Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı üç yıldan kısa sürede yaklaşık altı kat arttı. 

Greenpeace geri dönüşümün tek başına çözüm olmadığını; plastik üretiminin azaltılması, atık ithalatının kalıcı olarak yasaklanması ve yeni petrokimya yatırımlarının durdurulması gerektiğini ve bunun mümkün olduğunu söylüyor. 

Plastik atığın sebep olduğu zararı kayıt dışı atık toplayıcıları, tarım üreticileri ile kirliliğin yoğunlaştığı bölgelerde yaşayan halk görüyor.

Türkiye’de yılda yaklaşık 3,3 milyon ton belediye plastik atığı oluşurken bunun yüzde 80-90’ının hâlâ depolama alanlarına gömülmesi, sorunun yalnızca atık yönetimiyle çözülemeyeceğini gösteriyor. Konuya dair tüm merak edilenleri Greenpeace Türkiye İletişim Uzmanı Ebru Tutkal’la konuştuk.

Türkiye’de plastik kirliliği bir “geri dönüşüm ve atık yönetimi sorunu” olarak ele alınıyor, bu yeterli değil diyorsunuz, neden yeterli değil?

Çünkü kriz atıkta değil, üretimde başlıyor. Küresel plastik üretimi yılda 400 milyon tonu aşmış durumda; buna karşılık küresel geri dönüşüm oranı yalnızca yüzde 9 civarında.

Bunu biz sık sık bir metaforla anlatıyoruz; üretim tavanı ((plastik üretimine konulan bağlayıcı bir üst limit) olmadan geri dönüşüm oranlarını yükseltmek, akan bir musluğun altına kova tutmaya benzer. Kova ne kadar büyük olursa olsun, musluk açık kaldığı sürece taşmaya devam eder.

Bu artık tartışmalı bir iddia da değil. Ağustos başında Sıfır Atık Vakfı’nın açıkladığı resmi rapor da aynı yüzde 9’u kabul etti; yani teşhiste artık geniş bir mutabakat var. Sorun sadece küresel değil, yerel de… Türkiye yılda yaklaşık 3,3 milyon ton belediye plastik atığı üretiyor ve bunun yüzde 80-90’ı hâlâ depolama alanlarına gömülüyor. Yani mevcut atık yönetimi sistemi, üretilen hacmi karşılayamıyor bile.

Bunu söylerken geri dönüşümü reddetmiyoruz; gerekli ama tek başına yeterli değil. Asıl mesele, üretim hacmine bir sınır koyulmadan atılan hiçbir adımın krizi çözemeyecek olması.

“Sorumluluk “çöpü doğru kutuya atma” davranışına indirgendiğinde, üreticinin sorumluluğunu görünmez oluyor”

“Gerçek Sıfır Atık” ne demek? Geri dönüşüm bu yaklaşımın neresinde?

Gerçek Sıfır Atık, plastiği geri dönüşüm kutusuna atmakla değil, onu kaynakta üretmemeyi başarmakla mümkün. Yani odak noktası atık sonrası yönetim değil, üretim öncesi önleme.

Bu çerçevede geri dönüşüm, üçüncü ya da dördüncü sıradaki bir araç. Önce gelmesi gerekenlerse; üretimde azaltım, gereksiz tek kullanımlık plastiklerin aşamalı kaldırılması, yeniden kullanım ve yeniden doldurma sistemleri.

Peki, plastik üretimine bu kadar aşinayken bu nasıl olacak?

Somut olarak biz dört ayaklı bir talep seti savunuyoruz, plastik ve tekstil atığı ithalatının kalıcı olarak yasaklanması, yeni petrokimya yatırımlarının durdurulması, üretim azaltımının ulusal iklim planına entegre edilmesi ve Türkiye’nin uluslararası müzakerelerde üretim sınırlarını savunması.

Geri dönüşüm bu resmin dışında değil, ama tek başına merkeze konduğunda yanıltıcı hale geliyor; çünkü sorumluluğu tamamen tüketiciye ve “doğru kutuya atma” davranışına indirgiyor, üretici sorumluluğunu görünmez kılıyor.

Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atık miktarındaki büyük artış bize küresel atık ticareti hakkında ne söylüyor? 

Bu artış, tekrar eden bir küresel örüntünün en son halkası. Çin 2018’de plastik atık ithalatını yasakladığında, akış önce Malezya, Tayland ve Vietnam’a yöneldi. Onlar da ardı ardına kısıtlama getirince Türkiye kaçınılmaz olarak sistemin yeni hedef ülkesi haline geldi.

Burada asıl mesele sorunun nasıl gizlendiği. Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği, son bir yılda kendi toplam plastik atık ihracatını yüzde 2 azalttı. Ancak tam da aynı dönemde, Türkiye’ye gönderdiği plastik atığı yüzde 19 artırarak yarım milyon tonun (503 bin ton) üzerine çıkardı.

Kritik nokta şu: Avrupa aslında atığını kaynağında azaltmıyor, sadece rotasını değiştirip kirliliği doğrudan bizim sınırlarımıza ihraç ediyor. Bu tablo bize küresel atık ticaretinin bir çevre stratejisi değil, basit bir yer değiştirme ve kirliliği ihraç etme mekanizması olduğunu gösteriyor.

“Bahsettiğimiz şey atık sömürgeciliği”

Türkiye bu sistemde nasıl bir rol üstleniyor?

Türkiye’nin bu sistemdeki rolü, “son durak” olması. Atık yönetimi kapasitesi zayıf olan ülkelerin sırayla kapılarını kapattığı bir sistemde, kapısı hâlâ açık kalan ülke oluyoruz.

İleriye dönük risk de var… AB’nin yeni düzenlemesi 2026 sonundan itibaren OECD dışı ülkelere ihracatı tamamen yasaklıyor. Türkiye OECD üyesi olduğu için kapsam dışı kalıyor, yani bu akışın  azalması değil artması, bekleniyor.

Bir ülkenin başka ülkelerin plastik atığını kabul etmesi çevresel adalet açısından nasıl değerlendirilmeli?

Bu olgunun akademik literatürde bir adı var: atık sömürgeciliği. Zengin ülkeler kendi ürettikleri atığı, çevre denetimlerinin daha gevşek olduğu ülkelere ihraç ederek hem pahalı bertaraf sürecinden kaçıyor hem de kâğıt üzerinde kendi geri dönüşüm oranlarını yüksek gösteriyor.

The Guardian’ın geçen hafta yayımladığı araştırma da bu terimi doğrudan kullandı: “waste colonialism”.

Adil değil çünkü atık gönderen ülke, sorunu kendi sınırlarının dışına taşıyarak çözmüş oluyor, ama sorun aslında yok olmuyor; sadece kirliliğin ve sağlık riskinin coğrafyası değişiyor.

Türkiye’nin durumu bunun tipik bir örneği: kendi atığını yönetmekte zaten zorlanan bir ülke, üstüne başka ülkelerin atığını da almaya devam ediyor. Bu yükü taşıyan da genellikle en kırılgan topluluklar oluyor; tarım işçileri, sokak atık toplayıcıları, yerel halk.

Bizim pozisyonumuz net: bu yalnızca ithalatçı ülkenin sorumluluğu değil. İhracatçı ülkeler de kendi tükettikleri plastiğin sonucundan sorumlu tutulmalı; bu yüzden hem Türkiye’de ithalat yasağını hem Avrupa’da ihracat yasağını aynı anda savunuyoruz.

Plastik ve tekstil atığı ithalatının tamamen yasaklanması uygulanabilir bir politika mı? Ekonomik ve çevresel sonuçları ne olur?

Uygulanabilir, çünkü hukuki zemin zaten hazır, Türkiye’nin 1994’te taraf olduğu Basel Sözleşmesi, taraf devletlere atık ithalatını yasaklama hakkı tanıyor. Çin 2018’de tam olarak bunu yaptı.

2021’de Türkiye de bir kez denedi; kısa süreli bir yasak getirildi ama sektör baskısıyla kısa sürede esnetildi ve geri çekildi. Bu bize şunu gösterdi: geçici ve kısmi düzenlemeler kalıcı bir çözüm üretmiyor; talebimiz bu yüzden kalıcı ve istisnasız bir yasak.

Ekonomik açıdan sıkça öne sürülen itiraz, “sektör hammaddesiz kalır” argümanı. Ama bu gerçeği yansıtmıyor: Türkiye zaten yılda 3,3 milyon ton kendi plastik atığını üretiyor ve bunun yüzde 80-90’ı gömülüyor. Hammadde var, toplanmıyor.

Bunun somut kanıtı da var. Temmuz 2026’da yürürlüğe giren Depozito İade Sistemi, ilk on gününde 20 milyon ambalaj topladı. Doğru sistem kurulduğunda Türkiye kendi temiz atığını kendi imkânlarıyla toplayabiliyor.

Çevresel sonuç tarafında ise beklenti net! İthalat durduğunda Adana ve Mersin’deki kaçak deşarjların ve mikroplastik kirliliğinin kaynağındaki en büyük girdi ortadan kalkar.

Sosyal boyutu da unutmamak gerekiyor: bu geçiş, kayıt dışı çalışan 500 binden fazla atık toplayıcısı için bir fırsat da olabilir, çünkü ithalatın yarattığı fiyat baskısı kalktığında yerli plastik toplama tekrar değer kazanır. Ama bunun kendiliğinden adil olması beklenemez; toplayıcıların sisteme onurlu koşullarla entegre edilmesi politikanın bir parçası olmalı.

Atık ithalatının yasaklanması tek başına yeterli mi, yoksa üretim ve tüketim politikalarının da değişmesi mi gerekiyor?

Tek başına yeterli değil. İthalat yasağı musluğun yalnızca bir kolunu kapatır; asıl musluk üretimin kendisi.

Türkiye aynı anda yeni petrokimya yatırımlarına da girişiyor; bu yüzden ithalatı durdurup üretim kapasitesini büyütmeye devam etmek, sorunu bir yerden kapatıp başka yerden açmak olur.

Tüketim tarafında da değişim gerekiyor, tek kullanımlık ambalajların aşamalı olarak kaldırılması, yeniden doldurma ve depozito gibi sistemlerin yaygınlaştırılması. Depozito İade Sistemi bu açıdan doğru bir başlangıç ama henüz üretim hacmini sınırlayan bir mekanizma içermiyor.

Kısacası ithalat yasağı gerekli bir adım ama krizin yalnızca bir boyutunu çözer. Üretim, ithalat ve tüketim aynı anda ele alınmadan gerçek bir dönüşüm olmaz.

Morotoryum ilanı gerçekçi bir talep

Yeni petrokimya yatırımları için moratoryum ilan edilmesi bilimsel ve ekonomik açıdan savunulabilir mi?

Bilimsel açıdan gerekçe çok net, plastiklerin yüzde 99’u fosil yakıtlardan üretiliyor. Emisyonların yaklaşık yüzde 20’si hammadde çıkarımında, yüzde 29’u rafinasyon aşamasında oluşuyor, yani plastik üretimi başlı başına bir iklim meselesi.

1,5 derece hedefiyle uyumlu olmak için plastik üretiminin 2050’ye kadar 2019 seviyesine göre yüzde 46-70 arasında azalması gerekiyor. Yeni üretim kapasitesi kurmak bu hedefin tam tersi yönde bir adım.

Ekonomik açıdan da savunulabilir; küresel etilen piyasasında yatırım getirileri 2023’te eksi yüzde 1’e geriledi, küresel üretim kapasitesinin yüzde 24’ü kalıcı kapanma riskiyle karşı karşıya. Yani zaten arz fazlası olan bir sektöre yeni yatırım yapmak, ekonomik olarak da riskli.

Türkiye ayrıca net petrol ithalatçısı bir ülke. Petrokimya yatırımıyla onlarca yıl sürecek yeni bir fosil yakıt bağımlılığına girmek, hem iklim hedefleri hem enerji güvenliği açısından mantıklı değil.

Bu yüzden moratoryum talebimiz yalnızca çevresel bir talep değil, aynı zamanda sorumlu bir ekonomi politikası talebi.

“Plastik atığın maliyeti toplumsallaşıyor, kâr ise dar bir kesimde kalıyor”

Gelelim en önemli meseleye. Halk sağlığını nasıl etkiliyor mikroplastiklerin toprakta, denizde ve gıda zincirinde olması?

Kesin olarak bildiğimiz şey, maruziyetin varlığı ve yaygınlığı. Türkiye’de incelenen balıkların yüzde 44’ünde, midyelerin yüzde 91,2’sinde mikroplastik tespit edildi.

Adana’daki sulama kanalları tarım arazilerini suluyor; bu da mikroplastiğin doğrudan gıda zincirine girdiği anlamına geliyor. Toprak tarafında da somut veri var, ithal atığın kaçak döküldüğü Adana arazilerinde, temiz toprağa kıyasla 400 bin kat fazla kirletici kimyasal tespit edildi. Ama burada dürüst olmak gerekiyor: bilim, mikroplastiklerin uzun vadeli kronik sağlık etkileri konusunda henüz kesin sonuçlara ulaşmış değil. Maruziyetin varlığını ve boyutunu ölçebiliyoruz; ama bunun kanser, hormon bozukluğu ya da üreme sağlığı gibi spesifik hastalıklara ne ölçüde yol açtığı hâlâ aktif bir araştırma alanı.

Bilinen risk mekanizmaları var: mikroplastiklerin taşıdığı katkı maddeleri ve yüzeyine tutunan kirleticiler, potansiyel toksik etkiler taşıyor. Ama bunun insan popülasyonunda net doz-etki ilişkisini kurmak henüz tam olarak mümkün değil.

Bizim yaklaşımımız şu belirsizlik, harekete geçmemek için bir gerekçe olamaz. Maruziyetin bu kadar yaygın ve artan olması, ihtiyati yaklaşımı gerektiriyor — yani kesin kanıt beklemeden kaynağı kapatmak.

Plastik kirliliğinden en büyük zararı kimler görüyor?

En doğrudan ödeyenler, sistemin en görünmezleri. 

Sayıları 500 bini aşan kayıt dışı atık toplayıcıları, hiçbir sosyal güvence olmadan bu sistemin fiilen omurgasını taşıyor; üstelik ithalatın yarattığı fiyat baskısı onların gelirini de düşürüyor.

Adana ve Çukurova’daki tarım üreticileri de bu maliyeti ödüyor. Sulama suyu kirleniyor, ürettikleri ve ihraç ettikleri gıdanın güvenilirliği tartışma konusu haline geliyor.

Kıyı bölgelerinde artık turizm de bu maliyeti hissediyor; Alanya’daki belediyenin kendi inisiyatifiyle araştırma başlatmasının nedeni tam olarak bu turist şikâyetleri ve olası gelir kaybı.

Daha geniş çerçevede, maliyeti ödeyen taraf aslında Türkiye toplumunun tamamı, temiz toprak, temiz su ve halk sağlığı, ithal edilen ucuz “hammaddenin” görünmeyen faturası.

Buna karşılık kazanan taraf çok daha dar, ithalata dayalı çalışan geri dönüşüm ve ambalaj sektörünün bir kısmı, kısa vadeli ve düşük maliyetli hammadde erişiminden kâr ediyor. Yani maliyet toplumsallaşıyor, kâr ise dar bir kesimde kalıyor.

Plastik üretiminin 2040’a kadar ciddi biçimde azaltılması hedefi teknik ve ekonomik olarak gerçekçi mi? Hangi politikalar gerekir?

Gerçekçi, ve bunu destekleyen bilimsel modelleme de var. Üretim ve tüketimin azaltılması, yeniden kullanım modelleri ve toplama sistemlerinin iyileştirilmesi birlikte uygulandığında, karasal kaynaklı plastik atığın okyanusa girişi 2040’a kadar 2016 seviyesine göre yüzde 40 oranında azaltılabiliyor.

Greenpeace olarak bizim savunduğumuz hedef, plastik üretiminin 2040’a kadar 2019 seviyesine göre en az yüzde 75 azaltılması; bu 1,5 derece hedefiyle uyumlu olmak için gereken düzey.

Ekonomik olarak da bu yönde güçlü bir zemin var. Küresel plastik piyasasında zaten arz fazlası yaşanıyor, etilen yatırım getirileri negatife düştü, kapasitenin dörtte biri kapanma riskinde. Yani sektör kendi iç dinamikleriyle de bir daralma eşiğinde.

Gereken politikalar şunlar: üretime bağlayıcı ve sayısal azaltım hedefleri, yeni fosil yakıt yatırımlarına moratoryum, genişletilmiş üretici sorumluluğu, yeniden kullanım ve depozito sistemlerinin yaygınlaştırılması, ve bunların hepsinin uluslararası düzeyde BM Küresel Plastik Anlaşması gibi bağlayıcı bir çerçeveyle desteklenmesi.

Tek ülkenin tek başına yapabileceklerinin sınırı var; bu yüzden hem ulusal hem küresel düzeyde eş zamanlı adım atılması gerekiyor.

Türkiye COP31 öncesinde hangi somut adımları atarsa “Gerçek Sıfır Atık” konusunda inandırıcı bir pozisyon alabilir?

Birincisi, plastik ve tekstil atığı ithalatına geçici kota değil, kesin takvimli, kalıcı ve istisnasız bir yasak getirilmeli. İkincisi, Ceyhan başta olmak üzere yeni petrokimya yatırımlarına moratoryum ilan edilmeli. Üçüncüsü, plastik üretiminin azaltılması ulusal iklim eylem planına ve fosil yakıtlardan adil çıkış planlarına doğrudan entegre edilmeli. Dördüncüsü, Türkiye BM Küresel Plastik Anlaşması müzakerelerinde üretim sınırlarını savunan Yüksek Hırs Koalisyonu’na aktif destek vermeli.

Bu dört adım teknik olarak imkânsız değil; DOA’nın ilk verileri ve 2021’deki kısa süreli yasak deneyimi bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Önündeki tek engel siyasi irade.

Kasım’da Antalya’da küresel iklim müzakerelerine ev sahipliği yapmak başlı başına bir liderlik iddiası. Bu iddianın inandırıcı olması için, iç politikaların uluslararası söylemle tutarlı olması gerekiyor. Yalnızca atık yönetimini değil, plastik üretiminin azaltılmasını da gündemin merkezine taşıyan bir ev sahibi ülke, gerçek anlamda iklim liderliği göstermiş olur.

Biz de bu taleplerin kamuoyuna mal olması için ‘Yuttun Mu?’ imza kampanyamızı sürdürüyoruz; herkesi bu çağrıya ortak olmaya davet ediyoruz.

Bir yanıt yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin