Kadının bedeni ve ne giydiği bugün birçok toplumda, birçok adama dert olmuş durumda. Maalesef ki tarihin her aşamasında bu konuda farklı baskılar süregeldi. Bugün metrodaki dayının genç kızın şortuna laf söyleme cesareti ya da Manifest grubunun başına gelenler de bu tarihin bir uzantısı yalnızca.

Kadın gardırobu, hiçbir zaman yalnızca kıyafetlerin saklandığı bir dolap olmadı. Gardırop, yüzyıllar boyunca kadın bedenine yüklenen beklentilerin, kısıtlamaların ve ideallerin arşivi oldu. Askılarda bel inceltmek adı altında nefes kesen ideolojiler, yürüme gibi bebekken öğrendiğimiz eylemleri zorlaştıran toplumsal normlar asılıydı.

Kıyafetlerimiz ahlakın, namusun ve ideolojinin aynası sayıldı. Bedenlerimizi şekillendirmek için üretilen “nesneler”, tarih boyunca aslında birer baskı aracı olarak da işlev gördü. Tarih derken, gerçekten tarihten bahsediyorum. Gelin, şöyle bir bakalım:

Korse
16. yüzyıl Avrupasında kadınların ince bel ve dik duruşa zorlanmasının aracıydı. Ahşap ya da balina kemiğiyle sertleştirilmiş korseler, bedeni adeta zırh gibi sarıyor, kaburgaları deforme ediyor, nefesi kesiyordu. Kadının hareketini sınırlıyor; ama “zarafet” olarak sunuluyordu. Korse, bedeni toplumsal beklentiye uydurmanın en görünür sembolüydü.

Sütyen
Sütyen aslında bir özgürleşme aracıydı ve bir kadın buldu. 20. yüzyıl başında korseye alternatif olarak ortaya çıktı. Mary Phelps Jacob’ın 1914’te icat ettiği hafif “brassiere”, kadınlara yeniden nefes aldırmayı vaat ediyordu. Düşünün o dönemin korseleri nasılmış… Tabii ki kısa sürede pazarlama dili değişti, sütyen artık göğüsleri “doğru formda” tutmalı, kaldırmalı, şekillendirmeliydi. Kadınlar korsenin demir parmaklıklarından kurtulduktan bir süre sonra, bedenlerini yeniden biçimlendiren daha “konforlu” bir kafese girdiler.

Topuklu Ayakkabı
Topuklu ayakkabı erkek icadıydı. 10. yüzyılda Pers süvarileri at üzerinde durmak için topuk kullanıyordu; 17. yüzyılda Fransa Kralı XIV. Louis kırmızı topuk modasını başlattı. Amacının yerlerdeki pisliklerin ayaklarına bulaşmaması olduğunu söyleyen ve buna şüpheyle bakan tarihçiler var. Kimilerine göre, “benim atım var, param var, siz halk gibi sokakta yürümüyorum, o yüzden topuklu ayakkabı giyiyorum.” demekti. Aristokrasinin gücünü göstermek için önce erkekler giydi. Zamanla kadınlara devredildi ve “feminenliğin” simgesine dönüştü. Bana kalırsa bir işkence aletinden hallice olan topuklu ayakkabı, bacakları ve popoyu dik gösterdiği için daha da yükselerek yürümeyi akrobasiye çevirip dengeyi bozan bir estetik simgesine dönüştü. Senelerce de metroya topuklu ayakkabıyla koşan Sex and the City kadınları, suçluların peşinden binalardan topuklu ayakkabıyla atlayan ajanlar filmlerde boy gösterilerek çıta arşa taşındı. Keşke yönetmenler falan biraz düşünseydi, aslında stilettoyla binadan atlayan ya da sokaklarda koşan bir kadın bana ne etmez diye…

Daha önce “Neden güçlü değil de zayıf olmak istiyoruz” diye bir yazı yazmıştım. Kadının ideal bedeninin de tıpkı kıyafetler gibi modaya uygun değişmesi gerektiğinin beklendiğinden bahsetmiştim. İşin aslı sanırım şu; çooook uzun zamandır kadının nasıl göründüğü ve nasıl giyindiğiyle o kadar meşgul olmasını istiyorlar ki, gerçekten düşünmeye vakti kalmasın. Yani düşünsenize, belinden sıkalım nefes alamasın, ayağına topuklu ayakkabı geçirelim yürüyemesin, kafasına kocaman tüylü şapka da takalım ki önünü göremesin; sonra da bakalım bütün gün dengede kalmaya uğraşsın.

Yine de evdeki hesabın çarşıya uymadığını düşünüyorum. Topuklu ayakkabıyla saatlerce ayakta kalmış, yeri gelmiş korselerden nefes alamazken sunumlar yapmış, memelerini bütün gün kafeslere sıkıştırmış kadınlar olarak hepimiz piremseslerden ziyade amazon kadınlarına dönüştük, her şartta her işi yapabilir hale geldik.

Kadınlar güçlendikçe kadınlar için özgürleştiren buluşlar da artıyor. Sütyeni korseye alternatif olarak bulan bir kadın, bugün spekulumu yeniden tasarlayan kadın mühendislere el veriyor. Gardıroplarda ve muayene odalarında yüzyıllardır üzerimize dayatılan işkence aletleri, yavaş yavaş yerini kadınların kendi elinden çıkan çözümlere bırakıyor.

Kadınlar olarak, birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. Bu yüzden, Maya Angelou’nun “Bir kadın ne zaman kendisi için ayağa kalkarsa, diğer tüm kadınlar için de ayağa kalkar” sözünü her gün hatırlamakta fayda var. 

Bugün Manifest grubunun kıyafeti üzerinden başlayan tartışma, yarın sıra okul sıralarında kızlı erkekli oturmasına, belki etek boylarına, belki genel giyim kurallarına gelebilir. Suyun yavaşça ısıtılmaya çalışıldığını öğrendik. Can havliyle zıplamaya gerek kalmadan, hiç oturmamacasına, omuz omuza dimdik ayakta duracağımız günlere…

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin