“Engelli İstihdamında Geri Adım Kabul Edilemez” dosyamızın ilk bölümünde ele aldığımız yasa teklifi, engellilerin çalışma yaşamına katılımını daraltarak bağımsız yaşam hakkını zayıflatan yapısal bir soruna işaret ediyor.
Ancak engelli haklarının gerilemesi yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı değil; bu gerilemenin bir diğer boyutu da medyanın engelliliği nasıl temsil ettiğiyle ilgili. Hak temelli yaklaşımın yerini merhamet odaklı anlatıların alması, engellilerin eşit yurttaşlık talebini görünmez kılıyor ve toplumsal algıda bağımlılığı normalleştiriyor.
Bu bölümde yer alan yazı, Halk TV’de yayınlanan bir haber üzerinden medyanın engelliliği nasıl çerçevelediğini analiz ederek, istihdamdan sosyal politikalara kadar uzanan hak kayıplarının kültürel zeminini tartışıyor.
Halk TV’de yayınlanan bir haber bir kez daha gösterdi: Türkiye’de medya, engelliliği hâlâ bir hak meselesi olarak değil, duygusal bir seyirlik olarak sunuyor. Oysa sorun bireylerde değil, sistemde.
31 Mart 2026 tarihinde Halk TV ekranlarında yayınlanan bir haber, Türkiye medyasının engelliliğe bakışındaki köklü sorunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Henüz üç yaşındayken geçirdiği ateşli hastalık sonrası engelli kalan 46 yaşındaki Kerem Türkeş ve 67 yaşındaki annesi Gül Hanım Türkeş’in hikâyesi, izleyiciye “duygusal” bir anlatı olarak sunuldu. Temiz ve ütülü takım elbiseleriyle mahallede dolaşan bir adam, ona “çocuk gibi bakan” fedakâr bir anne… Kamera her zamanki gibi doğru yere değil, en kolay yere çevrildi: duygulara.
Ama asıl soru şu: Bu bir haber mi, yoksa bir duygu senaryosu mu?
Bu gerçekten bir haber mi?
Medya bu tür anlatılarda sistematik bir tercih yapıyor. Engelli bireyin yaşamını, haklar bağlamında değil; “özel”, “ilginç” ya da “dokunaklı” bir hikâye olarak çerçeveliyor.
Kerem Türkeş’in hayatı bize neyi anlatıyor. Haydi adım adım giderek anlamaya çalışalım… Kerem Türkeş eğitim hakkına erişebildi mi? Bağımsız yaşam olanakları var mı? Yerel yönetimler veya sosyal hizmet mekanizmaları bu yaşamın neresinde?
Bu soruların hiçbiri sorulmuyor. Çünkü bu sorular sorulursa, hikâye değişir. Ve hikâye değişirse, sorumluluk da yer değiştirir.
Merhamet rejimi!
Bu haberin dili, Türkiye’de engelliliğin nasıl kodlandığını bir kez daha açık ediyor: Engelli birey eşittir “bakıma muhtaç” kişi. Aile eşittir “fedakâr kahraman”. Devlet eşittir görünmez. Haklar eşittir yok…
Bu çerçeveye “merhamet rejimi” demek yanlış olmaz.
Engellilik, bireyin trajedisi gibi sunulurken; aslında kamusal politikaların eksikliği görünmez hale getiriliyor. Oysa gerçek şu, engellilik bir kader değil, erişilebilir olmayan bir dünyanın sonucudur.
Kahramanlaştırma ve çocuklaştırma arasında
Kerem Türkeş’in “çocuk gibi bakılan” bir birey olarak sunulması, masum bir ifade değildir. Bu dil, engelli bireyi yetişkin bir özne olmaktan çıkarır ve onu sürekli bakım nesnesi haline getirir.
Bu yalnızca bir anlatım hatası değil; bir hak ihlalidir.
Çünkü bu dil, engelli bireyin özneliğini siler, karar alma kapasitesini yok sayar, toplumsal eşitlik talebini görünmez kılar.
CRPD ne diyor, medya ne yapıyor?
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD), özellikle 8. maddesiyle medyaya açık bir sorumluluk yükler: Önyargıları kırmak ve engelliliği hak temelli temsil etmek.
Ama Türkiye’de ana akım medya hâlâ şu iki uç arasında gidip geliyor: “Acınacak hayatlar” anlatısı ve “engeline rağmen başaran kahraman” anlatısı…
Her iki anlatı da aynı şeyi yapıyor, sistemi aklıyor, bireyi yalnız bırakıyor.
Asıl haber yapılmayan şeydir
Bu haberin asıl konusu Kerem Türkeş değildir.
Asıl konu, neden 46 yaşında bir birey hâlâ tamamen aileye bağımlı bir yaşam sürüyor? Neden bağımsız yaşam destekleri yok? Neden bakım politikaları bireyi değil, bakım veren kişiyi merkeze alıyor?
Ama bunlar konuşulmaz. Çünkü bunlar konuşulursa, haber “duygusal” olmaktan çıkar, politik olur. Oysa bizim ihtiyacımız olan şey merhamet değil. Hak.
Biz hikâye değiliz. Biz haber değiliz. Biz bu toplumun eşit haklara sahip öznesiyiz. Ve medya, bunu görmediği sürece her haber, biraz daha eksik, biraz daha yanlış kalacak.






Bir Cevap Yazın