18 Aralık 2025, Perşembe

Yıl biterken 2025 wrapped’leri etrafımızı sarmaya başladı. Ne dinledik, ne yaptık, neler oldu; her şey en fazla yirmi karede toparlanıp sunuluyor. Genel olarak süper bir yıl değildi.
23 Nisan’da bile neşe dolamadı insanlar ya da sabah kalkıp en güzel bayramlıklarını giyemedi çocuklar. Öğrencilere hala bir öğün yemek verilmiyor, yoksulluk had safhada. Aile yılıydı, hayvan katliamlarıydı derken halimiz malum. Uzundur, sanki hiçbir sene de daha iyiye gitmiyor. Nasıl diyeyim işte, her şey çok kötü, ifade özgürlüğü zaten sadece sözlükte kaldı, nefes alamıyoruz, falan filan. Bazı kahrolan sözler, afilli cümleler, muhteşem tespitler. Yine hepimizin aynı anda mağdur olduğu bir yıl daha geçti, gidiyor.
“Neden böyleyiz” konusunda tespitlerin ardı arkası kesilmiyor. Bugün biraz tersten bakmak istiyorum. E hadi çuvaldız hepimize o halde, başlıyoruz.
Bizim kültürde kurnazlık, çoğu zaman zekânın göstergesi sayılıyor. Birini “kurnaz seniiii, çok uyanık bak bu çocuk” diye övünçle anlatmak, “akıllı” demenin halk versiyonu. Kimse artık saf ya da naif olmak istemiyor. Saflık, kazıklanmanın önsözü gibi görülüyor. Herkesin birbirini atlatmaya, bir adım önde olmaya çalıştığı bir ülkede en çok takdir gören şey dürüstlük olamıyor; uyanıklık, kıvraklık ve kurnazlık başı çekiyor.
Kurnaz ne demek diye gelin Türk Dil Kurumu’na bakalım:
Kurnaz: Kolay kanmayan, başkalarını kandırmasını ve ufak tefek oyunlarla amacına erişmesini beceren; hin, hinoğlu.
Taksiye bindiğinde yolu uzatanla, manavda poşete en alttan ezik meyveyi koyanla ihale şartnamesini bir gecede değiştiren, yasal boşlukları fırsat olarak kullanıp liyakatsizce önemli pozisyonlara akrabalarını atayanlar arasında sandığımızın aksine büyük bir algı uçurumu yok; hepsi aynı kültürel çürümüşlükten besleniyor. Gündelik hayatımızdan siyasete, ekonomiden mahalle ilişkilerine kadar her yere işlemiş durumda bu refleks. Herkes çapı yettiğince kendi payını genişletme derdinde. Ortaya hiç gelmemiş üç mezenin adisyona eklenmesi de, akla gelmeyecek yöntemlerle insanları dolandıranlar da aynı denklemin sonucu.
İlk bakışta birileri hep bize kazık atıyormuş gibi görünse de tablo daha karmaşık. Taksici belki kendi patronuna karşı eziliyor, manavın da aldığı ürünlerin yarısı fire. Mekân çalışanı prim baskısıyla boğuşuyor, kiracıyla ev sahibinin de iki ayrı ekonomik sıkışmışlığı var. Yani kimse bütünüyle fail değil, kimse tamamen mağdur da değil.
Hepimiz aynı sistemin içinde, şartların bizi ittiği küçük hesaplarla kimi zaman sıra kapıyor kimi zaman yerimizden köşemizden olmayalım diye başkasının önünü bilerek açmıyor kimi zaman da “bir kere de biz kazanalım ya” diyerek içimizi rahatlatıyoruz.
“Peki bu ne zamandır böyle?” diye düşünüyorum. Geriye git git bitmiyor.
Okul yıllarında öğretmen sınıftan çıktığında kağıtların havada uçuşması boşuna değildi; kopya çekmeyen “saf” sayılırdı. Kopya çekilen sınıflardan çıkıp kurumlara gidince de çok şey değişmiyor. Defter değişiyor, yöntem değişiyor, ama mantık aynı kalıyor. Kurallar herkese eşit gibi görünse de herkes kendi çapında bir açık arıyor. Kimimiz işine yarayan bir tanıdık buluyor, kimimiz “bir kereden bir şey olmaz”a sığınıyor. Küçük hesaplar büyüyor, büyüyor, sonunda koca bir sistemi inşa ediyor. Herkes vicdanıyla aynı oranda mağdur, vicdanı kadar ahlaklı oluyor.
Sonra dönüp “bu düzen niye böyle?” diye soruyoruz. Oysaki ilk cevap hep aynada duruyor ve bize bakıp soruyor: Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?
Bu ay Christmas filmleri izleyip yılbaşı romantizmiyle dolarken bir de Testere 5’i izlemenizi öneririm. İzlemeye vakit bulamazsanız diye ben yine de özetleyeyim. Beş kişi bir oyun zincirinin içindedir; her odada bir kişi eksilerek ilerlerler. Final odasına geldiklerinde beş kişi için hazırlanmış bir mekanizmayla karşılaşırlar; ama hayatta sadece iki kişi kalmıştır. Kaçmak için belli bir çizgiye gelecek kadar kan gerekir. Beş kişi olsalardı herkes kurtulacaktı; ama iki kişi kaldıklarından hayatlarını kurtarmak için birer kollarını kaybetmek zorunda kalırlar. Oyunların işbirliği için tasarlandığını ve aslında başından beri kimsenin ölmesi gerekmediğini en sonda fark ederler. Film bize der ki; bireysel kurtuluş arayışı, kolektif çöküşü yaratır. Birlikte hareket etmeyi reddeden herkes daha ağır bedel öder.
Ve gariptir ki, birlikte dürüstçe hareket etmenin yolu en kolay gibi görünen; ama en zoru olan bireysel dönüşümden geçer.
Eminim ki, bu yazıyı buraya kadar okuyan sevgili okur, sizi tenzih etmem gerekiyordur. Eminim ki, siz hayatınız boyunca asla kimsenin hakkını yememiş, trafikte şeridi anlamamış gibi yapıp açıktan alarak son anda araya girmemiş, hiçbir zaman sırada çaktırmadan öne geçmemiş, izlemediğiniz bir filmi ya da okumadığınız bir kitabı biliyor gibi yapıp ortamlarda ahkam kesmemiş, bilerek birinin işini engellememiş ya da motivasyonunu düşürmemiş, yapmadığınız bir işi yapmış gibi davranmamış, işinizi çözdürmek için araya tanıdık sokmamış, bir kereden bir şey olmaz dememişsinizdir. Aynen.
Yeni yıl kararlarımızı yazarken sağlıklı beslenme ve haftalık spor hedeflerinin yanına, yaptığımız her işi layığıyla yapmayı da eklememizi dilerim. Hepimiz bir şeyleri gerçekten iyi ve dürüst yapmayı kafaya takarsak, toplamda çok şey değişecek. Siz buna umut diyebilirsiniz; ben inanç diyorum. Birlikte hareket etmeyi başaramadığımız için sandığımızdan büyük bedeller ödediğimiz bir düzen yerine, değişimi gerçekten yaşayabildiğimiz bir yıl dilerim.






Bir Cevap Yazın