Artık daha “modern” savaşlar var: ekran başında, drone’larla, “temiz” öldürmeler… Ama ölen yine çocuklar, yine siviller. Medya ise bu kayıplara “tali zarar”, “yan etki” ya da “yanlış hedef” diyor. Seran Vreskala yazdı.

Bir zamanlar yıldızlara ulaşmayı hayal eden insanlık, aradan geçen yüzyıllara rağmen hâlâ birbirini daha etkili öldürmenin yollarını arıyor. Geçmişte yaşananlar ya unutuldu, ya inkâr edildi, ya da çarpıtılarak görmezden gelindi. Hâlâ savaşlar var, hâlâ soykırımlar, hâlâ açlık, yoksulluk ve sömürü…

Geçmiş dediğimiz şey kitaplara yazıldı ama akıllara, vicdanlara kazınmadı. Geliştiğimizi sandık, medeniyet kurduk, teknolojiye taptık ama kalbimiz ve ruhumuz hâlâ ilk çağlarda takılı kaldı. Akıllandığımızı sandık, sadece daha karmaşık bahaneler üreterek daha da aptallaştık.

“Tarih tekerrürden ibarettir” dedik, “Geçmişini unutan onu tekrar yaşamaya mahkûmdur” dedik, “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” dedik ama yaşananlardan ders almadık. 1’inci Dünya Savaşı’ndan sonra “bir daha asla” dedik, 2’incisi geldi, tekrar “bir daha asla” dedik. Şimdi üçüncüsünün işaretleri ufukta belirdi.

Bencillik hiçbir zaman eksilmedi, aksine kutsandı. Irkçılık ise insanlığı zombilere çeviren bir virüs gibi tüm dünyaya yayıldı. 

Önce ateşi bulduk, sonra tekerleği, ardından atomu parçaladık; uzaya bile gittik. Teknoloji devrimleri yaptık ama hâlâ birbirimizi anlamakta, kabul etmekte, sevmekte zorlanıyoruz. Hâlâ bizden olmayanı dışlıyor, ötekileştiriyor, hatta ölmelerini diliyoruz.

Bütün o icatlar, insanı yüceltmektense birbirimizi yok etmenin daha etkili yollarını bulmamıza yaradı. Sanki zekâ arttıkça kalp küçüldü. Empati yerini algoritmalara, insanlık istatistiklere bıraktı. Herkes birer “kullanıcı verisi”ne dönüştü. Dostluk kelimesi sözlüklerden silindi, düşmanlık ise günlük dilimize yerleşti.

Toprak bizi doyurdu, nehirler serinletti, ormanlar nefes verdi ama biz onları yalnızca kaynak olarak gördük. Kes, al, yok et, sat! Ekosistem çöküyor, türler birer birer yok oluyor ama biz ekran başında seyretmekle yetiniyoruz. Hayvanlar bizlere yoldaş oldu, korudu, besledi, iyileştirdi. Bizse onlara ihanet ettik, acı çektirdik, malımız gibi kullandık ve yok ettik. Çünkü doğayı, canlıları, hayatı sadece bize ait sandık. Oysa biz onlara aitiz. Ve onları kaybedersek, aslında kendimizi kaybetmiş olacağız. Farkında mıyız? Değiliz. 

Bunun bizi nasıl distopik bir geleceğe götürdüğünün bile farkında değiliz. Bugün insanlık tek bir dine inanıyor: Para. Güç, sağlık, adalet, eğitim… Hepsi satın alınabilir hale geldi. Bir insanın hayatı, bir başkasının banka hesabındaki sıfırlara endeksli. “Ne kadar değerli?” sorusunun yerini “ne kadar işime yarar?” aldı. 

Vicdan, bu çağda sadece nostaljik bir kelime oldu.

Tarih kitapları savaşlarla doluydu, bugünün gazeteleri de öyle… Sınırlar değişti, teknolojiler değişti ama insanın öfkesine hâkim olamayan doğası, şiddete olan bağımlılığı değişmedi. Yaş aldıkça bilgeleşeceğimize, daha da aptallaştık. Yaşlı adamların verdiği savaş kararlarında gençler ölüyor. Artık daha “modern” savaşlar var: ekran başında, drone’larla, “temiz” öldürmeler… Ama ölen yine çocuklar, yine siviller. Medya ise bu kayıplara “tali zarar”, “yan etki” ya da “yanlış hedef” diyor. 

Savaş sadece teknolojiyle değil, kelimelerle de yürütülüyor artık. Devletler her saldırıya romantik, kahramansı ya da masum isimler veriyor. Gerçekleri çarpıtmak, savaşın vahşetini meşrulaştırmak için dil kullanılıyor. Bu isimler adeta bir halkla ilişkiler kampanyası: hem içeriye milli duygular pompalanıyor hem de dünyaya “haklıyız” mesajı veriliyor.

Geçtiğimiz hafta İsrail, “Rising Lion / Yükselen Aslan” adlı hava operasyonunu başlattı ve başta Tahran olmak üzere onlarca noktaya saldırdı. Güçlü ve ileri savunma teknolojisine sahip bir ordu, savunmasız bir ülkeyi “temiz” ve “haklı” bir şekilde vurdu. Dünya basını bunu “önleyici savunma” diye yazdı. Ama gerçekte ölen yine sivillerdi.

Tarihsel örneklere bakalım şimdi: Amerika Irak’a “Çöl Fırtınası” adıyla girdi. Rusya, Ukrayna’ya açtığı savaşa “Özel Askerî Operasyon” dedi. Çünkü eyleme “savaş” demek uluslararası hukukta açık işgal anlamına gelir. Kamuoyu tepkisi oluşur. Uluslararası destek artar. Halbuki “operasyon” kelimesi, kulağa rutin bir görev gibi gelir. Bu da şiddetin algısını yumuşatır.

Türkiye de bu romantik dili sıkça kullanıyor: Zeytin Dalı Harekâtı (2018)… İsminde barışın simgesi zeytin dalı var; ama yüzlerce insan hayatını kaybetti. Barış Pınarı Harekâtı (2019)… Barış getirecek pınar Suriye’nin kuzeyinde kan gölüne döndü. Ya da gücü, kahramanlığı, saldırganlığı simgeleyen isimlerle sunulan sınır ötesi operasyonlar gibi; “Pençe Serisi” (Kaplan, Şimşek, Kilit)…

Savaşın dili, en az kendisi kadar öldürücü… Çünkü dil, gerçeği çarpıtmanın, şiddeti normalleştirmenin en güçlü aracı. “Bir daha asla” temennileri, onca atasözü, ne Hiroşima’yı, ne Halepçe’yi, ne Gazze’yi, ne Ruanda’yı, ne Dersim’i durdurabildi. Her nesil, aynı hataları, sadece farklı maskelerle yapmaya devam ediyor.

Her nesil, her devlet, her güç aynı hataları, yeni maskelerle üretmeye devam ediyor. Farklı bayraklar, farklı sloganlar, farklı diller ama aynı öfke, aynı kibir, aynı bencillik, aynı güç kavgaları… İnsan gelişiyor ama akıllanmıyor. Geçmişimizdeki binlerce örneğe rağmen, tarih sadece tekerrür etmiyor, utanmadan tekrar tekrar yazılıyor. 

Özünde ise insanlığın ilerleyen değil, gerileyen tarihini görüyoruz. 

Aptal insanın tarihçesini…

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin