Bağımsız tiyatro ekibi Oyun Laboratuvarı, yeni oyunları Zagon ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşma kuramından referanslar taşıyan ve çağdaş bir fabl kurgusu sunan yapım; arkadaşını kaybeden İzzet isimli bir sokak kargasının insan merkezli kentsel düzene açtığı savaşı konu alıyor. Hayvan haklarını ve insanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisini bir karganın perspektifinden ele alan tek kişilik oyun, fiziksel tiyatro ve beden performansını merkeze alıyor.
Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali programı kapsamında 27 Kasım Cuma saat 20.00’de Fade Sahne’de oynayacak oyunun çıkış hikayesini, karga zekâsına dayanan dramatik yapısını ve bağımsız tiyatro yapmanın getirdiği zorlukları metin yazarı Çınar Taşdemir ve oyuncu Onat Uğantaş ile konuştuk.
Merhabalar arkadaşlar. Öncelikle sizi bir tanımak isterim. Siz kimsiniz? Neler yapıyorsunuz?
Ben Onat Uğantaş. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunuyum ve şu anda aynı alanda yüksek lisansıma devam ediyorum. Genel sanat yönetmenliğini Fatih Pazvantoğlu’nun üstlendiği Oyun Laboratuvarı ekibinde oyuncu olarak yer alıyorum.
Ben Çınar Taşdemir. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Tiyatro Tarihi ve Teorisi mezunuyum. Yüksek lisansımı Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde tamamladım. Bu prodüksiyon da Oyun Laboratuvarı ile birlikte hayata geçirdiğimiz bir çalışma.
Peki bu oyuna nasıl karar verdiniz?
Çınar: Aslında fikir ilk başta tamamen Onat’a aitti.
Onat: Sahneye taşımak amacıyla yazdığım birkaç öykü vardı; dört farklı hayvanın tematik olarak birbirine bağlandığı bir kurguydu bu. “Acaba bundan nasıl bir oyun çıkarabiliriz?” diye Çınar’la bir araya geldik. Yazdıklarımı okudu ve içlerinden bir öyküyü özellikle çok beğendi. Şu an üzerinde çalıştığımız oyunun temelini de o öykü oluşturuyor; Çınar o metni esas alarak yeniden bir oyunlaştırma sürecine girdi.
Çınar: Nisan ayında ilk toplantılarımızı yapmaya başladık ve hedefimiz, Haziran’daki Kısalar Festivali’ne kısa bir versiyon yetiştirmekti. Onat’ın yazdığı çekirdek hikâye aslında bir kargaya aitti. Hayvan hikâyeleri konseptini tek bir oyunda nasıl bütünlüklü hale getirebileceğimizi tartışırken odak noktamızı bulduk: Hayvan hakları ekseninde ilerleyen ve insandan intikam alan bir karganın hikayesi… Hayvanlara uygulanan zulmün görünmeyen taraflarını sahnede görünür kılmak, bunu yaparken de meseleyi insanın değil, bir karganın bakış açısından anlatmak istedik. Nisan’da provalara başladık, Haziran’da kısa versiyonu sahneledik. Şimdi ise aynı tema ve metin üzerinden oyunun uzun versiyonunu çalışıyoruz.

Temelde bir karganın hikayesi var dediniz. Bu karga kimdir, neyin peşindedir? Oyunun yapısı ve arkasındaki fikir nasıl şekillendi?
Çınar: Bu hikaye, İzzet isimli bir karganın İstanbul’da arkadaşını kaybettikten sonra yaşadığı bir delirmeyle başlıyor. Temel amacı insanlara hayvanların da hakları olduğunu, yaşamın çok çeşitli ve bütünleşik bir yapı taşıdığını hatırlatmak. İzzet bir sokak kargası; bu yüzden dili oldukça sert ve dünyayı tamamen kendi penceresinden yorumluyor. Oyunda en sevdiğim noktalardan biri de “Biz bunu insanlardan öğrendik” teması. Hayvanlar aslında böyle yaşamıyordu; insanın doğaya attığı her adımın bir sonucu var. Bu etki, İzzet’in hayatını dönüştürdüğü gibi bizim hayatlarımızı da dönüştürüyor. İzzet tüm bunları gören, gördüklerini bize anlatmaya çalışan ve yeni bir kural, yeni bir sistem kurmayı hedefleyen ama bunu bir sokak kargasına özgü o vahşilikle yapmaya girişen bir karakter.
Onat: İnsanlarda şöyle bir durum var: Ucu doğrudan kendisine dokunmadıkça kimse harekete geçmiyor. Önüne bir zorluk çıktığında kenarından dolaşmanın bir yolunu buluyor. Kapitalist düzen bunu dayatıyor; ancak doğrudan kendi canı yandığında ayağa kalkabiliyor insan, o zaman da yanında kimseyi bulamıyor. Oyunun tam olarak buna temas eden bir omurgası var. Bu bizim de aramızda sık sık tartıştığımız ve çözüm üretmek için kafa patlattığımız bir mesele. İzzet karakterini çalışmak benim için çok keyifli; bir oyuncu olarak da son derece tatmin edici. “Hadi ben bir kargayım, oynayalım” kolaycılığı yerine bambaşka bir anlatı perspektifi kurduk. Karakterin olaylara insan gibi bakmamasına özen gösteriyorum. Provalardaki doğaçlamalarda da gördük; o zihinsel yapı oturdukça oyun çok farklı yerlere evrilebiliyor. Sahnede tek kişi olsam da aslında birden fazla kargayı, başka hayvanları ve insanları canlandırdığım çok katmanlı, çok dinamik bir yapı var.
Güliz: Burada şunu fark ediyoruz aslında: Her şey evrildiği gibi tiyatro da evriliyor. Aynı şekilde oyuncunun benimsediği modelin de dönüştüğünü görüyoruz. Eskiden izlediğimiz oyunlar daha durağan ve söze dayalıyken, burada güçlü bir fiziksel anlatım ve beden performansı devreye giriyor anladığım kadarıyla.
Onat: Dünya değişiyor ve tiyatronun da buna ayak uydurması gerekiyor. Bugün gerçeklik algısının bambaşka bir yerindeyiz. Cebimizde sürekli açık bir ekran, algoritmaların şekillendirdiği kişiye özel eğlence sistemleri var. Hal böyleyken tiyatroya gelen izleyiciye sahici bir samimiyet sunmak zorundayız; bazı noktalarda seyirciyi kandırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor.
Çınar: Onat’ın yazdığı ilk öyküde beni en çok çeken şey, sahneye çıkıp kendi derdini anlatamayacak olanların mağduriyetini ele almasıydı. Tiyatroda insanın her haline, her çelişkisine ve derdine öyle ya da böyle bir yer açıldı. Fakat hayvanların maruz kaldığı bu haksızlığı, özellikle de İzzet gibi bir figür üzerinden aktarmak çok kıymetli. Çünkü doğa, sınırları ve kuralları çok net olan bir düzen. Biz insanlar şehirler kurarak, modern yaşam pratikleriyle bu sınırları aştık. Hayvanlar aleminde ise karşılıklı yardımlaşma hala ekosistemin temel taşıdır; ancak şehir hayatı hayvanların da bu dayanışma ağlarını aşındırdı. Onlar da tam olarak insandan öğrendikleri rekabetçi düzenin içine hapsoldular.
Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma kitabında çok çarpıcı bir tespit vardır. Kropotkin, Darwin’in güçlü olanın hayatta kaldığına dayalı ekvator merkezli modelini eleştirir; Sibirya’daki gözlemlerinde bir atın öleceği zaman bir ayının ininin önünde can verdiğini, böylece ekosistemin birbirini besleyerek sürdüğünü anlatır. Tıpkı toprağa karıştığımızda bedenimizin bitkilere, mikroorganizmalara besin olması gibi… Doğa karşılıklı bir dayanışma döngüsüdür. Oysa şehir mantığı yalnızca insanı değil, kargayı da yapayalnızlaştırdı; oyunumuz tam da bu noktaya bir eleştiri getiriyor.
İzzet de Onat’ın belirttiği gibi, ucu kendisine dokunana kadar bu çarkı sorgulamıyor; canı yandığı anda sistemi karşısına alıp insana karşı bir örgütlenme başlatıyor. Amacımız aslında çağdaş bir fabl kurmak. Bunu La Fontaine’den ödünç almak yerine, kendi coğrafyamızın ve dilimizin içinden üreterek bugünün kentinde bir karganın nasıl hayatta kaldığını anlatmak istedik. Doğada kargalar kurtları leşe ya da ava yönlendirir, ardından kalanla beslenir; yani müthiş bir iş birliği yürütürler. Aynı zamanda inanılmaz derecede organize ve zeki hayvanlardır. İngilizcede karga sürüsü için kullanılan “murder” kelimesi Orta Çağ’a kadar uzanır; çünkü bir karga öldüğünde sürü toplanıp adeta bir cinayet araştırması yapar. Şüpheli gördükleri bir insan olursa onun peşini bırakmaz, intikam alır ve bu hafızayı nesiller boyu yavrularına aktarırlar. Yapılan araştırmalar da kargaların zekasının doğayla iç içe ama özellikle insanla temas ettikçe çok ileri bir seviyeye ulaştığını gösteriyor. Biz de tam buradan yola çıkarak bu hikâyeyi sahneye taşımaya karar verdik.
Tiyatroya dönelim. Artan sahne kiraları ve bilet fiyatları seyircinin tercihlerini daraltırken, ilgiyi daha çok ünlü isimlerin yer aldığı büyük prodüksiyonlara yönlendiriyor. Bağımsız tiyatroların ve mesleğini sahneye adamış oyuncuların seyirci bulmakta zorlandığı bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onat: Tiyatronun hem ulaşılabilir hem de sürdürülebilir olması gerekiyor; Türkiye’de son birkaç yıldır bunun sancısını çok derinden hissediyoruz. Aslında biz tiyatrocular olarak artık birbirimizle değil, gündelik temel harcamalarla yarışıyoruz. Seyirci, dışarıda bir akşam yemeği yemek ile bir tiyatro bileti almak arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Bütçesi kısıtlı olan izleyici de parasının karşılığını “güvenli” bir şekilde alabileceğini hissettiği büyük prodüksiyonlara veya ünlü isimlerin yer aldığı oyunlara yöneliyor. Bu durum büyük işlerin iyi ya da kötü olmasıyla ilgili değil; tamamen ekonomik bir refleks.
Mesele sadece bilet parası da değil; görünürlük krizi de var. Sosyal medya hayatımızın merkezi oldu ama algoritmalar insanları öyle dar yankı odalarına hapsediyor ki bağımsız tiyatrolar olarak asıl izleyicinin karşısına çıkamıyoruz bile. Sokakta afişleme yapmak ya da basılı tanıtım hazırlamak dahi ciddi maliyetlere ulaştı. Bazen iki bin, üç bin liralık biletlerle büyük oyunlara giden izleyiciler şans eseri bizim bağımsız oyunlarımıza denk geldiklerinde, “Böyle harika işler de varmış!” diye şaşırıyorlar. Haberdar olsalar zaten gelecekler, belki ikisini birden takip edecekler. Ancak o yankı odalarını kırmak gerçekten çok güç. Elbette burada seyirciye ulaşma yöntemlerimizi sorgulayarak çuvaldızı biraz kendimize de batırmamız ve yeni alternatif mecralar üretmemiz gerekiyor.
Dijital görünürlük bugün neredeyse tamamen Instagram reklam bütçelerine endeksli durumda. Reklam vermediğinizde algoritmalar sizi izleyicinin akışına taşımıyor; fakat bağımsız tiyatroların da bu bütçeleri karşılayacak gücü yok. Peki, bu tıkanıklığı aşmak ve seyirciye ulaşmak için dijital mecraların dışında nasıl alternatif yollar üretilebilir sizce?
Onat: Aslında bizim camianın bazı konularda fildişi kulesinden baktığını düşünüyorum. Şöyle bir örnek vereyim: Kaç tiyatronun aktif bir TikTok hesabı var? Oysa milyonlarca genç, orta yaşlı, hatta ileri yaştan insan bugün TikTok’ta son derece aktif. İnsanlar oradayken ve içeriği orada tüketmeye yönelmişken biz neden orada değiliz? Çınar’la da aramızda sıkça konuşuyoruz; Ferhan Şensoy bugün yaşasaydı ve fikirlerini anlatmak isteseydi, insanlara temas edebileceği her alana girer, karşılarına çıkardı. Bence bugünün Ferhan Şensoy’u kesinlikle TikTok kullanıyor olurdu.
Çınar: Sosyal medya tarafı elbette bizim üzerimize düşen bir sorumluluk; ama meselenin diğer ucunda yerel yönetimlerin kültür politikaları duruyor. Özel tiyatrolar olarak yerel halk için ulaşılabilir bir kültür politikasının eksikliğini derinden hissediyoruz. Bizler bağımsız yapılar olarak üretmeye çalışıyoruz fakat bu denli alternatifsiz bir ortamda yerel yönetimlerin vizyonunu değiştirmesi şart. “Ahbap-çavuş” ilişkilerinin yerini kamucu ve toplum yararını gözeten adil bir kültür politikası almalı. Bu talep yalnızca “belediye bizden oyun satın alsın” meselesi değil; kentteki kültür ekosistemini besleyecek etkinlik alanları açmak ve tanıtım desteği sağlamak gibi projelerin masaya yatırılması gerekiyor. Ülkemizde kültür politikası genellikle ya tarih ya da şehir turizmi ekseninde kuruluyor. Oysa sanat, bu politikanın tam merkezinde olmalı. Tiyatronun, sokak sanatçılarının ve performansların sahnelerden çıkıp kente, sokağa yayılması şart. Hiçbir özel tiyatro salt kâr amacıyla hareket etmiyor; asıl ihtiyacımız olan şey, toplumcu bir kültür yaklaşımı ve politikası.





Bir Cevap Yazın