşam hakkını birlikte gözetebilecek etik bir birlikte yaşama becerisini desteklemektir.
Böyle bir yaklaşım, çocuktan kayıtsız şartsız sevgi ya da yakınlık beklemez. Birlikte yaşam, herkesin hayvanlarla temas etmesi ya da onları sevmesi demek değildir. Birbirimize zarar vermeden, gerektiğinde mesafe koyarak ve farklı ihtiyaçları kamusal düzenlemelerle karşılayarak aynı dünyayı paylaşabilmek demektir.
Son söz olarak hepimizi şu soruyu kendimize sormaya davet ediyorum: Çocukların güvenliğini, onları başka canlıları öldürmenin kamusal bir çözüm olarak meşrulaştırıldığı bir dünyanın tanığı haline getirerek sağlayabileceğimizi gerçekten düşünebilir miyiz? Belki de önce bu derin çelişkiyle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Çocuklara aktarabileceğimiz en güçlü toplumsal mesaj da tam burada saklı: Bir korku gerçek, bir risk ciddi ve güvenlik ihtiyacı acil olabilir; yine de hiçbir koşul, yaşam hakkını askıya almayı ve öldürmeyi meşrulaştıramaz.






Bir yanıt yazın