Ankara, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde 36. NATO Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Türkiye’de en son 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO zirvesinden 22 yıl sonra bu kez adres Ankara. Ancak zirve daha başlamadan kentin üzerine ağır bir güvenlik perdesi indirildi.

28 Haziran-12 Temmuz tarihleri arasında fiili bir olağanüstü hal rejimini andıran yasaklar, öncesinde gözaltılar, tutuklamalar, kapatılan yollar, meydanlar ve bulvarlar Ankara’nın gündelik yaşamını kuşatmış durumda. Gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasi parti yöneticilerinin hedef alınması; kentin bazı bölgelerinin sivil girişe kapatılması; gecekondu mahallelerinin NATO için Ankara’ya gelecek liderler tarafından görülmemesi için panellerle, duvarlarla ve afişlerle örtülmesi, zirvenin yalnızca diplomatik değil aynı zamanda toplumsal bir baskı başlığı haline geldiğini gösteriyor.

Elbette bu yasaklar, baskılar ve tutuklamalar acımasızdır. İfade özgürlüğünün, haber alma hakkının, siyasal itirazın ve kent hakkının bu kadar kolay askıya alınabilmesi kabul edilemez. İktidarın, “eylem yapabilme ihtimalinizi sevdim” dercesine daha eylem gerçekleşmeden insanları gözaltına alması, NATO zirvesi bahanesiyle muhalefeti ve toplumsal itirazı kriminalize etmesidir.

Fakat tam da burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Bu baskı atmosferi ne kadar sert ve görünürse, NATO’nun asıl gündemi de o kadar görünmez kılınmak isteniyor. Yolların kapatılması, meydanların boşaltılması, mahallelerin perdelenmesi yalnızca Ankara’nın yoksulluğunu değil; NATO’nun savaş, silahlanma ve yayılma politikalarını da gözlerden saklamaya yarıyor.

Geçtiğimiz yıl Lahey’de yapılan NATO zirvesinde alınan en kritik kararlardan biri, üye ülkelerin 2035’e kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ini savunma ve güvenlik harcamalarına ayırması hedefiydi. Bu karar, yalnızca teknik bir bütçe tercihi değildir. Bu, halkların eğitim, sağlık, barınma, sosyal yardım ve insanca yaşam hakkı yerine silaha, savaşa ve askeri sanayiye daha fazla kaynak aktarılması anlamına gelir.

Geçtiğimiz toplantı sonrasında yazdığım “NATO, eğitim ve sağlığa değil ‘silahlanma için bütçe’ diyor!” başlıklı değerlendirme yazısında da işaret ettiğim gibi, ekonomik krizin ve yoksulluğun derinleştiği bir dönemde askeri harcamaların büyütülmesi, kamusal hizmetlerin daha fazla kısılmasıyla mümkün hale gelecektir. Sosyal yardıma, eğitime, sağlığa ayrılması gereken bütçelerin silah şirketlerine, savunma sanayisine ve savaş politikalarına aktarılması istenmektedir.

Bu tabloyu dünya silah ticaretiyle birlikte düşündüğümüzde kararın kime yaradığı daha açık hale gelir. ABD, küresel silah ihracatında açık ara en büyük tedarikçidir. NATO ülkelerinin savunma harcamalarını büyütmesi, aynı zamanda ABD merkezli silah tekellerinin pazarının genişlemesi demektir. Başka bir ifadeyle NATO’nun “güvenlik” adı altında aldığı kararlar, halklara daha fazla kemer sıkma; silah şirketlerine ise daha büyük kâr anlamına gelmektedir.

Bu nedenle Ankara’daki zirve yalnızca bir diplomasi toplantısı değildir. Bu zirve, savaş ekonomisinin, askeri harcamaların ve NATO’nun yayılmacı politikalarının yeniden tahkim edildiği bir eşiktir. İktidarın baskı ve yasaklarla yaratmaya çalıştığı sessizlik, tam da bu gerçeğin üzerini örtmeye yöneliktir.

Bugün Ankara’da kapatılan yollar kadar, kapatılmak istenen hakikat de önemlidir. Duvarların arkasına saklanmak istenen yalnızca yoksul mahalleler değildir; yoksulluğu büyüten, bütçeleri silaha ayıran, halkları savaş politikalarının yükü altında ezen düzenin kendisidir.

Bu yüzden NATO zirvesine karşı sözümüzü yalnızca yasaklara ve tutuklamalara karşı kuramayız. Elbette baskılara, gözaltılara, tutuklamalara, gazetecilerin akreditasyon dışı bırakılmasına ve kentin ablukaya alınmasına karşı çıkacağız. Ama bununla yetinmeyeceğiz.

Asıl söylememiz gereken şudur: NATO’nun silahlanma politikalarına, savaş bütçelerine ve yayılmacı stratejilerine karşı çıkmadan bu baskı düzeni tam olarak teşhir edilemez. Çünkü Ankara’da uygulanan yasaklar, NATO’nun gerçek yüzünü gizleyen bir güvenlik perdesidir.

O perdeyi aralamak ve bulutları dağıtıp gülümsemek istiyoesak eğitim, sağlık, barınma ve insanca yaşam hakkını savunmak; bütçenin silaha değil halka ayrılmasını istemek; savaş politikalarına karşı barışı, yayılmacılığa karşı halkların eşit ve özgür geleceğini savunmak bugünün en acil görevidir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin