Uluslararası Af Örgütü’nün verileri, 1992 Rio Yeryüzü Zirvesi’nden bu yana yürütülen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) kararlarının “kale tipi koruma” yaklaşımıyla yeni bir “yeşil sömürgecilik” dalgası yarattığını ortaya koyuyor. Yerel topluluklar doğayı koruma adına topraklarından sürülürken, koruma alanları şirketlerin kar kapısına dönüşüyor. Küresel düzeydeki bu dışlama ve şirket tahakkümü Türkiye’de de doğrudan karşılık buluyor; kâğıt üzerinde korunan milli parklar maden ve enerji projelerine devredilirken, yaşam alanını savunan köylüler ve aktivistler hedef alınıyor.

Sözleşmeye taraf ülkeler, uygulamanın denetlendiği en üst karar organı niteliğindeki Taraflar Konferansı (COP) kapsamında iki yılda bir toplanıyor. Bu zirvelerde, kitlesel ormansızlaşma ve türlerin tükenme tehlikesine karşı hazırlanan, doğa korumaya yönelik 23 somut hedef barındıran Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi yürütülüyor.

Koruma kararları kağıt üzerinde kalıyor

Sözleşmeye 1996 yılından bu yana taraf olan Türkiye’de koruma rejiminin en büyük çelişkisini, korunan alan statülerinin yasal düzenlemelerle sürekli gevşetilmesi oluşturuyor. Üç farklı biyocoğrafi bölgenin kesişiminde yer alan ve zengin bitki örtüsüne ev sahipliği yapan ülkede; Kaz Dağları, Akbelen, Munzur Vadisi ve Cerattepe örneklerinde görüldüğü gibi milli park ve doğal sit alanları “kamu yararı” kılıfıyla maden, taş ocağı ve enerji projelerine tahsis ediliyor. Koruma kararları kağıt üzerinde kalırken; kontrolsüz madencilik, yapılaşma baskısı ve hızla kuruyan sulak alanlar ülkenin en hassas ekosistemlerini tüketiyor.

Görselde, koyu yeşil ve geniş yaprakların arasında uzanan ince bir dal üzerindeki olgunlaşmamış yeşil ve olgunlaşmış parlak kırmızı kahve meyveleri yer alıyor. Sağ taraftan uzanan bir el, parmaklarıyla dala tutunmuş kırmızı bir meyveyi toplamaya hazırlanıyor. Yakın plan çekilen kadrajın arka planını ise gün ışığının yumuşakça aydınlattığı, flu ve canlı yeşil bir bitki örtüsü kaplıyor.
Deniz Tapkan

Biyolojik çeşitlilik neden önemli?

Zengin bir biyoçeşitlilik, BM tarafından tanınan “temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkı”nın temel bir parçasını oluşturuyor.

Canlı yaşamı birbirine zincirleme bağlı olduğu için tek bir türün yok olması, tarımsal krizlerden salgın hastalıklara kadar geniş bir çöküşü tetikliyor. Üstelik modern tıbbın keşifleri de doğrudan bu zenginliğe dayanıyor. Biyoçeşitlilik kaybı yalnızca ekosistemi ve denizleri değil, halkların zanaatlarını, inançlarını ve doğayla kurduğu kolektif kültürel hafızayı da tehdit ediyor.

Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES) tarafından hazırlanan ve 150’den fazla hükümetin onayladığı kapsamlı değerlendirme raporu ise yıkımın arkasındaki piyasa mantığını somut verilerle gözler önüne seriyor. Temiz sudan verimli toprağa, tozlaşmadan su arıtmaya kadar tüm işletmeler doğanın sunduğu “ücretsiz” hizmetlere bağımlı çalışırken, dünya genelinde doğal sermaye düzeyleri yaklaşık yüzde 40 geriliyor. Raporun eş başkanlığını yürüten Prof. Stephen Polasky tablonun nedenini açıkça özetliyor:

“Biyoçeşitliliğin kaybı, işletmeler için en ciddi tehditlerden biridir. İşletmelere çoğu zaman biyolojik çeşitliliği korumaktan ziyade tahrip etmek daha kârlı görünüyor.”

Raporun başyazarlarından, BM Dünya Koruma İzleme Merkezi uzmanı Matt Jones ise şirketlerin ya öncülük edeceğini ya da hem türlerin hem de kendi varlıklarının yok olma riskini göze alacağını vurguluyor. Ancak piyasalar doğa tahribatını maliyetlendirmekten kaçınıyor; BM verilerine göre doğaya zararlı faaliyetlere yılda 7,3 trilyon dolar aktarılırken, doğa dostu yatırımlar yalnızca 220 milyar dolarda kalıyor.

Görselde, aşağıdan yukarıya doğru çekilmiş açıyla kadrajın merkezine yerleşen, kalın ve heybetli gövdesi yukarı doğru kollara ayrılan anıtsal bir ağaç yer alıyor. Ağacın yüksek dallarından orman zeminine doğru çok sayıda ince sarmaşık ve hava kökü sarkarken, gövdenin alt kısmında taş örgülü küçük bir kemer veya geçit girişi görülüyor. Zemin ve arka plan, gün ışığını süzen yemyeşil eğrelti otları, gür çalılar ve sık bir yağmur ormanı dokusuyla kaplı.
Deniz Tapkan

30×30 hedefi, uygulamada bambaşka bir çelişkiyi doğuruyor

Kunming-Montreal Çerçevesi’nin en bilinen maddesi olan “30×30 Hedefi”, 2030 yılına kadar yeryüzünün ve okyanusların yüzde 30’unun koruma alanı ilan edilmesini şart koşuyor. Kağıt üzerinde bu hedef; belirlenen alanlarda inşaat, madencilik, avcılık ve ağaç kesimi gibi faaliyetlerin yasaklanması anlamına geliyor.

Ancak uygulama bambaşka bir çelişki doğuruyor. Doğayı yüzyıllardır koruyan yerel halkların söz hakkı elinden alınıyor; koruma yetkisi yerel bilgiyi hiçe sayan hükümetlerin ve küresel çevre örgütlerinin silahlı korucularına devrediliyor.

Üstelik bu alanlar eko-turizm, karbon kredileri ve biyolojik çeşitlilik sertifikalarıyla devasa bir kâr kapısına dönüşüyor. Ortaya çıkan rant, şirketlerin ve yönetimlerin yerel halkı zorla göç ettirmesini hızlandırıyor.

Görselde, üzeri yer yer parlak yeşil yosunlarla kaplı koyu renkli taş bir yüzeyin üstünde duran küçük bir kertenkele görülüyor. Pulları hafif parlak, sırtı kahverengi-gri tonlarında olan kertenkelenin gövdesinin yan tarafında sarımsı bir şerit uzanıyor. Taşın çevresini ve arka planı ise nemli bir orman tabanını andıran sararmış yapraklar, dökülmüş dallar ve canlı yeşil yabani bitkiler sarıyor.
Deniz Tapkan

“Halklar direniyor, aktivistler suçlu ilan ediliyor”

30×30 hedefiyle dayatılan “kale tipi koruma”, yerel halkları ve köylüleri tazminatsız sürgünlerle ata topraklarından kopararak ağır hak ihlallerine yol açıyor. Asırlardır doğayla uyum içinde yaşayan topluluklar koruma süreçlerinden dışlanırken, bu adaletsizliğe ses çıkaran toprak savunucuları kriminalize ediliyor ve hedef alınıyor.

Halklar , Kunming-Montreal Çerçevesi’ne insan hakları güvencelerinin eklenmesi için güçlü bir mücadele yürütüyor. Bu çaba sonucunda 30×30 hedefinin içine “geleneksel toprakları üzerindeki haklar da dahil olmak üzere, yerli halkların ve yerel toplulukların haklarının tanınması ve bunlara saygı gösterilmesi” ifadesi ekleniyor. Sahadaki koruma alanlarında ise halklar ve aktivistler hak ihlallerine karşı fiili mücadele veriyor.

Brezilya Amazonlarında kağıt üzerinde koruma sahası ilan edilen ancak yasa dışı kereste çeteleri ve altın madencileri tarafından talan edilen topraklarını savunan yerli Guajajara halkı, “Ormanın Muhafızları” adıyla kurdukları nöbet ekipleriyle kendi sınırlarını bizzat koruyor.

Artvin Cankurtaran’da ormanını korurken öldürülen Reşit Kibar ile Antalya’da taş ocaklarına karşı çıkan Büyüknohutçu çiftinin katledilmesi, Türkiye’de de toprak savunucularının açık hedef olduğunu gösteriyor. Akbelen’de zeytinlikleri ve ormanı savunan Esra Işık’ın tutuklanması da bu baskının son halkası.

Görselde, güneşli bir günde çam ağaçlarının altında toplanmış kalabalık bir grubun protesto anı yer alıyor. Ön planda, elindeki megafon mikrofonuyla coşkuyla slogan atan genç bir kadın ile çevresindeki kadınlar yumruklarını havaya kaldırmış durumda. Grubun arkasında ise yeşil zemin üzerine beyaz büyük harflerle "AKBELEN ORMANI'NI VERMEYECEĞİZ!" yazılı bir pankart taşınıyor.
Esra Işık’ın kendi arşivi

Asıl özneler nerede?

Sivil toplum örgütleri ve bağımsız aktivistler, uluslararası zirvelere katılma ve karar süreçlerinde gerçek anlamda söz alma konusunda giderek daha dar bir alana sıkışıyor.

Biyoçeşitlilik ve iklim koruma önlemlerini karlarına tehdit gören dev şirketler zirvelere yüzlerce kişilik heyetlerle çıkarma yaparken, doğrudan etkilenen taban hareketlerinin ve hak savunucularının sesleri bürokratik engellerle kısılıyor. Örneğin Rusya’daki Selkup Halkının yerli lideri Daria Egereva, hak savunuculuğu nedeniyle “terörist” ilan edilip hapse atıldığı için uluslararası toplantılara katılamıyor.

Bu dışlanma tablosu, Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31’de de yaşanıyor. BM İklim Zirvesi (COP31) öncesinde bakanlık düzeyindeki resmi temaslar sürerken, sahadaki iklim hareketleri ve bağımsız aktivistler resmi karar masalarının tamamen dışında bırakılıyor. Kömürden adil çıkış ve iklim adaleti talep eden sivil toplum örgütleri resmi müzakerelerde söz hakkı bulamadığı için kendi alternatif zeminlerini kuruyor. Ülke genelinden 100’den fazla ekoloji, emek, kadın ve hak örgütü; resmi görüşmelerin dışına itilmeye tepki olarak Antalya’da paralel bir “Halkların İklim Zirvesi” örgütleyerek dışlanan toplulukların taleplerini sokakta ve bağımsız meclislerde görünür kılmaya çalışıyor.

Herkes için adil çözüm

Kalıcı ve adil bir koruma, sürgün politikalarını sonlandırıp yerel halkların toprak haklarını güvenceye almaktan ve onların asırlık deneyimine alan açmaktan geçiyor.

COP17: 2030 hedeflerine yaklaşıldı mı?

Dünya diplomasisi, biyoçeşitlilik kaybını durdurma hedefiyle 19-30 Ekim 2026 tarihleri arasında Ermenistan’ın başkenti Erivan’da düzenlenen BM Biyolojik Çeşitlilik Konferansı’na (COP17) kilitlendi.

Zirve, 2022’de kabul edilen ve gezegenin yüzde 30’unu koruma altına almayı öngören Kunming-Montreal Çerçevesi açısından ilk kritik ara dönem sınavı niteliğinde. Erivan’da bir araya gelen hükümetler, taahhütlerin neresinde kaldıklarını ve 2030 hedeflerine ulaşmak için nelerin hızlandırılması gerektiğini denetliyor. Ancak sahadaki gidişat, uygulamaların resmi takvimlerin çok gerisinde kaldığını ve koruma politikalarının kağıt üzerindeki taahhütleri aşamadığını gösteriyor.

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin