Everest Yayınları Koordinatörü Sonat Yurtçu, yaşanan su baskınından sonra tavanı çökmüş ve yangın tehlikesi devam eden bir ofiste çalışmayı reddetti. Bunun üzerine yayınevi sahibi Vedat Bayrak’tan telefon aldı: “Ortalığı karıştırmaya gerek yok, camları açıyormuşsun, böyle olacaksa erkenden yolları ayıralım.”

Cam açmak. Nefes almak için cam açmak.

Eminim Orhan Veli bile “Hava bedava, acı su bedava” dizelerini yazarken bir gün havanın bedelinin bu kadar ağır olabileceğini hayal edememişti.

Alfa Yayın Grubu bünyesindeki Everest Yayınları’nda yaşanan bu olay, Yayınevi Emekçileri Platformu’nun #NefesAlamıyoruz etiketiyle sosyal medyada yayıldı. Bayrak, koşulların iddia edildiği ölçüde ağır olmadığını, hasarın giderildiğini söyledi.

Yayıncılık sektöründe çalışan herkes bazı açılardan benzer tablolardan bahsediyor. Düşük ücretler, güvencesizlik, ayda beş altı kitap hazırlamak zorunda kalan editörler, künyelerde adı bile geçmeyen emekçiler. Bunlar yeni değil. Bunlar sektörün “böyle işliyor” diye kabullenilmiş normları. Daha önce defalarca ifşa oldu, bazılarını duyduk, bazılarını duymadık, çoğunu maalesef unuttuk.

Bu durum yalnızca yayıncılığa özgü de değil. Kültür, sanat ve eğlence sektörü dışarıdan parlak görünen; içeriden ise çoğu zaman en çok hakkın yendiği alanlardan biri. Film setlerinde sigortasız çalışmalar, uzun mesailerin karşılıksız kalması, ödemelerin geciktirilmesi ya da hiç yapılmaması gibi problemler “bu ışıltılı hayatı siz seçtiniz, katlanacaksınız” küstahlığıyla önemsenmez.

Set işçileri söz konusu olduğunda oyuncuların ses çıkarması nasıl bekleniyor ve önem taşıyorsa, bir yayınevinde çalışma koşulları bu hale geldiğinde büyük yazarların tepki vermesi de o kadar doğal ve o kadar gerekli.

Sektör küçük, herkes birbirini tanıyor, konuşan emekçi tabiri caizse fişleniyor, iş bulması zorlaşıyor. Sessizlik tercihten değil, zorunluluktan oluyor. İşte sistem de kendini zaten her yerde böyle koruyor. En çok zarar göreni, susmak zorunda bırakıyor.

Bu nedenle çalışanın kendisini ateşe atmasını beklemek hem ahlaken sorunlu hem de stratejik olarak işe yaramıyor. İfşalar paylaşılıyor , gündem oluşuyor, sonra geçiyor. Bir sonraki vakaya kadar.

Aralık ayında yazdığım bir yazıda Testere 5’ten bahsetmiştim. Yine bahsetmek isterim, çünkü cuk oturuyor. Beş kişi bir oyun zincirinin içindedir; her odada bir kişi eksilerek ilerlerler. Final odasına geldiklerinde sadece iki kişi hayatta kalmıştır. Kaçmak için belli miktarda kan gerekir. Beş kişi olsalardı herkes kurtulacaktı, iki kişi kaldıklarından birer kollarını kaybetmek zorunda kalırlar. En sonda fark ederler ki, oyunlar zaten işbirliği için tasarlanmıştı. Hiç kimse başından beri ölmek zorunda değildi.

Bireysel kurtuluş arayışı, kolektif çöküşü yaratıyor. Velev ki herkes sadece kendini düşünüyor. Çatısı çökmüş, yangın tehlikesindeki bir ofiste çalışan editör, tasarımcı ya da herhangi bir pozisyondaki kişi ne kadar kaliteli iş çıkarabilir? Bu asla sadece emekçilerin meselesi değil. Bahsedilen yayınevlerindeki büyük yazarların ne yapacağını merakla bekliyorum. Onlar da bir gün Testere’deki gibi kollarını kaybetmek istemiyorlarsa, bugün ses çıkarsalar iyi olur.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin