“Ailem Güvende” operasyonu kapsamında, LGBTİ+ öznelerin yalnızca cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle, ebeveynlerinin ise çocuklarının yanında yer aldıkları için gözaltı ve tutuklamalarla kriminalize edilmesine tanık oluyoruz. Bu tablo karşısında sorulması gereken asıl soru şudur: Ailenin güvenliği gerçekten de LGBTİ+ özneleri suçlu ilan etmekten, bilimsel temellere dayanan kurumların hesaplarını erişime engellemekten, dayanışma ağlarını yıkarak insanları hayattan izole edip seslerini kısmaktan ve kadın+ların sömürülmesi ile katledilmesinden mi geçiyor? Fakat bu sorudan önce; “aile” kurumunun gerçekte ne olduğunu ve neden bu kadar dokunulmaz sayıldığını sorgulamak gerekiyor.
Uzun zamandır anne-baba-çocuktan oluşan geleneksel aile, psikoloji ve sosyoloji kitaplarında toplumun ve bireyin ruh sağlığının temel taşı olarak anlatılır. Ama son yıllarda feminist psikologlar ve kuir (LGBTİ+ kimlikleri kapsayan) araştırmacılar buna itiraz ediyor: Aile, sadece sevgiyle kurulan masum bir yuva değil; erkek egemenliğinin, ekonomik sömürünün ve “herkes heteroseksüel olmalı” varsayımının yeniden üretildiği bir yapı da olabilir.
Bir danışanın terapide anlattığı kaygıyı ya da suskunluğu gerçekten anlayabilmek, o duygunun evdeki hangi baskıdan, hangi sessizlikten beslendiğini görmeyi gerektirir. Bu yazıda “aile”yi; aile terapisi kuramlarının “denge” kavramından, feminist teorinin kadın-erkek eşitsizliği ve cinsiyetlendirilmiş ev içi emek eleştirisinden azınlık stresi kuramlarına uzanan geniş bir eksende ele alacağım. Bunu yaparken de LGBTİ+ öznelerin maruz kaldığı çok boyutlu baskı mekanizmalarını ve yargının keyfi araçsallaştırılmasıyla nasıl kriminalize edildiklerini tartışmaya açacağım.
Aile terapisinin öncülerinden Salvador Minuchin’e göre aile, bireylerin toplamından fazlasını ifade eden ve parçalarının birbirini durmaksızın etkilediği dinamik bir sistemdir (Minuchin, 1974). Sistemin en temel dürtüsü ise kendini bir arada tutma arzusudur; psikolojide buna “homeostaz”, yani sistemin içten veya dıştan gelen her değişim baskısına karşı mevcut düzenini koruma çabası denir (Jackson, 1957). Ne var ki korunan bu “denge” çoğu zaman adil değildir. Geleneksel aile yapısında söz konusu denge; rollerin katı biçimde ayrışmasına, otoritenin babada toplanmasına ve duygusal emeğin neredeyse tamamen anneye yüklenmesine dayanır (Hare-Mustin, 1978). Sistem, bu yerleşik yapıyı sarsan bir üyeyle -örneğin mevcut hiyerarşiyi sorgulayan ya da cinsel yönelimi/cinsiyet kimliğiyle “norm” dışına çıkan biriyle- karşılaştığında, onu sorunun asıl kaynağı ilan etme eğilimi gösterir. Aile terapisinde bu konum “günah keçisi” ya da “belirlenmiş hasta” olarak adlandırılır (Satir, 1983). Dolayısıyla klinikte karşılaştığımız pek çok kaygı, çökkünlük veya değersizlik hissi, bireysel bir “bozukluk”tan ziyade, baskıcı bir aile dengesine karşı gösterilen sessiz bir direnişin tezahürü olabilir.
1960’ların feminist hareketinin ünlü sloganı “kişisel olan politiktir”, evdeki güç dengesizliklerinin, kimin kimi yönettiğinin ve kimin emeğinin sömürüldüğünün aslında toplumun geneline yayılan düzenin mikro bir yansıması olduğunu söyler (Hanisch, 1969). Feminist psikologlar, kadını eve kapatıp erkeği kamusal hayatın tek temsilcisi sayan geleneksel bakış açısını sert biçimde eleştirmiştir (Brown, 2022; Horney, 1967; Miller, 1976). Toplumsal güç ve saygınlık kamusal alanda kazanılırken, kadının evde tutulması onu hem ekonomik hem de psikolojik açıdan bağımlı kılar; bu bağımlılık ise kadını ev içi şiddete ve duygusal baskıya karşı çok daha savunmasız bırakır. Bunun en somut örneği, ev işlerinin ve bakım yükünün kadına devredilmesidir. Temizlik, yemek, çocukların ve yaş almış aile üyelerinin bakımı ya da hanedekilerin duygusal esenliğini sağlamak, esasen toplumun ve ekonominin her gün yeniden üretilebilmesi için vazgeçilmezdir (Federici, 2012). Ne var ki karşılığı ödenmeyen bu devasa emek, kadının “doğuştan şefkatli ve fedakar” olduğu varsayımıyla doğallaştırılarak görünmez kılınır (Buğra, 2014). Kadın dışarıda çalışsa bile eve döndüğünde ikinci bir mesai onu bekler; buna literatürde “ikinci vardiya” denir (Hochschild & Machung, 2012). Bu çifte yük zamanla kadını tüketir ve kliniğe kronik yorgunluk, bedensel şikayetler (örneğin açıklanamayan ağrılar) ve ağır depresyon olarak yansır.
Geleneksel aile yapısının bu erkek egemen ve ekonomik sömürüye dayalı düzeni, “zorunlu heteroseksüellik” varsayımıyla da iç içe geçmiştir (Rich, 1980). Başka bir deyişle aile, yalnızca kadın ve erkek arasında kurulan, üremeye dayalı ilişkiyi “normal” ve “meşru” kabul eder (Butler, 1990). Egemen güçler ise bu normun dışında kalanları doğrudan hedef almaktadır. Türkiye’de son dönemde yargısal mekanizmaların keyfi biçimde işletilerek LGBTİ+ öznelerin kriminalize edilmesi bunun somut bir örneğidir. “Aile yapısının korunması” ya da “genel ahlak” gibi sınırları belirsiz, yoruma açık gerekçelerle; sivil toplum örgütleri, kuir aktivistler, bağımsız gazeteciler ve trans özneler doğrudan suçlu ilan edilebilmektedir. Dahası, LGBTİ+ öznelerin biyolojik ailelerinin dahil “suça ortak olmak” veya “ahlaka aykırılık” gibi iddialarla gözaltına alınması, devletin “aile”yi heteronormatif düzeni dayatan bir denetim aygıtına nasıl dönüştürdüğünü açıkça gösterir. Çocuğunu reddetmeyip yanında duran aileler bile cezalandırılmakta; böylece tüm topluma “makbul ve itaatkar aile” olmanın bir koşulu olduğu mesajı verilmektedir.
Bu dokunulmazlık ve cezasızlık zemininde yaşanan en sarsıcı trajedilerden biri, çocuk yaşta istismara uğrayan Fatma Nur Çelik ile bu istismar sonucu dünyaya gelen kızı Hifa İkra Nur Şengüler’in hikâyesidir. Fatma Nur Çelik’in çocuk yaşta Ayhan Şengüler tarafından istismara maruz bırakılarak evlendirilmesi ve yıllar sonra aynı istismarın bu kez kızına yöneltilmesi; ailenin her zaman bir sığınak olmadığını, aksine şiddetin üzerini örten korunaklı bir düzene dönüşebildiğini gözler önüne sermektedir. Annenin hayattayken “Bize bir şey olursa intihar demeyin” uyarısında bulunmasına rağmen anne ile kızın şüpheli biçimde yaşamını yitirmesi, “kutsal aile” mitinin nasıl ölümcül sonuçlar doğurabildiğinin en somut kanıtıdır.
Bu tabloyu çözümlemek adına iki temel kavram yol göstericidir: Michel Foucault’nun “biyopolitika”sı, iktidarın nüfusu yönetirken hangi hayatların “yaşatılmaya değer” olduğuna karar verme mekanizmalarını açıklar (Foucault, 2003). Achille Mbembe’nin “nekropolitika” kavramı ise bunun bir adım ötesine geçer: İktidarın yalnızca kimin yaşayacağını değil, kimin ölüme, güvencesizliğe veya toplumsal yok oluşa terk edileceğini belirleme gücünü ifade eder (Mbembe, 2003). LGBTİ+ öznelerin, onlarla dayanışan sivil toplumun ve ailelerin sistematik olarak gözaltı ve tutuklamalarla hedef alınması, kuir varoluşu kamusal alandan silmeyi amaçlayan nekropolitik bir strateji olarak okunabilir.
Peki bu makro ölçekli baskı, bireyin ruh sağlığına nasıl sirayet eder? Ilan Meyer’in “azınlık stresi kuramı”na göre marjinalleştirilen gruplar iki boyutlu bir stres döngüsüyle karşılaşır: İlki ayrımcılık, şiddet ve yasal dışlanma gibi dışsal/nesnel baskılardır; ikincisi ise damgalanma beklentisi, kimliği gizleme zorunluluğu ve içselleştirilmiş homofobi/transfobi gibi öznenin bu düşmanca ortamı içselleştirmesiyle oluşan psikolojik yüklerdir (Meyer, 2003). Mark Hatzenbuehler’in geliştirdiği “yapısal damgalama” kavramı ise yasaların, kurumsal politikaların ve kültürel normların bir bütün halinde haklara ve kaynaklara erişimi nasıl engellediğini ortaya koyar (Hatzenbuehler, 2016). Araştırmalar, bu yapısal engellerin LGBTİ+ öznelerin ruh sağlığını doğrudan ve ağır biçimde tahrip ettiğini göstermektedir. Barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin kısıtlandığı, cinsiyet uyum sürecinde hayati önemi haiz hormon tedavisinin engellendiği, yaşam alanlarının mühürlenip evlerin basıldığı bir iklimde bu baskı katlanarak derinleşmektedir. Eylül Cansın, Okyanus Efe Özyavuz, Hande Kader gibi trans öznelerin ve cezaevinde resmi kayıtlara “intihar” olarak geçen ancak şüpheli biçimde hayatını kaybeden trans erkek Poyraz Esen’in hikayeleri, bu çok katmanlı şiddet ve tecrit sarmalının ne denli yıkıcı sonuçlar ürettiğini acı bir biçimde ortaya koymaktadır.
Hatzenbuehler ve ekibinin yürüttüğü geniş çaplı araştırmalar; düşmanca yasaların ve yapısal engellemelerin kuir öznelerde ağır depresyonu, kaygı bozukluklarını, madde bağımlılığını ve intihar eğilimini belirgin biçimde artırdığını göstermektedir (Hatzenbuehler, 2016). Dünya genelindeki çalışmalar da yasal ve kurumsal baskının yoğun olduğu bölgelerde yaşayan kuir öznelerin ve ailelerinin yaşam doyumunun düştüğünü, depresif belirtilerin ise arttığını ortaya koymaktadır. Sürekli bir tehdit altında yaşama hali, kişiyi durmaksızın tetikte olmaya zorlamakta; bu kronik alarm durumu ise zamanla hem bedensel hem de ruhsal açıdan derin bir yıpranma yaratmaktadır.
Bu baskının bir başka kritik aracı, bilimsel bilginin susturulmasıdır. Soruşturmalarla eş zamanlı olarak Türkiye Psikiyatri Derneği, Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD), Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Travma Çalışmaları Derneği gibi köklü kurumların sosyal medya hesaplarına erişim engellenmiştir. Böylece “cinsel yönelim bir hastalık değildir” gibi tıp dünyasında çoktan kabul görmüş temel bilimsel gerçekler kamuoyundan gizlenmektedir. Bu durum yalnızca akademik ve bilimsel özgürlüğe yönelik bir darbe olmakla kalmamakta; aynı zamanda cinsel şiddet mağdurlarının destek hatlarına, travma yaşayan bireylerin ise uzman yardımına erişimini zorlaştırarak yaratılan tahribatı büyütmektedir.
Felsefeci Judith Butler’ın sorduğu soru tam da bu noktada yakıcı bir önem kazanır: Hangi hayatların kaybı yas tutulmaya değer görülür, hangileri görülmez? (Butler, 2004, 2009). Bir yaşamın “yası tutulabilir” sayılması, onun önceden değerli ve korunmaya layık görülmüş olmasını gerektirir. Devletin yürüttüğü kriminalize etme, kovuşturma ve bilimsel susturma pratikleri; kuir özneleri, onları savunan uzmanları ve yanlarında duran aileleri adeta “makbul insan” kategorisinin dışına itmektedir. Bilimsel bilgi sansürlendiğinde ve sivil alan daraltıldığında, bu öznelerin maruz kaldığı şiddet ve psikolojik yıkım görünmez hale gelmekte; dışlanan hayatlar sadece fiziksel olarak değil, söylem düzeyinde de değersizleştirilerek adeta hiç var olmamış gibi kurgulanmaktadır.
Klinik açıdan bakıldığında, LGBTİ+ öznelerin ve ailelerinin maruz kaldığı bu kurumsal kuşatma, derin bir güvensizlik ve varoluşsal kaygı üretmektedir (Meyer, 2003). Ancak tüm bu baskı mekanizmalarına rağmen, kuir öznelerin psikolojik dayanıklılığını besleyen güçlü bir kaynak mevcuttur: “Seçilmiş aileler” -yani kan bağı yerine karşılıklı dayanışmayla örülen, birbirine alan açan ve bakım veren topluluklar- (Weston, 1991). Bu seçilmiş aileler; bakımı ve duygusal desteği cinsiyetçi ve heteroseksist normlardan arındırarak, hiyerarşisiz ve eşitlikçi bir zeminde yeniden üretir.
Sonuç olarak; egemenlerin “normallik” kurgusuna sığmayan tüm hayatların sesi olabilmek, aile içindeki tahakküm ilişkilerini sorgulamak, ev içi emeğin adil paylaşımını savunmak, bilimsel bilgiye sansürsüz erişimi güvenceye almak, yapısal şiddetle mücadele etmek ve LGBTİ+ özneler ile ailelerinin yanında durmak; yalnızca toplumsal bir özgürleşme mücadelesi değil, aynı zamanda kliniğe taşınan pek çok yaranın gerçek anlamda sağalabilmesinin de temel ön koşuludur.
Kaynakça
Buğra, A. (2014). Kapitalizm, yoksulluk ve Türkiye’de sosyal politika. İletişim Yayınları.
Brown, L. S. (2022). Feminist Terapi (Ö. Yılmaz, Çev.). Okuyan Us Yayınları. (Orijinal eserin basım tarihi 2018)
Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (B. Ertür, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi 1990)
Butler, J. (2005). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü (B. Ertür, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi 2004)
Butler, J. (2015). Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur? (Ş. Öztürk, Çev.). Yapı Kredi Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi 2009)
Federici, S. (2012). Revolution at point zero: Housework, reproduction, and feminist struggle. PM Press.
Foucault, M. (2003). Society must be defended: Lectures at the Collège de France, 1975–1976 (D. Macey, Trans.). Picador.
Gu, C.-J. (2006). Rethinking the study of gender and mental health. Graduate Journal of Social Science, 3(1), 1–26.
Hanisch, C. (1969). The personal is political. Carol Hanisch. Carol Hanisch Resmi Web Sitesi
Hare-Mustin, R. T. (1978). A feminist approach to family therapy. Family Process, 17(2), 181–194. https://doi.org/10.1111/j.1545-5300.1978.00181.x
Hatzenbuehler, M. L. (2016). Structural stigma: Research evidence and implications for psychological science. American Psychologist, 71(8), 742–751. https://doi.org/10.1037/amp0000068
Hochschild, A. R., & Machung, A. (2012). The second shift: Working families and the revolution at home. Penguin Books.
Horney, K. (2017). Kadın Psikolojisi (S. Budak, Çev.). Totem Yayıncılık. [1, 2]
Jackson, D. D. (1957). The question of family homeostasis. Psychiatric Quarterly Supplement, 31, 79–90.
Mbembe, A. (2003). Necropolitics. Public Culture, 15(1), 11–40. https://doi.org/10.1215/08992363-15-1-11
Mehta, A., S. Cohen, and L. Chan. 2009. “Palliative Care: A Need for a Family Systems Approach.” Palliative & Supportive Care 7, no. 2: 235–243. https://doi.org/10.1017/s1478951509000303.
Meyer, I. H. (2003). Prejudice, social stress, and mental health in lesbian, gay, and bisexual populations: Conceptual issues and research evidence. Psychological Bulletin, 129(5), 674–697. https://doi.org/10.1037/0033-2909.129.5.674
Miller, J. B. (1976). Toward a new psychology of women. Beacon Press.
Minuchin, S. (1974). Families and family therapy. Harvard University Press.
Rich, A. (1980). Compulsory heterosexuality and lesbian existence. Signs, 5(4), 631–660.
Rosati F, Pistella J, Giovanardi G, Baiocco R. Queer generativity in lesbian, gay, and bisexual older adults: Personal, relational, and political/social behaviours. J Community Appl Soc Psychol. 2021; 31(6) 673–689. https://doi.org/10.1002/casp.2529
Satir, V. (1983). Conjoint family therapy (3rd ed.). Science and Behavior Books.
Weston, K. (1991). Families we choose: Lesbians, gays, kinship. Columbia University Press.





Bir Cevap Yazın