Berlin’deki “Doğa ve Alman Tarihi: İnanç – Biyoloji – Güç” sergisi, doğaya tarih boyunca inanç, bilim, sermaye, savaş, sömürgecilik ve devlet iktidarı tarafından sürekli yeniden tanımlanan politik bir alan olarak devamlı müdahale edildiğini gösteriyor. Beyaz güvercine yüklenen mistik anlamdan Ren Nehri’nin mühendislikle düzleştirilmesine, Haeckel’in insan türlerinden Nazi doğa koruma yasalarına, kolonyal avcılıktan endüstriyel hayvancılığa uzanan sergi, şu soruyu soruyor: ‘Doğa’ hakkında konuştuğumuzda tam olarak neyden bahsediyoruz? 

Alman Tarih Müzesi’nde İnanç – Biyoloji – Güç temalı sergi 800 yıllık bir döneme eleştirel bir gözle bakıyor ve sergi alanını beşe bölüyor: Ortaçağ, Erken Modern Çağ, Sanayileşme, Nasyonal Sosyalizm ve Bölünmüş Almanya 

Orta Çağ: Doğa, korunması gereken kaynak

Erken modern çağ üzerine oluşturulmuş ilk odanın figürü Hristiyanlıkta kutsal ruhu temsil eden beyaz güvercin.

12. yüzyıl Almanyası’nda doğaya kutsal anlamlar atfediliyor. Örneğin Bingenli rahibe aynı zamanda doğa ve tıp üzerine düşünen ortaçağ entelektüeli Hildegard’ının öne sürdüğü terim viriditas yaratılışın yeşeren gücünü ifade ediyor. Hildegard’a göre kozmik düzen birbirinden kopuk değil. Lucca Codex’in Greening Power minyatürü Hildegard’ın viriditas fikrini görselleştiriyor. 

Orta Çağ sonlarına doğru ‘balıkçılık’ tarihinin işlendiğini görüyoruz. Doğa bu dönemde kutsallıktan daha çok ortak kullanılan, kurallarla yönetilen ve korunması gereken bir kaynak gibi görünüyor.

Erken Modern Çağ’ın egzotik hayvan koleksiyoncuları

İkinci odanın simgesi doldurulmuş bir kurt. O kısma gelmeden önce Fuggers ailesinden biraz bahsedelim. Trade and Mining isimli bölümde Fuggers ailesinin kurmuş olduğu ekonomik güçten bahsediliyor. Temelleri maden sermayesine dayanıyor. Doğaya kaynak gözüyle bakan ve bu şekilde zenginlik üstüne zenginlik katan bir ailenin elbette menajeri sahibi olduğunu görmek hiç şaşırtıcı değil. Menajeri, özellikle aristokratların, kralların, zengin tüccar ailelerin ya da sarayların egzotik hayvan koleksiyonuna verilen isimdir. 

Fuggers ailesi diğer hayvanların yanı sıra Hindistan’dan da tavuskuşu getiriyor. Bunun anlamı ‘benim ticaretim Hindistan’a kadar uzanıyor’ demektir. Canlı bedenler sermaye ağına dahil edilirken, egzotik hayvanların başka coğrafyalardan getirilmesi sadece iktidar ve zenginlik göstergesidir ki menajeri denilen yerler günümüz hayvanat bahçesi fikrinin kökenidir. 

Otuz Yıl Savaşları, veba ve değişen anlam

1618 – 1648 yılları arasında Almanya’da yaşanan Otuz Yıl Savaşları, veba ve felaketlere yüklenen anlam, kozmik korkuların insanı kuşatması, Tanrı’nın gazabı, yaşananların yarattığı korku ve şiddet hissi hayvanlaştırılmış bir sembolde karşılık buluyor; postu doldurulmuş gerçek bir kurt.

Tahnit kurt bu kez tam gövde olarak cam vitrin içinde görülüyor. Arkada diğer eserler ve tablolar da serginin atmosferini tamamlıyor.

Bir kurt bedenine atfedilen bu anlamı doğru bulmadım; vahşi olanın doğasını yaşayan anlamında olduğunu, vahşinin şiddet anlamına gelmediğini fakat serginin bu bağlamı kurarak yanlış anlamı pekiştirdiğini düşünüyorum. 

Hemen ilerleyince “Ölümün Zaferi – Triumph of Death” isimli tabloyu görüyoruz ve bize ölümün savaşta ve salgında tüm sınıftan insanları nasıl da eşitlediğini hatırlatıyor. Kafamızı çevirdiğimiz yerde “Mercenaries Plunder a Farmstead” isimli tabloda doğa ve kırsal alanın güvenli bir yer olmaktan çıktığını, askeri gücün çiftliklere ve evlere girdiğini görüyoruz. 

Maria Sibylla Merian ve metamorfoz

Orta Çağ’ın sonuna doğru önemli bir kadın figür ile karşılaşıyoruz: Maria Sibylla Merian. Doğa araştırmacısı Maria 13 yaşından beri tırtılları izliyor, kelebek olma hallerini gözlemliyor ve metamorfoz basamaklarını detaylı olarak görselleştiriyor. İpek böceğini dut yaprağı üstünde çizmiş olması Maria’yı bilim dünyasında farklı bir noktaya oturtuyor: faunayı kendi özgül besin bitkileri ile betimleyen ilk doğa araştırmacısı.

Doğa araştırmacılarının en büyük handikapı canlıları toplama ve örnek olarak saklama uygulamasıdır. Maria’yı incelediğimizde tırtılları kaplara koyduğunu ve fakat onlara zarar vermek yerine canlı gözlem yaptığını okuyoruz.

İnançla başlayan doğa ilgisi toplumda bilimsel gözlem olarak karşılık buluyor. Bu da az önce bahsettiğim gibi koleksiyonculuğa doğru evriliyor. Örneğin Berlin’deki Doğa Tarihi Müzesi, tanıtım kitapçığında, gururla koleksiyonunda 30 milyon ‘obje’ olduğunu yazıyor. 

Sanayileşme ve post humanizmin ayak sesleri

Almanya sınırlarından geçen Ren nehri kıvrımlı, taşkın alanları olan ve yan kollarla yayılan, bataklıklar ve sulak alanlar oluşturan canlı bir ekosistem iken 19. yüzyılda mühendislik projeleri ile nehir yatağı düzleştirdi, daralttı, hızlandırdı ve kontrol etti. 

Doğa modern devlet, teknoloji ve ekonomi tarafından yeniden şekillendiriliyor. İnsan merkezli bu adımlar birçok türün yaşamında habitat kaybına yol açıyor. 

Darwin ve Haeckel

Sergide 1859 yılında yayımlanan ve insanın tahtını sarsan en önemli eserin bir kopyasını görüyoruz: “Türlerin Kökeni”. Tüm canlıların ortak bir atadan evrimleştiği teorisi insanın doğa içindeki yerini anlamlı bir yere oturtuyor. Diğer canlılardan ayrı değil ve fakat sürekliliği olan bir düşünce, evrim sayesinde doğadan kopuk hissetmek yerine onun bir parçası olduğumuzu hatırlıyoruz. 

Darwin’in sergide yer alması elbette doğru; ancak onun günlüklerinde, araştırma yaptığı hayvanlara bugünkü etik anlayıştan uzak biçimde yaklaştığını, onları doğadan toplayıp nesneleştirdiğini ve bazılarını yemekten çekinmediğini görüyoruz.

Darwin’in topluma kazandırdığı evrim düşüncesi bazı bilim insanları tarafından aşırı yoruma tabi tutulmuş ve insanlığın tür ağacını yaratmak gibi sonuçlar da doğurmuştur. Örneğin Ernst Haeckel insanlığın 12 türüne ait ırkçı bir sınıflandırma yapmıştır (Genealogy of the twelve species of men).  Ayrıca canlılar içindeki düzeni anlatmaya çalıştığı bir ağaç çizimi ise dallarıyla ilkel- gelişmişlik veya düşük- yüksek ikiliğini vermektedir. Darwin ise hiçbir kitabında insanı türlere ayırmamıştır ve çizim konusunda da yanlış anlamlar çıkmaması amacıyla ihtiyatlı davranmıştır. 

Evrim teorisinin temel düşüncelerinden biri doğal seleksiyondur; ortama en iyi adapte olanın hayatta kalma olasılığının daha yüksek olması. Bu düşünce  pozitif bilimden alınıp beşeri bilime uygulandığında toplumsal düzende güçlü olanın kazandığı, güçsüz olanın ezildiği hiyerarşik sisteme meşru bir zemin kazandırmıştır. Varoluş mücadelesi – Battle for existence Haeckel’in ortaya attığı, temelini de doğal seleksiyondan alan bir düşüncedir. Sınırlı kaynaklar rekabet yaratır, güçlü olan hayatta kalma mücadelesini kazanır. 

Kısacası serginin bu kısmında, Darwin’in biyolojik kuramı özellikle Almanya’da nasıl politik ve ideolojik anlamlar kazandı sorusunu kendimize sorabiliriz. Ernst Haeckel’in biyolojiden güce giden en tehlikeli köprü olduğunu da varsayabiliriz.

19. Yüzyıl kentleşmesi ve kolera

Temel görsellerden biri olan “The Breeding Ground of Cholera in Hamburg” tablosunu izlediğimiz bölümde 1892’de Hamburg’da yaşanan kolera salgını anlatılıyor. Salgın içme sularından yayılıyor ve işçi sınıfı mahallelerinin aşırı nüfusu ile birlikte kötü altyapısı kentin ne kadar kırılgan bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Her daim insan tarafından kontrol altına alınmak istenen doğa bu kez mikrobiyal bir güç olarak insanın evine ve hatta bedenine giriyor. Kolera bu dönemde altyapı eşitsizliğinden kaynaklı olarak belli bir bölümün salgından daha çok etkilenmesi ile sınıfsal farkı da açıkça gözler önüne seriyor. 

Kolera salgını, her fırsatta doğayı kontrol altına almaya ve onu kendisi için değiştirmeye çalışan insanın düzenine bir çatlak açıyor. 

Kuş tüyü modası ve hayvan koruma hareketi

Doğa bu dönemde hem tahrip edilen hem de korunması gereken bir şeye dönüşüyor. 19. yy sonu Avrupa’da özellikle kadın şapkalarında kuş tüyleri, kanatları moda oluyor. Cennet kuşları, balıkçıllar, deve kuşları ve başka türler bu lüks tüketim için öldürülüyor ve bedenlerinden parçalar koparılarak moda nesnesine dönüştürülüyor.

Almanya’daki modern kuş koruma hareketinin kurucu figürlerinden biri olan Lina Hahle’nin kuş koruma mücadelesi bu günlerde, kuş tüylerinin modada kullanılmasına karşı olarak başladı. Hahle örgüt kurdu, kampanya yürüttü, kamuoyu oluşturdu, kuşların öldürülmesine karşı toplumsal baskı yarattı ve erken doğa koruma hareketini kurumsallaştırdı.

Yapay gübre ve zehirli gaz

Bölümün ana figürü Fritz Haber. Kendisinin yaptığı çalışma sayesinde havadaki azottan amonyak üretimi mümkün hale geliyor ve yapay gübre üretimi devleşiyor. Fakat aynı kimyasal bilgi Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın zehirli gaz üretmesini de sağlıyor. 

Sergi burada bilimin nötr olmadığını gösteriyor. Bilgi tek başına ‘iyi’ veya ‘ kötü’ değil. Hangi ekonomik, politik ve askeri düzene bağlandığı belirleyici oluyor. Aynı akıl, endüstriyel kapasite ve kimyasal bilgi toprağı besleyebilir, askeri öldürebilir, ekosistemleri bozabilir ve tarımı endüstriyel bağımlılığa sokabilir. Öyle de oluyor. 

‘Beygir Gücü’nden motorlu taşıtlara

At, modernleşmenin görünmeyen emekçisi olarak karşımızda duruyor serginin bu bölümünde. İngilizcesi ile horsepower türkçesi ile beygir gücü olarak kabul ettiğimiz ölçü birimi aslında tamamen atın bedensel gücüdür. Sanayileşme öncesinde at, ulaşımın, tarımın, savaşın, ticaretin ve kent içi taşımacılığın merkezindeydi. Motorlaşma geldiğinde ise at tamamen kaybolmuyor ama sembolik olarak makinenin içine taşınıyor. Beygir gücü kavramı hayvan bedenini enerji ölçüsüne indirgiyor, atın yorulması, acısı, yaralanması, ölümü görünmezleşiyor, geriye soyut bir güç kavramı kalıyor. 

Faşizm nasıl değiştiriyor?

Moritz Büsgen’in The German Forest / Der deutsche Wald adlı kitabındaki “Chapter 12. Colonial Forest” bölümünde ‘Alman Ormanı’ fikri yalnızca Almanya içindeki ulusal orman imgesiyle sınırlı kalmıyor; sömürgelere taşınıyor. Orman artık canlı bir ekosistem değil, ölçülecek, sınıflandırılacak, işletilecek, keresteye ve ekonomik değere çevrilecek kolonyal kaynak hâline geliyor.

Avcı ve hayvan fotoğrafçısı Carl Georg Schilling ‘in With Flash and Gun kitabı ise , açıkça avcılık ve kolonyal hayvan fotoğrafçılığı meselesine giriyor. Kitabın sergilendiği bölümde Schillings’in Alman Doğu Afrikası’nda 1899/1903’te çektiği yayımlanmış ve yayımlanmamış hayvan fotoğraflarından hazırlanmış multimedya kioskları da var. Fotoğraflarda avcılık ile öldürülmüş aslan, kaplan ve gergedan görüyoruz. 

Fotoğraf burada hayvanı görünür kılıyor fakat aynı zamanda kolonyal avcılığın, erkeklik gösterisinin ve vahşi doğayı ele geçirme arzusunun parçası oluyor. Schilling fotoğrafı  ‘bakın bu hayvan oradaydı’ demek için çekmiyor, daha ziyade ‘ben oradaydım’ demek için çekiyor ve ekliyor ‘gördüm, yaklaştım, aydınlattım, gerekirse vurdum’.

