Akbelen Ormanı ve çevresindeki köyleri etkileyen acele kamulaştırma kararlarına karşı çıkan İkizköylü Esra Işık’ın dördüncü duruşması bugün Milas’ta görüldü.
Mahkeme, Işık’a “kamu görevlisine hakaret” suçundan 44 bin 200 lira adli para cezası ve “görevi yaptırmamak için direnme” suçundan ise 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. (19:50, Güncellendi)
Ne olmuştu?
Işık, 30 Mart’ta gözaltına alındı, 42 gün cezaevinde tutuldu ve tahliyesinin ardından “görevi yaptırmamak için direnme” ile “kamu görevlisine hakaret” suçlamalarıyla yargılanmaya devam etti. 1 Haziran’da görülen ikinci duruşmada adli kontrol şartı kaldırıldı; 22 Haziran’daki üçüncü duruşmada ise savcı, Işık’ın cezalandırılmasını istedi ve dava bugün (6 Temmuz) ertelendi.
Ancak dosyanın merkezinde yalnızca bir ceza yargılaması değil, köyünü, ormanını, suyunu ve toprağını savunan bir yurttaşın yaşam hakkı mücadelesi bulunuyor. Esra Işık’ın karşı çıktığı acele kamulaştırma kararları, Akbelen çevresindeki köylerin yaşam alanlarını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Işık’ın eylemi, cezalandırılması gereken bir fiil değil; sağlıklı çevrede yaşama hakkını, mülkiyet hakkını, köylülerin geçim kaynaklarını ve kamusal itiraz hakkını savunan meşru bir tutum olarak değerlendirilmelidir.
Madencilik faaliyetlerine alan açan son yasal düzenlemeler, bu davanın siyasal ve ekolojik bağlamını daha da görünür kılıyor. Temmuz 2025’te kabul edilen enerji ve maden yasalarıyla madencilik faaliyetlerinde izin süreçleri yeniden yapılandırıldı; “rehabilitasyon” kavramı Maden Kanunu’na eklendi, çevreyle uyum teminatı yerine rehabilitasyon bedeli rejimi getirildi. Düzenlemeye yönelik eleştiriler ise şirketlerin doğaya verdiği zararı sonradan “telafi edilebilir” göstermesi üzerinde yoğunlaşıyor.
Oysa bilimsel ve tarihsel örnekler açık: Bir orman yalnızca ağaç toplamı değildir. Orman; toprağı, mikroorganizmaları, mantarları, böcekleri, kuşları, memelileri, su döngüsü ve iklim işlevleriyle birlikte yaşayan karmaşık bir ekosistemdir. Bir maden sahası açıldığında yok edilen şey birkaç gövde değil, nesiller boyunca oluşmuş ekolojik ilişkiler ağıdır. Bu nedenle başka bir yere fidan dikmek ya da birkaç ağacı taşımak, kaybedilen ormanın yerine geçmez.
David Lamb’in büyük ölçekli orman restorasyonu üzerine çalışmaları, restorasyonun teknik olarak mümkün olsa bile basit bir ağaç dikme faaliyeti olmadığını; ekolojik işlevlerin ve peyzaj bütünlüğünün yeniden kurulmasının uzun yıllar, kimi durumlarda onyıllar veya yüzyıllar gerektirdiğini ortaya koyuyor. Hindistan’daki telafi edici ağaçlandırma uygulamalarına ilişkin çalışmalar da benzer bir tablo çiziyor: Yeni plantasyonlar, yok edilen doğal ormanların biyolojik çeşitliliğini ve ekolojik değerini karşılamıyor; monokültür ağaçlandırmalar karmaşık orman ekosistemlerinin yerini tutmuyor.
Almanya’daki Hambach Ormanı örneği, bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biri. Yaklaşık 12 bin yıllık geçmişe sahip Hambach Ormanı’nın linyit madenciliği nedeniyle büyük bölümü yok edildi; çevre örgütlerine göre ormanın yalnızca onda birinden azı ayakta kaldı. Şirketlerin başka alanlara ağaç dikmesi, bu kadim ormanın ekolojik bütünlüğünü geri getirmeye yetmedi.
Avustralya’daki Jarrah Ormanı da benzer bir uyarı niteliğinde. Batı Avustralya’da boksit madenciliği sonrası rehabilitasyon iddialarına rağmen, bağımsız çevre örgütleri ve bilim insanları madencilikle bozulan Jarrah ekosisteminin eski bütünlüğüne döndürülemediğini vurguluyor. 2026’da Alcoa’ya yasa dışı orman temizliği nedeniyle verilen yüksek ceza da madencilik faaliyetlerinin orman ekosistemleri üzerindeki tahribatını yeniden gündeme taşıdı.
Bu örnekler, Akbelen’deki itirazın neden meşru olduğunu gösteriyor. Esra Işık’ın savunduğu şey yalnızca birkaç ağacın korunması değil; köylerin yaşam alanı, ormanın ekolojik bütünlüğü, gelecek kuşakların sağlıklı çevrede yaşama hakkı ve doğanın şirket kârı uğruna geri dönüşsüz biçimde yok edilmemesidir.
Bu nedenle Esra Işık’ın yargılandığı dava, yaşam alanlarını savunan yurttaşların kriminalize edilmesi anlamına gelmemelidir. Hukuken de mahkeme kararı olmadan hiç kimse suçlu sayılamaz. Işık hakkında yöneltilen suçlamalar, onun çevresel yıkıma karşı kamusal itirazını ortadan kaldırmaz; aksine bu dava, Türkiye’de çevre hakkı mücadelesinin neden daha güçlü biçimde korunması gerektiğini gösterir.
Akbelen’de asıl yargılanması gereken, ormanını ve köyünü savunan Esra Işık değil; maden sahaları için yaşam alanlarını yok sayan, doğa tahribatını “rehabilitasyon” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışan ve köylülerin itirazını bastıran politikalardır.
Esra Işık’ın yaptığı, suç değil; onurlu bir yaşamı, toprağını, suyunu, ormanını ve geleceğini savunmaktır. Bugün Milas’ta görülmesi beklenen duruşmada verilmesi gereken karar da bu gerçeği teslim eden bir beraat kararı olmalıdır.






Bir yanıt yazın