Toplumsal yaşamda kadına yönelik şiddet vakaları karşısında kamunun ve bireylerin gösterdiği ilk refleksin, dikkati ve odağı doğrudan failden uzaklaştırarak şiddete maruz kalan kişiye yöneltmesi, sıradan ya da masum bir merakın çok ötesinde. Bu durum; toplumsal cinsiyet rejimlerinin, ataerkil sistemin ve kültürel kodların kesişim noktasında biçimlenen derin, sistematik bir yapının tezahürü.

Feminist teori ve feminist psikoterapi, şiddete maruz kalanı sorgulayan bu dili ve fail aklayıcılığını bireysel hatalar olarak değil; ataerkil güç ilişkilerini koruyan, gözeten ve insan zihninde sahte bir kontrol ile tümgüçlülük hissi üreten mekanizmalar olarak tanımlamakta.

Laura S. Brown’ın öncülüğünü yaptığı kuramsal çerçeve, feminist terapötik pratiği yalnızca kadınlara yönelik spesifik bir klinik müdahale olarak değil; tüm baskı, hiyerarşi, normativite ve tahakküm biçimlerine karşı yıkıcı, dönüştürücü ve kesişimsel bir metodoloji olarak kavramsallaştırır.

Ruh sağlığı ve psikiyatri tarihi, kadınların şiddete, eşitsizliğe ve baskıya verdikleri son derece doğal tepkileri patolojileştirmenin, hastalık olarak etiketlemenin çarpıcı örnekleriyle dolup taşmaktadır. Orta Çağ’daki karanlık cadı avlarından başlayarak 19. ve 20. yüzyıllarda yaygınlaşan “histeri” tanılarına, elektrokonvülsif terapiye (EKT) ve lobotomi uygulamalarına kadar uzanan pek çok tıbbi yöntem, kadının bedenini ve zihnini itaatkâr kılma aracına dönüştürülmüştür.

Phyllis Chesler’ın (2005) çalışmasında ayrıntıyla gösterildiği gibi, ataerkil normların dışına çıkma cesareti gösteren kadınlar “anormal” sayılarak damgalanmıştır; oysa bu tepkilerin ve davranışların her biri kadınlar için birer hayatta kalma stratejisidir. Bu bağlamda Lenore Walker (1979, 1984) tarafından ortaya atılan ve Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik kuramıyla temellendirilen Örselenmiş Kadın Sendromu (Battered Woman Syndrome), şiddetin kronikleşen döngüsel yapısını gözler önüne serer.

Walker bu döngünün üç temel aşamadan oluştuğunu belirtir: Birinci aşama gerginliğin tırmanma evresidir ve kadın yaklaşan şiddeti hisseder; ikinci aşama fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddetin doruğa çıktığı akut saldırı evresidir; üçüncü aşama ise failin özür dileyip manipülasyona başvurduğu geçici balayı evresidir. Sürekli bu sarmalın içinde kalan kadın, dış destekten yoksun bırakıldığı için dışarı çıkamayacağına inanır. Ancak feminist teorisyenler ve psikologlar (örn., Dobash & Dobash, 1979), bu sendromdaki kadını sürekli pasif ve iradesiz bir kurban gören yaklaşımları eleştirir.

Kadının döngüde kalmasını patolojik bir zayıflık olarak okumak yerine, onun sosyal, ekonomik ve kültürel baskı altındaki koşullarda geliştirdiği rasyonel bir hayatta kalma stratejisi olarak ele alırlar. Patolojik olan kadın değil, eşitsizliği yeniden üreten patriyarkal sistemin kendisidir. Olayın ilişkisel ve psikolojik boyutunda ise Judith Herman’ın (2015) eserinde vurgulandığı üzere karmaşık travmanın (Complex PTSD) bireyin özerkliğini, gerçeklik algısını ve özsaygısını nasıl darmadağın ettiği görülür. Şiddet uygulayan kişinin uyguladığı manipülasyon taktikleri, aşk bombardımanı, gaslighting ve aşamalı istismar sarmallarıyla ördüğü travma bağı, sevgi, korku ve bağımlılığın birbirine karıştığı paradoksal bir duygusal bağlılık biçimidir (Dutton & Painter, 1993; Carnes, 2019). Dolayısıyla şiddet içeren bir ilişkide kalmak basit bir bireysel tercih değil, ağır bir sistemik baskının ve psikolojik mekanizmaların neticesidir.

Buna karşın, kamusal alanda ve medyada şiddet faillerine gösterilen hoşgörü, Kate Manne’in literatüre kazandırdığı “himpathy” (eril empati) kavramıyla açıklanır. Şiddeti “alkol” “öfke, kontrolsüzlüğü” ya da “kişilik bozukluğu” gibi bahanelerle açıklayıp patolojileştirmek, failin eylemliliğini (agency) ve iradesini tamamen yok sayarak olayı kaçınılmaz bir kazaya indirger.

Bu durum, Grassi ve Volta’nın (2024) işaret ettiği üzere, mahkeme salonlarında ve hukuki epistemolojide himpathy olgusunun el ele gitmesiyle sonuçlanır. Cinsel şiddet yargılamalarında şiddete maruz kalanın beyanına teknik olarak inanılsa dahi, egemen kavramsal çerçeveler ve önyargılı epistemolojik duruşlar, kadının deneyimlerini sistematik olarak yanlış yorumlar ve faile alan açar.

Yargı sisteminin patriyarkal değerlerle faile bu alanı tanıması, kadınlar ve marjinalleştirilmiş gruplar için adaleti imkânsız kılan kolektif travmayı derinleştiren sistemik bir şiddet biçimidir.

(Salcido & Menjívar, 2002)

Şiddet faillerine yönelik bu yapısal koruma kalkanı, toplumsal adalet algısını zedelemekte ve bireylerin ruh sağlığı üzerinde onarılması güç tahribatlar yaratmaktadır. Bu yapısal ve döngüsel krizi kırmak; klinik, hukuki ve toplumsal düzeyde köklü bir zihniyet dönüşümünü zorunlu kılar. Feminist psikoterapinin kuramsal omurgası, “kişisel olan politiktir” ilkesi üzerine kuruludur. Bireyin yaşadığı psikolojik baskı, kaygı, değersizlik hissi, travma ve ilişkisel şiddet; soyut ve yalıtılmış içsel çatışmaların değil, makro düzeydeki toplumsal eşitsizliklerin mikro düzeydeki bedenselleşmesidir. 

Ataerkil düzen, cis-heteronormativite, ırkçılık, sınıfsal sömürü, sağlamcılık (ableism) ve insan-merkezci hiyerarşiler; öznenin ruhsal dünyasını biçimlendiren ve güç dengesizliklerini belirleyen ana etkenlerdir. Laura S. Brown (1994), bu doğrultuda kesişimsellik (intersectionality) kavramını feminist terapötik pratiğin merkezine koyar. Özne; ırk, sınıf, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, engellilik durumu ve yaş gibi çoklu iktidar eksenlerinin kesişim noktasında var olur.

Dolayısıyla terapötik süreç, danışanın maruz kaldığı baskı türleri ile sahip olduğu ayrıcalıkları eş zamanlı olarak görünür kılar. Bu zemin üzerinde yükselen feminist psikoterapi, terapotik odadaki güç hiyerarşilerini yıkarak eşitlikçi bir ilişki kurmayı, semptomları birer yetersizlik yerine hayatta kalma ve direniş stratejisi olarak anlamlandırmayı, içselleştirilmiş baskıları de-patolojize etmeyi ve danışanın politik farkındalıkla failliğini (agency) güçlendirmesini temel ilke edinir. Laura S. Brown’ın (1994) literatüre kazandırdığı en özgün kavramlardan biri olan “yıkıcı diyalog” (subversive dialogue), bu ilkelerin klinik uygulamadaki tezahürüdür. Brown, feminist psikoterapinin nihai amacının bireyi mevcut toplumsal düzene veya verili “normale” uyum sağlatmak olmadığını; aksine normatif olanı sorgulatan ve yıkan bir diyalog zemini kurmak olduğunu belirtir. Yıkıcı diyalog; terapötik odada marjinalize edilmiş deneyimlerin, görünmez kılınan travmaların ve psikolojik şiddetin politik dilini konuşur. Terapist, bu diyalog aracılığıyla hem danışanın eylemliliğini destekler hem de kendi ayrıcalıklarını ve normatif varsayımlarını kesintisiz bir biçimde sorgular.

Hukuk alanında ise kadının giyimini, yaşam tarzını, rıza gösterip göstermediğine dair mitleri veya geçmişini sorgulayan ikincil mağduriyet yaratan yaklaşımları reddeden travma duyarlı adalet (trauma-informed justice) anlayışı hayati önem taşır (Hopper ve ark., 2010; Salcido & Menjívar, 2002). Bu yaklaşım, yargı organlarının ve uygulayıcıların travmanın insan belleği, sinir sistemi ve ifade verme süreçleri üzerindeki yıkıcı etkilerini bilmesini, adliye koridorlarında ve duruşma salonlarında hayatta kalanların yeniden travmatize olmasını engelleyecek güvenli, destekleyici ve güçlendirici (empowering) bir adli ortam yaratılmasını zorunlu kılar. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği [OHCHR] (2022) tarafından yayınlanan İstanbul Protokolü ilkeleri doğrultusunda şekillenen bağımsız tıbbi ve psikolojik belgeleme süreçleri; işkence, cinsel şiddet ve kötü muamelenin fiziksel ile ruhsal izlerini bilimsel bir titizlikle ortaya koyarak cezasızlık kültürünün en büyük engelini oluşturur. Protokolün öngördüğü insan hakları temelli ve multidisipliner değerlendirme yöntemleri, yargının somut ve güvenilir delillere ulaşmasını sağlarken, şiddete maruz kalanın adalet arayışındaki hakikat hakkını da teslim eder. Howard Zehr (2015) tarafından kuramlaştırılarak adalet sistemine kazandırılan onarıcı adalet (restorative justice) yaklaşımı ise klasik cezalandırıcı mekanizmaların ötesine geçerek odağı “hangi kural ihlal edildi ve fail nasıl cezalandırılmalı?” sorusundan, “kim ne kadar zarar gördü, bu zarar nasıl giderilmeli?” sorularına kaydırır; bu bağlamda failin eyleminin sonuçlarıyla yüzleşmesini ve sorumluluğu (accountability) eksiksiz bir şekilde üstlenmesini hedefleyerek onarıcı bir dönüşüm alanı açar. Netice itibarıyla şiddet, maruz kalan kadının tercihlerinin veya zayıflığının değil; tamamen şiddeti uygulayan failin iradesinin ve patriyarkal sistemin bir sonucudur. Toplumsal ve ruhsal iyileşme; kadını sorgulayan, faile empati üreten, şiddeti ve travmayı bireysel birer bozukluk gibi gösteren hastalıklı zihniyetin terk edilmesiyle mümkündür. Terapi odalarından mahkeme salonlarına kadar faile tam sorumluluk yükleyen, travmayı toplumsal cinsiyet perspektifiyle ele alan ve eşitlikçi ilkeleri savunan bütüncül bir yaklaşım, hakiki adalete ulaşmanın tek ve yegane yoludur.

Kaynakça:

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği [OHCHR]. (2022). İstanbul protokolü: İşkence ve diğer zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaların etkili biçimde soruşturulması ve belgelendirilmesi için el kılavuzu (Rev. 2 ed.). Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yayınları. (Orijinal çalışma 1999 yılında yayınlanmıştır).

Brown, L. S. (2022). Feminist terapi (Ö. Yılmaz, Çev.). Okuyan Us Yayın.

Brown, L. S. (1994). Subversive dialogue: Theory and practice of feminist therapy. Basic Books.

Carnes, P. (2019). The betrayal bond: Breaking free of exploitive relationships. Health Communications Incorporated.

Chesler, P. (2005). Women and madness (Rev. ed.). Palgrave Macmillan.

Dobash, R. E., & Dobash, R. (1979). Violence against wives: A case against the patriarchy. Free Press.

Dutton, D. G., & Painter, S. L. (1993). Emotional attachments in abusive relationships: A test of traumatic bonding theory. Violence and Victims, 8(2), 105–120. https://doi.org/10.1891/0886-6708.8.2.105

Enns, C. Z. (2004). Feminist theories and feminist psychotherapies: Origins, themes, and variations (2nd ed.). Haworth Press.

Grassi, M., & Volta, E. (2024). Controlling the narrative: The epistemology of himpathy in sexual assault trials. Phenomenology and Mind, (27), 110-123. https://doi.org/10.17454/pam-2709

Herman, J. L. (2023). Travma ve iyileşme: Şiddetin sonuçları – Ev içi istismardan siyasi teröre (T. Tosun, Çev.). Literatür Yayınları.

Hopper, E. K., Bassuk, E. L., & Olivet, J. (2010). Shelter from the storm: Trauma-informed care in homelessness services settings. The Open Health Services and Policy Journal, 3(1), 80–100. https://doi.org/10.2174/1874924001003010080

Salcido, O., & Menjívar, C. (2002). Reproducing deficits: The state, gender, and trauma-informed approaches to domestic violence. Gender & Society, 26(4), 560–584. https://doi.org/10.1177/0891243212445831

Walker, L. E. (1979). The battered woman. Harper & Row.

Walker, L. E. (1984). The battered woman syndrome. Springer.

Zehr, H. (2015). The little book of restorative justice: Revised and updated (2nd ed.). Good Books.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin