Alman filozof Helmuth Plessner “Şeytan’a hakkını vermelisiniz” diyor. Tam öyle bir gün.
Böyle bir günde Plessner’in akla gelmesi de tesadüf sayılmaz; “herkesin sıcak, samimi, içten bir toplulukta barış içinde yaşama” fikrine karşı yazan (Grenzen der Gemeinschaft) Plessner aidiyeti değil mesafeyi savunur.
Neden konuşuyoruz Plessner’i bugün? Çünkü bugün Türkiye’de yaşayanlar 2023 Cumhurbaşkanı seçiminin arkasında bıraktığı enkazdan kendi cemiyetini ezerek çıkan bir Kılıçdaroğlu’nun marifetiyle sarsılıyor.
Dönemin CHP Genel Başkan ve Millet ittifakının cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu şöyle diyor: “Bizim mücadelemiz; insanların mutluluğu için huzurlu kentleri inşa etme mücadelesidir. Demokrasisi gelişmiş, israftan uzak, üreten güçlü bir Türkiye için ortak ülkümüz var. Ve biz bu ortak ülkümüzü sizlerle birlikte ne kadar büyütürsek o kadar iyi olacak! Ülkemize bolluk, bereket, huzur, mutluluk, barış ve adalet gelsin istiyoruz.”
Kılıçdaroğlu’nun bu vaatlerinin çok uzağında bugün, hayali güzel fakat gerçekte hiçbir temeli olmayan bu “BİZ”in, bu “ülkü”nün imkansızlığını kabul etsek mi?
Ardından da Türkiye’de yaşayan ve her geçen gün yoksulluk ve yoksunlukla yaşama savaşı veren milyonlar olarak “BİZ”ler, ait olmadığı bir siyasete aitmiş gibi yapmaya çalışmaktan vazgeçsek mi?
“Ezen ile ezilenin yani “HERKES”in aynı sıcak, samimi, içten bir toplulukta barış içinde yaşama ihtimalinin olmadığını görsek mi? Aidiyetin nutuklarda kalan sıcaklığını terk edip mesafelenmenin kendine özgü netliğiyle “biz”i tanımlasak mı?
Adalet herkes için demeye devam ederek bununla birlikte içinde yaşadığımız güzel coğrafyanın tabiatını, insanını, hayvanını yok ederek -hatta yarın yokmuş gibi yok ederek- büyüyen bir sınıfın politikasına karşı mesafelensek mi?
Sahip olduğumuz kudretin damarımızdaki kanda değil, ezenle ezilen arasındaki bu mesafede olduğunu hatırlamak, kim bilir belki bize yeni bir rota belirler…





Bir Cevap Yazın