Mete Arif Tokmak’ın emeğin başkenti, cumhuriyetin ilk kenti Zonguldak’ın bilinmeyen kültürel mirasını yazdığı “Bir Kentin Cevheri”nin üçüncü bölümü kentin ritmini ele alıyor. 

Zonguldak – I: Zonkiler ve Zonkişotlar

Zonguldak – II: İşçi Milli Takımı şehrinde 629 adımlık felsefe

Zonguldak’ı anlatmaya çalıştığım ve şehrin merkezi etrafına odaklandığım yazı dizisinin üçüncü bölümünde Zonguldak ritminden bahsedeceğim. Bazen şehrin çarşısında yürürken ünlü yönetmen Alejandro G. Iñárritu’nun “Birdman” filminin sokak bateristi sahnesi geliyor aklıma. Karşıma birden müzik yapan genç bir Roman grup ya da çocuk çıkıyor. Biraz ileride sahilde yürürken gitarcı gençler var. İnsanların arasından radyodan müzik dinleyerek geçen ve dinleyip dinlemediği belli olmayan radyosuna sesli olarak eşlik eden ancak ritmi çoktan kaçırmış kendi dünyasında iki özel birey var. Kendilerine bir dünya oluşturmuşlar.. Mutlu görünüyorlar! Bir ara İranlı Ali Fardin adında bir müzisyen vardı. Göz teması ile selamlaşırdık. Bazen tanıdıklarına özel müzik yapar, caddede o uzaktan gelirken ona göre ritim tutardı. İran enstrümanı santur da çalardı. Bir de trompeti ile Türk sanat müziğini yapabildiği kadarıyla… Çabalardı en azından. Ne var ki tam da İran-ABD savaşı sırasında deport edildiği haberleri yapıldı. Artık yok… 

Ataları Zonguldak Merkezden olan günümüzde az insan var.  Herkesin geçmişinde bir yerlerde “şuradan geldik, şu nedenle” diye bir hikâyesi durur! Merkez çevresi kömür havzası etrafında henüz oluşmuş olduğu için en eski yapı 1848 tarihli Şarjoman’dır. Şarjoman veya şarjöman, kömürü vagonlardan gemilere yüklemek için yapılmış özel bir yükleme iskelesidir.

Şarjoman

İsim kaynağı Fransızca kökenlidir. Tıpkı lavuar kelimesi gibi muhtemelen Zonguldaklıların aşina olduğu ama başka yerlerde kullanılmayan endüstriyel tesis ismidir. Kısacası merkezde daha eski bir tarihi esere ya da Osmanlı veya Selçuklu varlığına rastlama olanağı yoktur. Şehrin ilçelerinin hepsi merkezden daha eskidir. Merkez apaçık ki kömürün üzerine kurulmuş iki katlı bir maden kentidir. Bu yüzden en eski tarihsel eserler de endüstriyel yapılarıdır.

Lavuar, yıkımdan önce

Zonguldak Merkez’de öğretmenlik yapmış İlhan Berk “Bu Şiir Kömür Kokar” şiirinde çarpıcı bir şekilde anlatır bu durumu:

“Öyle insanlar gördüm ki

Ölüm peşlerine düşmeye korkardı

Kılları uzamış hayvanların yanısıra

Ya kuyulara iniyorlar

Ya kuyulardan çıkıyorlardı

Kazmaları kürekleri lambalarıyla

Ya insanlar gibi toprağın üstünde

Ya köstebekler gibi toprağın altındaydılar”

Kozmopolit tarafıyla Zonguldaklı olmak, aslında bir ata kültüründen çok emekçi kültürünü çağrıştırır. Bir Zonguldaklının başka bir yere giderken götüreceği hediye madenci heykeli veya sembolik bir maden kömürü parçasıdır. Kestane balı da olabilir; ama manda yoğurdunu Çaycuma’da bulursunuz. Bu da uzun süredir yeniden canlandırılmaya çalışılan bir üründür. 

Çalışacak madencilere ihtiyacı dolayısıyla Zonguldak göç alan bir ildi. Neredeyse 30 senedir göç veren bir il hâline dönüşmesi ekonomik nedenlerledir. Artık kuruma girip madenci olmak birçok şarta bağlı. Özel ocaklar ve kaçak ocakların, özellikle kaçak ocakların varlığı son derece trajik sonlara sebep oluyor. Bazı yerlerde evin altını kazsan, kömür fışkırır. Ormanın cömert olduğu ve açılan ocakları gizlediği yerlerde ayrı bir yaşam sürmektedir. Bildiğiniz western filmlerini aratmaz. Ancak kömür damarları bazen bir kayanın altında saklanır ve kayanın altı oyulunca ocak çöker. Bu şekilde yaşamların söndüğü birçok vaka var. 

Zonguldak, kurulduğu tarih olan 1 Nisan 1924’ten bu yana içinden Karabük ve Bartın’ın il olarak ayrılmasına tanıklık etti. Her seçim dönemi Zonguldak’a bağlı Ereğli ilçesinin de il yapılacağı konuşuluyor. Bu gerçekleşirse Zonguldak coğrafi olarak oldukça küçülecek. Anlaşılan o ki politikacılar Zonguldak’ı “böl ve yok et” türü bir strateji izliyorlar! Yani bugün pek çok Zonguldaklıya sorsanız aynı cevabı alırsınız: “Türkiye’nin dört bir tarafından geldik, iş, aile sahibi olduk. Çocuklarımızı okuttuk, emekli olunca başka illere yerleştik. Ne bereketli bir ilmiş şu Zonguldak!” 

Zonguldak hâlen göç veriyor. Ekonomik nedenlerle bir ilin kapandığını da bir gün Zonguldak üzerinden mi duyacağız? Böyle bir ilin yazı dizisine hoş geldiniz diyor Zonguldak’ta yaşayıp ömrünü tamamlamış tanıdıklarım. Zonguldak’ta yaşamış Garip akımı şairlerinden, genç yaşta kaybettiğimiz “Kelebeğin Rüyası” filminin de konu aldığı Rüştü Onur’un “Nostalji” isimli şiiri… Ruh halimin de özeti gibi: 

“Ve aziz şehrim,

Uykusuz yaşadığımı bilmelisin.

Bütün işçilerin 

Saçak altında uyuduğu

Bu saatte

Benimle beraber uyanık mısın?

Ve aziz şehrim, 

Şu anda seni terketmem için

Her şey tamam.

Gemi hazır, yelken fora…

Fakat neden,

Ölülerim bırakmıyor yakamdan?”

Ölülerimiz mi bırakmıyor, insan doğduğu, doyduğu yerde mi gömülmek istiyor yoksa tüm bunları ben mi romantize ediyorum? Başlarken de söylemiştim: Bir ili bütün yönleriyle anlatmak zor.

Bugün Zonguldak Merkez içinde 50 yılı doldurmuş kişilerin durumu şöyle sıralanabilir: 

Elbette en başa Zonguldak köylerinden ve ilçelerinden merkeze gelenleri koymak lazım: Çaycuma, Devrek, Ereğli gibi ilçeler dışında; benzer nedenlerle Bartın, Karabük, Kastamonu, Yenice, Bolu, Düzce ve Sinoplular yani Batı Karadeniz insanı burada harmanlanmıştır. 

İş nedeniyle özellikle Doğu Karadeniz bölgesinden ve yakın illerden gelip yerleşenler. Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin… Trabzonluların yerel seçimlere etki edecek yoğunlukta olduğu gözlenmekte.

Türkiye’nin dört bir yanından gelip yerleşen daha az ama yerleşmiş kalmış aileler. Bunların bazıları ticaret nedeniyle, bazıları da Türkiye Taşkömürü Kurumunun özellikle üst birimlerinde değişik işlerde çalışmak üzere zamanında gelmişlerdir. İstanbullusu da vardır, Karslısı da… Erzincanlısı da vardır, Konyalısı da… 

İbrahim Behçet Kalaycı Urfa’da doğmuş, Zonguldak ve Çaycuma’da iz bırakıp hayatını tamamlamış bir edebiyat öğretmeni ve edebiyat insanı. Benim ilk tanıştığım şiir kitabının yazarı. Kitabının adı “Türküsüz Kent”; 1983’te Ankara’da basılmış. Bu yazıyı hazırlarken aslında ilkokul yıllarında bu kitabı aldığımı sanıyordum. Tarihe dikkat edince belleğim beni yanıltmış gözüküyor. Ortaokul yıllarıma denk geliyor. 

Betimeleme: Bu görsel, İ. Behçet Kalaycı’ya adanmış siyah-beyaz bir anma/portre kompozisyonu. Üst sağda büyük harflerle “İ. BEHÇET KALAYCI”, altında ise “1922–2006” yazısı yer alıyor. Kompozisyonun merkezinde, takım elbiseli bir erkek portresi bulunuyor. Yüzün bir tarafı beyaz boşlukla, diğer tarafı yoğun siyah lekelerle verilmiş; bu güçlü kontrast, portreye hem dramatik hem de grafik bir etki kazandırıyor. Çizim, ayrıntıcı olmaktan çok lekesel ve ekspresif bir anlayışla yapılmış. Sol alt köşede şu cümle dikkat çekiyor: “Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak”. Bu söz, görselin duygusal merkezini oluşturuyor.

Bu kitabın güçlü desenlerle süslenmiş olması, çizimle çocuk yaşlarda tanışan benim hâliyle dikkatimi çekmişti. Desenler insanları gerçekçi imgeleriyle yakalayan bir etki yaratıyordu. Lekesel bir tekniğe sahipti. Fırça kullanılmıştır, belki tarama ucu da. 

Yıllar sonra o kapağı bendeki özel etkisi nedeniyle Behçet Kalaycı’nın portresiyle birlikte çizdim. Kapak kompozisyonu ve desenler: Zafer Gazioğlu’nunmuş. İnternette araştırınca aynı isimde daha genç bir ressam çıkıyor. Bu satırları yazarken gerçekten belleğimi zorluyorum. “Türküsüz Kent” kitabı kitap olmasının ötesinde benim için özel bir imge. Kitabı evde bulamadım. Bir ara sayfalarını kendisini zamansız kaybettiğimiz Mustafa Eyriboyun Hocamız Facebook’tan paylaşmıştı ve kopyalamıştım ama o kopyaları da bulamadım. Şimdi de Zafer Gazioğlu değil de, kitabın Ankara basımlı olması nedeniyle çizerin isminin Zafer Gençaydın olup olamayacağı konusunda ikileme düştüm. Çizimlerine baktım pek tutmuyor. Tuğla gibi derler ya Zonguldak hakkında kültürel herşeyi bulabileceğiniz Hamit Kalyoncu Hocamızın “Kömürde Açan Çiçek” adlı kaynak kitabında da bu isimde bir ressam yok. Oysa İbrahim Behçet Kalaycı’yı çok yakından tanıyan biriydi Hamit Hocam. 

ZOKEV yayınlarından çıkan Behçet Kalaycı’yı Anma kitabında yazdığım yazıda adını Zafer Gazioğlu olarak yazmışım. Birincil kaynaktan değil, kendi yazdığım yazıya güvenerek ismi ikincil kaynaktan aktarıyorum. Hatasız olması dileğiyle. 

“Kıvırcık”tan Köçek’e

Şehirde değer verilen bir öğretmen olmalı ki ve belleğim beni yine yanıltmıyorsa, ben kitabı zoraki okullarda yapılan kitap kampanyalarından değil, o günlerin şehirde birkaç tanınmış kitabevinden olan Nihat Yetman Kitabevinin vitrininden hatırlıyorum. Kalaycı’nın, yerli Zonguldaklıların lakap olarak sevmedikleri bir hikâyesi olan “Kıvırcık” adlı bir de romanı var: “Kıvırcık (Genç Bir Maden İşçisinin Öyküsü)” (Roman, 1992). 

Zorla madencilik yaptırmayı anlatan ve ikinci dünya savaşı yıllarına denk gelen ‘Mükellefiyet’ öncesi dönemde “kıvırcık”, kömür ocaklarında çalışan yerli işçilere dışarıdan gelenlerin taktığı lakaptır. Belki çok önceden köklü bir Türkmen geleneğine de dayanıyor; ancak sonraki kullanımlarda böyle anlaşılmıyor. Kıvırcık, koyunlara benzetmeye dayanan kültürel bir aşağılamaya işaret ediyor. Sevilmeme nedeni de bu. 

Mükellefiyet ise apayrı bir konudur. İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” adlı romanını tavsiye edebilirim bu konuda. 1940’lı yıllarda savaş nedeniyle 16-65 yaş arasındaki bölge erkekleri, askerlik yerine bir kararnameyle kömür ocaklarında çalışmaya zorlandı. 1947’ye kadar sürdü bu zorunluluk. Özellikle bölgeden yetişen yazarların bu konuda yazılmış önemli yapıtları bulunmaktadır. Bu kitaplar işçi sınıfı tarihi için de önemli referanslardır.  

Burada araya kendi tarihimden bir es vereyim: O dönemlerde babam mali bir krizin içerisindeydi. Bizi uydurduğu masallarla büyütmüş, daha doğrusu uyutmuş olan babama bir gün satın aldığım başka bir kitabı gösterdiğimde evin tam takır oluşundan, borçlardan, faturalardan ve bilemediğim başka nedenlerden dolayı beni dövmekten beter etmişti. 

Mesele kitap değil, kitaba verilen paraydı! Kitaba para vermiştim. Kitabın adı “Türk Robinson Ailesinin Maceraları” gibi bir şeydi. Anladım, Türk ve Robinson uymuyor ama şimdi orasını çok iyi hatırlamıyorum! Belki bu isimdi, belki benzeri bir şey. O dönemlerde yabancı eserlerin içinde geçen isimlerin Türk isimlerine çevrilmesi gibi bir alışkanlık da vardı! Özellikle çizgi romanlarda… Neyse! 

O kitabın kapağında bir çizim vardı. Resme meraklıydım. Bu kitapla bağımı, edebî nedenlerden çok Türkiyeli çocuklara hayal gücünü açan bir özdeşlik kurmasıyla oluşturmuştum. Nihat Yetman kitapevinin vitrininde serisi vardı diye hatırlıyorum. Elimdeki para bir tanesini almaya yetmişti. Cezbedici olan, onu okumaktan çok, benim olduğunda yaklaştığım hayalleri hissetmemi güçlendiren etkisiydi. Yani aslında içimdeki ses bu tür kitapları günün birinde sen de yazabilirsin diyordu. Elbette bunu o yaşlarda dile getiremiyordum. Üstelik zor bela geçindiğimiz günlerde Maslow’un piramidine tepeden giriş yapmaya kalkınca aslında pek kitap okumasa da karşı da olmayan babam ekonomi piramidinin  gerçeklerine göre konuşmuştu. Önce mide, en son kafa! Arkamdan o bir şeyler sayarken ben odama kaçırmıştım kitabı. 

Kitabı onunla iyi bir şey paylaşmak için göstermiştim. Onayını almak önemliydi. Ne ki biz Pamuk ailesi değildik? Kitaplar da bir yerlerden tedarik edilebilir şeylerdi sonuçta! Öncelik ekmek, elektrik, su! Hay bin kunduz… Çok da Zagor almışlığım vardır.

Neyse, “Türküsüz Kent”e dönelim! 15-16 yaşlarındayken tanıştığım bu kitabın özellikle gerçek insan portrelerinden yola çıkarak destansı bir anlatımla Zonguldak’ı anlatması, başlı başına bir ilkti benim için. O zamanlar ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ gibi herhangi başka bir kitabın ayırdında değildim. Uzun süre ‘Türküsüz Kent’ bilmediğim bir Zonguldak’ı anlattığı için değerliydi benim için. En çok üzerinde durduğum ise, bazen elime aldığımda yalnızsam sesli olarak okuduğum kitabın kafamda canlandırdığı sahnelerin dışında olumsuz bir çağrışım içeren adıydı! Niçin Türküsüz Kent? Bu, elbette tamamen Zonguldak’ın Urfa veya başka bir il gibi kadim bir geçmişe sahip olmamasındandı.  Zonguldak bir maden kenti olarak Cumhuriyet ile birlikte önem kazanan, kurulan bir ildi; dolayısıyla Osmanlı’dan, Selçuklu’dan köklenmiş bir il değildi. Türküsü henüz yazılıyordu. Behçet Kalaycı da merkezdeki Zonguldak’a işaret ediyordu. Yoksa o elbette tanır Çaycumalı bağlama sanatçısı Hüseyin Çakır’ı. Çakır, yakın tarih sayılır. Onun “Aman Of” unu, “dıv dıv” ını, “döktürü” sünü YouTube’dan orijinal sesiyle dinleyin. Bu neşeli türkülerimiz hediyesidir yazı dizimizin. Ayrıca “Alaplı’nın Üstünden karga Geçiyor Karga” bonusumuz olsun!

Zonguldak’ta köçek kültürü de yaygındır. Düğün gibi özel günlerin neredeyse olmazsa olmazıdır. Genellikle roman gençlerinin geçim kaynağıdır. Ustaca yapılan bazı figürler görmeye değerdir. Bazen de köçekliği zorunluluktan yapan bir gencin üzüntüsünü yüzünden okursunuz.

Zonguldak Sanat Günleri’nde Köçekler, 2-10 Ekim 2004

Köçekliği etek gibi aksesuarı nedeniyle hor gören bir yaklaşım tartışma konusudur. İnsanların hayatları çok kolaymış gibi kimilerinin kafası yüzyıllara dayanan kültürel etkilere takılır. 

Araştırmacı ve yerel tarihçi yazar Kadir Tuncer

Araştırmacı ve yerel tarihçi yazar Kadir Tuncer, köçek konusuna eğilmiştir. “Köçek Geleneğinin Tarihi” makalesine şöyle başlıyor: 

“Tarihçiler köçeklerle ile ilgili araştırmayı 1850’li yıllardan ve sadece eğlence alanından bahsederek başlatırlar. Erkeklerin kadın kılığına girmesi ve köçeklerin oyun figürünün ana teması olan  “Semah”ın yani dönüşün 2500 yıllık geçmişinden ise söz edilmez.” (Zonguldak Folkloru’13 Bienali Bildiriler Kitabı, sf 57 ZOKEV yayınları)

Üç çalgıcının ölümü

Romanlar, her yerde olduğu gibi, Zonguldak’ta da müziğin ve ritmin olmazsa olmazı. 2000 yılına yaklaşırken “Milenyuma gireceğiz” denen günleri hatırlayanlarınız olacaktır. Milenyuma az kala Zonguldak’ın üç roman çalgıcısı birlikte hayata veda etti. İspirto içip istasyonda bir tren vagonunda zehirlendikleri söylendi.  Halk onlara Dalton Kardeşler derdi. Şimdinin Daltonlarıyla veya geçmişin Dalton çetesiyle bir ilgileri yok. Onlar, kışın aynı örnek uzun paltoları, ellerinde çalgıları, ıslatılmış ve özenle taranmış kapkara saçları ile işe çıkarlardı. Uzun boyluydular. Kimi zaman düğünlerde konukları coşturmak için, kimi zaman bir sitenin önünde onları sevenlere neşeli bir akşam yaşatmak için, kimi zaman ise akşam nevalesini çıkarmak için birahanelerde beraber müzik yaparlardı. İnsanların göz aşinalığı olan, dikkat çekecek kadar da saygılı müzisyenlerdi. 

Üç Ölü Müzisyen, Mete Arif Tokmak

Grup, sonsuzluğa göçmelerinden önce bir süreliğine dağılmıştı. Çalgıları olasılıkla bir kavgada kırılmıştı. İçlerinden biri Zonguldak’ın ünlü buluşma mekânı Sahil Kafe’de masaları dolanıyordu. Yani elinde saz olmasa da şarkı söyleyecek ve biraz para kazanacaktı. Bizim masaya kadar eli boş geldi. İyi günümmüş; biraz para verdiydim. Çok sevinmiş ve istemediğim hâlde şarkı söylemeye başlamıştı. Kemanının kırıldığını, grubun dağıldığını üzüntüyle anlatmış, bana da bir sürü iltifat etmişti. Dalton Kardeşler benim gördüğüm hiçbir roman müzik grubuna benzemiyordu. Hüzünlü ama karizmatiklerdi. Onların ölümünden sonra bir gazete kupürü dışında iyi bir fotoğraflarını bulamadım hiçbir yerde. ‘Üç Ölü Müzisyen’ adı altında birkaç yağlı boyalarını ve çizimlerini yaptım. Çizimlerde yüzlerini saklamaya özen gösterdim. Kimi zaman gölgeleyerek, kimi zaman ünlü artistlere benzeterek. İmgelemimde oluşana kadar da öyle devam edeceğim. Çünkü bu “Üç Ölü Müzisyen” serisi, zaman zaman eğildiğim bir çalışma. Bende yeri ayrı… Onlar bizim bluesçularımızdı. Zonguldak’ın herhangi bir mahallesinde, deniz kıyısında, istasyonda, köprü altında görebilirdiniz onları.

O yıllarda, Zonguldaklı sanatçılar olarak toplantılar yapıp her türlü sanat etkinliğini kapsayacak “Zonguldak Sanat Günleri” adı altında etkinlikler düzenledik. 2004 yılına kadar beş yıl devam etti bu etkinlikler. Sonuncusunda kurum adı altında düzenlenmesinin oluşturduğu rahatsızlıktan ayrıştık ve kalan sanatçı arkadaşlarla sonuncusunu düzenledik. Tabii sayımız azalmış, destek veren kurumda çekildiği için paramız ise yok gibiydi. Yine de etkinliği düzenledik. 

Etkinliklerin müzik kısmında iki önemli program vardı. Biri Zonguldak’ın 1960’lı, 1970’li yılların ihtişamlı günlerinin Türk pop müziği yapan gruplarında müzik yapanlardı. O yıllarda şehirde fırtına gibi esen müzisyenlerdi. Onları yaşları da uygun olduğundan “Eskimeyen Dostlar” adıyla sahneye çıkardık. Muhteşemdi. “Eskimeyen Dostlar”ın üyeleri her biri, enstrümanında ustaydı. Özellikle Deniz Kulübü bu grupların çaldığı güzel bir mekândı.  Dönemin yerli ve özellikle yabancı popüler parçalarını seslendiren bu gruplar, 1960’lı ve 1970’li yıllarda sosyal hayatın önemli bir parçasıydı.

İkincisi ise coşku, eğlence, gırgır doluydu. Yani Roman gecesiydi. Araştırmacı yazar Kadir Tuncer Ağabey ve gazeteci Mustafa Özdemir sayesinde roman gecesi köçeklerden neşeli şarkılarına, hareketli, çekirdek çıtlatmalı ve çok eğlenceliydi. Ama benim unutamadığım Zonguldak Sanat Günleri’nin bu sonuncusunda yaptığımız olağanüstü kortej yürüyüşüdür. Sabahın erken saatlerinde kortej için belirlediğimiz Kargo tarafına gittim. Kargo’dan başlayıp, çarşı içinden geçerek İnönü Parkı’na varacaktık. Benden başka iki üç kişi vardı. Epey bir süre çoğalamadık. Kortejimiz hüsranla sonuçlanacaktı. Sonra Soğuksu tarafından bir halk oyunları topluluğu geldi. Sevindik. Halk oyuncuları etkinliğe sahip çıkmıştı. Başka sanatçı arkadaşlar da geldikçe biraz daha görünür bir kalabalığa ulaşmaya başladık. Tam herhalde 30 kişi kadarız derken, palyaço kıyafetli, rengarenk tiyatrocular geldi. Çoğalmaya başlıyorduk. Bu kurumsal bir iş değildi. Sanatçıların organize ettiği mütevazı bir etkinlikti. Bir de baktık ki Çarşı tarafından kocaman bir köçekli, çalgılı, oynamalı bir roman grubu geliyor! Hayli kalabalık ve karnaval tadındaydılar. Öyle çoğaldık ki bunu ummamıştık. Hele Gazi Paşa’dan çala oynaya neşe içinden geçen kortejimiz görülmeye değerdi. Bir daha asla resmiyet dışında yapılan bir etkinlik olarak o bütünselliği yakaladığımızı hatırlamıyorum.

Zonguldak denince ağıt geldi mi aklınıza? Ağıt türü, maden kazaları nedeniyle akla düşüyor! Geçmişte bunun bir tartışmasını yaptığımızı hatırlıyorum Zonguldak BKM’de. Zonguldak’ta ağıt türü var mı, yok mu? Büyük maden kazaları çok yeniydi. Ama bölgenin tarihi 200 yılı buluyordu. Kazalar ve ölümlerin sürekliliği vardı.

Ereğli, Çaycuma, Devrek, Bartın, Karabük elbette eski yerleşimlerdir. Tarihsel olarak Zonguldak’ın genel tarihini Hititlerle, Argonotlarla, Truva Savaşı’na giden demir atlılarla, İnağzı Mağarası’ndaki mağara dönemi ilk yerleşimleriyle süslemek mümkündür. Bugün benim bildiğim Devrek türkülerini İbrahim Tığ, Çaycuma türkülerini Hayati Yüzlü gibi derleyen isimler var.

ZOFOD, HASAD gibi Zonguldak’ın en eski halk oyunları dernekleri de sürekli yörenin folklorunu canlı tutmaya çalıştılar, çeşitli çalışmalar yaptılar. Bu konuda Mehmet Yıldız yakın zamanda aramızdan ayrıldı. Yıldız, yörenin halk oyunları ve giyim geçmişi konusunda yaptığı çalışmalarla tanınırdı. Bu konuda kişisel olarak maddi sorumlulukların da altına girdiğini ve özellikle derlediği halk oyunları giysilerini uzun süre özenle, etkinlikler için titiz biçimde Zonguldak BKM’de bir odada sakladığını bildiğim için anıyorum.

Bu tür konuları bilen bilir; genelde birkaç kişi hemen her tür sorumluluğu sırtlanır, iyi ve kötü adam olarak hedefte kalır. Dernekçilik böyle bir şeydir.

Bu yazıda değindiklerim doğrultusunda, tiyatrocu Fahri Bozbaş ile ud sanatçısı Levent Özger’in iş birliği ile oluşan çalışmaları da anmak gerekir.

Fahri Boztaş, Asma’da Osman’ı söylerken

Özellikle “Asma’da Osman” ilginçtir. Ben ne zaman Türkiye çapında hit olacak diye bekliyorum. Öyküsü de şarkının içindeki gibi eğlenceli ve ilginçtir. “Kömür Karası – Asma’da Osman” yazarsanız, Taru vapuru ile Asma’da Osman adresine mektup yollayan Fadime ve Osman’ın öyküsünü YouTube’dan dinleyebilirsiniz.

Bu yazıyı hazırlarken Âşık Yanarı’nın “Nasıl Anlatayım Zonguldak Seni” dörtlükleri dikkatimi çekti. İlk ve son dörtlüklerden alıntı yapıyorum:

“Nasıl anlatayım Zonguldak seni

Altın işlemeli güle benzersin

Doğudan batıdan insanlar yaşar

Kültür hazinesi sele benzersin

(…)

Aşık Yanarıyım grızu neden

Sebep uydurmuşlar havadan sudan

Çoğunu ayırdı anadan yardan

Yine de kovanda bala benzersin”

02.02.1985 (Zonguldak folkloru ’13 Bienali, Bildiriler Kitabı, sf 93-94, ZOKEV yayınları)

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin