İoanna Kuçuradi’nin ölüm haberi, her günkü haber akışının arasında geldi. Akışta yeni bir adaletsizlik videosu, sonra bir sokak röportajı, arada onun fotoğrafı ve hemen ardından Serenay Sarıkaya. Algoritma gündemi yakalıyor, birkaç saat içinde ekran sözleriyle doldu. Bir düşünürün ardından sözlerini paylaşıp hatırlamak konusunda tuhaf hissediyorum. Bir ömür boyunca uğraşılmış olanı birkaç alıntıya sığdırmak, üstelik o alıntıların bir iki gün dolaşıp kaybolacağını bilmek huzursuz ediyor. Yine de içime dönünce, ardımdan hatırlanacak sözler bırakabilmekten başka bir gayem de olmaz gibi geliyor.
Paylaşacak bir tane seçmeye çalışırken aklımda en çok kalanın bir cümle değil, bir hikâye olduğunu fark ettim. İki bakkalın hikâyesi.
“İki bakkal var, ikisi de doğru tartıyor; ilki insanları kandırmaması gerektiği için bunu yapıyor, diğeri müşteri kaybetmemek için. Asıl olan ilktir, ikincisi ise sahtedir, göstermeliktir, müsameredir. İşte bu farkı herkese öğretmek gerekir.”
Dışarıdan bakınca iki bakkal arasında hiçbir fark yok. Terazi, ekmek, para üstü, her şey aynı. Farkları kimse bakmazken ortaya çıkıyor. Müşteri kaybetmeyeceğinden emin olduğu gün, ikinci bakkalın terazisi değişiyor.
Evet, ikinci bakkalın çağında yaşıyoruz ve hepimiz farkında olmadan az ya da çok buna katkı sunuyoruz. Radarı görünce yavaşlayan sürücüler, denetim haftası gelince düzelen tabelalar, değerlerini duvara asıp toplantı odalarında başka türlü konuşan kurumlar, kamera açıkken değişen yüzler… Biri bizi izlerken şahaneyiz, o zaman neden bu haldeyiz?
Kuçuradi’nin felsefesi bana göre genelde bu farkı görünür kılma üzerine. İlk bakışta aynı görünen, ama özünde bambaşka olan şeyleri ayırt edebilmeyi öğrendik ondan. Onun sözüyle devam edeyim: “Doğru değerlendirme yapmadan doğru ya da değerli bir eylemde bulunamazsınız.” Yani önce doğru tartmak gerekiyor, sonra da tartıyı kimse bakmazken bozmamak.
İlk ayrım, hak ile çıkar arasında.
“Herkes her durumda kendini haklı sanıyor dünyamızda ve insanların birçoğu, çıkarlarını da hak sayıyorlar.”
Bu cümleyi okuyunca aklıma hemen uzun bir sıra ve o sıranın başına doğru yürüyen biri geliyor. Hatta telefonda şöyle diyor olabilir: “Dert etme, hallederiz.” Sırası kapılınca söylenen kişi, tanıdık onu araya alınca bundan rahatsız olmayı geç, buna “işini bilmek” diyor, kendini güçlü hissediyor. Başkasının çocuğuna yapılan torpili adaletsizlik sayan, sıra kendi çocuğuna gelince “Ne yapayım, herkes yapıyor” diye kendini temize çekiyor. Emniyet şeridinden geçenlere kızan, acelesi olduğu gün kendini makul bir istisna sayıyor.
Kimse kendini kural çiğneyen biri olarak görmüyor. Herkesin acil bir işi, makul bir gerekçesi, özel bir durumu var. Çıkar kendine hak kılıfı bulduğunda sahibini rahatsız etmiyor.
Sonra söylenenle yapılan arasındaki ayrım geliyor.
“Bir kişiyi ele veren değer yargıları değil değerlemeleridir; fiilen yaptıkları, ortaya koydukları, yaşadıklarıdır.”
“Adil bir yaşam herkesin hakkıdır.”, “Tüm insanlar eşittir.” Bu cümleler herhangi birinin ağzında pelesenk olabilir, adil yaşam söylemleriyle kendini meşhur dahi edebilir. Peki karar anında bu sözleri herkes pusula olarak kullanıyor mu? Mesela bir işe alımda, terfi kararında, hatta apartman toplantısında, ne bileyim aile sofrasında. Bu değerler pratikte nasıl çalışıyor?
Bir de insanla fikri arasındaki ayrım var.
“Saygı konusu insanlardır, fikirler değil. Fikirler değerlendirme konusudur.”
Bu ayrımı kaybettiğimizde iki yöne birden savruluyoruz. Ya bir fikre yapılan itirazı kişiliğimize saldırı sayıyoruz ya da “her fikre saygı” diyerek başkalarının hayatına zarar veren düşünceleri bile tartışmaya kapatıyoruz. Kuçuradi’nin gösterdiği yol elbette zahmetli, bir o kadar da dürüst: İnsanı korumak, fikri tartmak. Tartarken de güce başvurmamak.
“Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil.”
Hoşlanmadığımız birinin susturulmasına sessiz kalmak kolay; ama bir hak yalnızca sevdiklerimize tanındığında hak olmaktan çıkıp ayrıcalığa dönüşüyor. Kuçuradi bunu en zor yerinden söylemekten çekinmiyordu: “İnsan hakları suçlunun haklarıdır da.”
Henüz oralara gelemedik, bir adım geriden gelerek buna direk bir soruyla katkı sunmak isterim. Demirtaş içeri girdiğinde, bütün ülke ayağa kalksaydı; sizce bugün yine aynı Türkiye’ye mi uyanırdık?
Hatta daha zor bir yerden sorayım, beni okuyanlar Demirtaş’a sesini çıkarmıştır muhtemelen. Ümit Özdağ içeri alındığında herkesin sesi gür çıksaydı, bugün bir şeyler farklı olur muydu?
Gündelik hayatta en sık kaybettiğimiz ayrımsa, işlemle insan arasında. Çağrı merkezine patlarken orada dinleyenin de insan olduğunu unuttuğumuz ve kayışın koptuğu o kısa an.
“Şunu unutmamak gerekir ki, yaşamda çoğu zaman bir durumun, bir olayın, bir eylemin karşısında değil, bir insanın karşısında bulunuruz. Ve önemli olan da bunu bilmektir.”
Hukuk için de diyordu ki: “Hukuksuz etik olur, ama etiksiz hukuk olmamalı.” Usulüne uygun olan her şey doğru değil. Bir kural insanı korumuyorsa, sorun yalnızca onu uygulayanda değil, kuralın kendisinde de.
Bu bence hepimiz için en zoru, olan bitenle, olan bitene dair inandıklarımız arasındaki ayrım.
Bu kadar haksızlığın ortasında yorulmamak mümkün değil. Bir süre sonra dünyanın böyle olduğunu ve tek bir hayatımız olduğunu kabullenmek, insanın kendini korumasının bir yolu oluyor. Beklentisiz kalınca hayal kırıklığı da olmuyor. “Dünya böyle” deyip geçmek, aslında bir inanç ve her inanç gibi bu da tartılabilir.
“Şu andaki durumuyla dünyamız, biz insanların yarattığı bir dünyadır. Başka türlü de olabilir.”
Nasıl olacağına dair cevabı da şaşırtıcı derecede basitti: “Okullarda felsefe öğretsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur.” Felsefe derken ezberlenecek isimleri, akımları kastetmediğini düşünüyorum. Ayırt etmeyi, tartmayı, gerekçe sormayı kastediyordu; yani ilk bakkalı yetiştirmeyi.
Kendini “inatla umutlu” diye tarif ediyordu. Umudu gözlerini gerçeklere kapatan bir saflıktan değil, gördüğü halde vazgeçmeme gerçekçiliğinden geliyordu. Karamsarlığa kapılanlara da sesleniyordu:
“O kadar karamsar olmayın. Erdemli olan, erdemli yaşamak isteyen insanlar da var dünyamızda.”
Var ve dünya bu insanların hatrına dönmeye devam edecek. Kendisi de onlardan biriydi; doksan yıllık ömrü boyunca, kimse bakmazken de doğru tartanlardan.
Ardından yapabileceğimiz en tek şey sözlerini paylaşmak gibi gelse de, öyle değil. Hiç unutmamamız gereken yegane mirası; kimsenin görmeyeceğine emin olduğumuz halde, doğrusunu yapmaktan vazgeçmemek.





Bir Cevap Yazın