Sömürgeciliğe geçilen bu bölümde Maji maji direnişinden de bahsediliyor. Alman sömürgeciliği için doğa sadece ormanlar değil, bölgedeki toprak, emek, tarım, bedenler ve yerel halkların yaşam alanlarını da kapsıyor. Direnişin temel nedenlerinden biri, Almanların yerel halkı ihracat için zorla pamuk üretimine ve angaryaya zorlamasıydı. Direniş bastırıldı ve Alman ordusu köyleri, goda kaynaklarını ve ekinleri yok eden sert yöntemler kullandı. Şiddet, açlık ve hastalıkla bağlantılı olarak onbinlerce insan öldü. Siyah beyaz portresini gördüğümüz Songea Lwafu Mbano direnişin lideriydi. 

Reich Doğa Koruma Yasası ve  Nürnberg Yasaları

Nazi rejimi bir yandan kendini doğayı, peyzajı, ormanı  koruyan bir güç gibi sunuyor; diğer yandan aynı anda devasa inşaat projeleriyle, savaş hazırlığıyla, otobanlarla, zorla çalıştırmayla ve ırkçı devlet politikalarıyla yaşamı ezip geçiyor.

Otobanlar / Reichsautobahn burada çok sembolik. Nazi propagandası otobanları “modernlik”, “ulusal birlik”, “Alman peyzajının içinden geçen güzel yollar”, “işsizlikle mücadele” ve “Führer’in yolları” gibi sundu. Ama sergi bağlamında doğanın devlet eliyle düzenlenmesi ve ideolojik peyzaja dönüştürülmesi olduğunu görüyoruz. 

 Nazi Almanyası 1935’te Reich Nature Conservation Act / Reich Doğa Koruma Yasasını çıkarıyor. Aynı yıl Nürnberg Yasaları da çıkarılıyor. Serginin daha önce kurduğu “biology–power” hattı burada sertleşiyor: Bir yanda “doğayı koruma” dili, diğer yanda insanların ırksal kategorilere ayrılması, dışlanması ve yok edilmesine giden devlet ideolojisi.

Bu yol bizi elbette Auscwhitz’e çıkarıyor. Ana figürlerden biri SS mensubu ve ornitolog Günther Niethamer. Kendisi kampta insanların esir tutulması ve köleleştirilmesi, gaz odalarında öldürülmesi sisteminin içinde bir asker olarak çalışırken bir yandan da kamptaki guguk kuşlarını gözlemliyor. Kuluçka parazitliğini farkettiği kuşların yumurtalarından örnekler alıyor ve bazen de kuşları vurarak preparat hazırlıyor. 1942’de ‘Auscwhitz’de Kuş Yaşamı Üzerine Gözlemler’ isimli makalesi yayımlanıyor. 

Bölünmüş Almanya

Doğa önce kutsal yaratılıştı, sonra kaynak, sonra bilimsel nesne, sonra ulusal ideolojinin parçası ve şimdi de endüstriyel üretim sistemin hammadesi haline geldi. Bölümün ana figürü bedeni endüstriye dahil edilmiş, sütü ve eti için kullanılan bir inek. Hayvan bedeninin üretim aracına döndürüldüğü bir dönem. Devlet planlaması, gıda politikası ve verimlilik hedefi gereği bazı hayvanların ‘çiftlik hayvanı’ etiketi ile yaşayıp ölmek zorunda kalmaları suretiyle aslında bir canlıdan çok makine muamelesi görüyor olması yaşadığımız dönemlere dek uzanıyor. 

Son olarak 1966’da şaşırtıcı bir şekilde Ren Nehri’nde görülen bir beyaz balina hikayesini paylaşıyor sergi bizimle. Normalde arktik sularda yaşayan balinanın nasıl Ren nehrine geldiği bilinmiyor. Fakat 2-3 gün içerisinde deri dökülmesi yaşayan balina, endüstri atıkları ile pislenmiş nehrin kirlilik boyutunu ortaya çıkarıyor. Duisburg Hayvanat Bahçesi müdürü balinanın peşine düşüyor, ağlarla ve bayıltıcı oklarla günlerce yakalamaya çalışıyor.

İçimizi ferahlatacak bilgiyle bitirmek isterim, beyaz balinayı yakalayamıyorlar ve balina nehirden açık denize giden yolu bularak pis Ren’den ayrılıyor.

Şimdi tekrar hatırlatmakta yarar var serginin uyandırdığı o ilk soruyu; ‘Doğa’ hakkında konuştuğumuzda tam olarak neyden bahsediyoruz? 

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin